İçeriğe geç

Sessiz Kafesin Düğümleri

Kamyonetin kırık ön camından içeri dolan rüzgar, beraberinde gri kül tanelerini ve genzi yakan o ağır tütsü kokusunu getiriyordu.

Salih Usta direksiyonu kırıp Eski Taş Köprü’den geri döndüğünde, kasabanın ara sokaklarına daldılar. Saat sabahın yedisine geliyordu. Normal bir günde fırınların açıldığı, işe giden insanların ve okul servislerinin sokakları doldurduğu bu saatte, kasabanın üzerinde mezarlık sessizliği hakimdi.

"Kimse yok..." diye fısıldadı Can, cama burnunu dayayıp dışarıya bakarak. "Sokakta tek bir kedi bile yok."

"Kül Uykusu," dedi Salih Usta, sesi gerginlikten titreyerek. "Yargıçlar otuz bin kişinin paniğe kapılıp barikatlara yığılmasını istemez. Gökyüzünden yağan bu ilk kül dalgası zehirli değil; uyutucu bir mühür taşıyor. Kasabadaki herkes şu an kendi yatağında, derin ve uyanılamaz bir komanın içinde."

On dakika sonra Ege ve Can’ın yan yana olan evlerinin bulunduğu sokağa girdiklerinde, Salih Usta’nın haklı olduğunu gördüler.

Ege kamyonetten atlayıp kendi evinin bahçe kapısını kırarcasına açtı, yedek anahtarıyla içeri daldı. Üst kata, annesiyle babasının odasına koştuğunda ikisinin de yataklarında huzurla uyur gibi hareketsiz yattığını gördü. Göğüsleri düzenli ama çok zayıf bir şekilde inip kalkıyordu. Yan evi kontrol eden Can da nefes nefese geri döndüğünde başını salladı; onun ailesi de aynı durumdaydı.

"Onları kamyonete yükleyip götüremeyiz, çünkü çemberden çıkış yok," dedi Salih Usta, iki evin de kapı eşiklerine gümüş tozu ve koruyucu Karya rünleri çizerken. "Bu mühürler başıboş tarikatçıların evlere girmesini engeller. Ama saat on ikide gökyüzündeki kubbe zehre dönüştüğünde, hiçbir duvar o havayı dışarıda tutamaz. Onları kurtarmanın tek yolu, o kubbeyi yıkmak."

Dördü tekrar sokağa, kamyonetin yanına indiler.

Ege, az önce köprüde Yargıç’ın darbesini yediği göğsünü ve içeriden çatlayan sağ omzunu tuttu. Çekirdeğin yaydığı karanlık enerji kırık kemiklerini hızla kaynatıyordu; acı neredeyse geçmişti ama asıl sorun yerinde duruyordu.

"Üç odak taşını bulup kırsak bile, sonunda o üç Yargıç’la tekrar yüzleşeceğiz," dedi Mira, kaşlarını çatarak Ege’ye bakarken. "Ve sen gücünü her kullandığında kendi kemiklerini kırıyorsun Ege. Bu şekilde onlarla nasıl dövüşeceksin?"

Ege gözlerini kapattı ve zihninin içindeki o karanlık tapınağa, göğsündeki çekirdekle bütünleşmiş olan kadim varlığa seslendi.

Konuş bakalım ortak, dedi Ege içinden. Bu senin gücün. Neden bedenimi parçalıyor?

"Çünkü hâlâ bir ölümlü gibi düşünüyorsun!" diye gürledi Gölge, Ege’nin zihninin içinde. "Köprüde o üç maskeli haşereye saldırırken ne yaptın? Çekirdeğin içindeki okyanusu kolundan dışarıya, beş metrelik kaba bir kılıç yapmak için püskürttün! Sen bir su borusu değilsin, Varis. O gücü dışarıya fırlatmaya çalışırsan, basınç seni yırtar!"

"Nasıl kullanacağım o zaman?" diye mırıldandı Ege, sesli düşündüğünü fark etmeden.

"Gücü dışarı atma, evlat," dedi Salih Usta, Ege’nin kendi içindeki varlıkla konuştuğunu anlayarak. Yaşlı adam elindeki demir asayı kendi göğsüne vurdu. "Eski Muhafız parşömenlerinde İlk Mühür’ün hükümdarlarından bahsederken, onların uzaktan büyü fırlattığı yazmaz. Onlar karanlığı dışarıya savurmazdı; karanlığı kendi etlerine ve kemiklerine giyerlerdi."

"İhtiyar ilk kez doğru bir laf etti," diye hırladı Gölge. "Çekirdeğin enerjisini kolundan dışarı itmek yerine, kendi kemiklerinin, kaslarının ve damarlarının içine sıkıştır! Bırak karanlık senin zırhın ve iskeletin olsun. Beş metrelik kof bir gölge kılıcı yapacağına, o beş metrelik gücü avucunun içindeki tek bir keskin çeliğe yoğunlaştır!"

Ege derin bir nefes aldı.

Gözlerini açtı ve sağ elini havaya kaldırdı. Bu kez göğsündeki çekirdeğin kapaklarını dışarıya doğru patlatmadı. Tam aksine, çekirdekten sızan o ağır, cıva gibi yoğun karanlığı kendi kemik iliğine, kas liflerine ve tendonlarına doğru çekti.

Çırrrr...

Ege’nin derisinin altında ince, siyah şimşekler çaktı. Kemikleri bu kez çatlamadı; saf karanlık, iskeletini içeriden metalik bir kafes gibi sararak insanüstü bir sertliğe kavuşturdu.

Ardından sağ avucunu sıktı. Etrafa ne bir şok dalgası yayıldı ne de camlar kırıldı. Avucunun içinde oluşan gölge kılıcı sadece bir metre boyundaydı; ama o kadar yoğun, o kadar sıkıştırılmış bir karanlıktan oluşuyordu ki, kılıcın keskin kenarı etrafındaki havayı ve düşen kül tanelerini vakumlayarak büküyordu.

Ve en önemlisi... Ege’nin omzunda en ufak bir sızı bile yoktu. Kendini tüy kadar hafif, ama bir dağ kadar yıkılmaz hissediyordu.

"Oldu..." dedi Mira, Ege’nin elindeki o ışığı bile yutan ince, ölümcül kılıca hayranlıkla bakarak. "Hiçbir enerji dışarı sızmıyor. Hepsini tek bir noktaya kilitledin."

"Şimdi sıra odak taşlarında," dedi Ege. Elindeki yoğunlaştırılmış kılıcı dağıtıp dizlerinin üzerine çöktü ve her iki avucunu kasabanın asfalt zeminine bastırdı.

Artık enerjiyi dışarı itmediği için, çekirdeğin algısını kasabanın altındaki gölge damarlarına yaymak çok kolaydı. Gözlerini kapattığı an, tüm kasaba zihninde üç boyutlu, siyah-beyaz bir haritaya dönüştü.

Gökyüzündeki o devasa Kül Çemberi’ni besleyen üç adet kalın, kirli kızıl enerji sütunu kabak gibi ortadaydı.

"Buldum," dedi Ege, gözlerini hızla açıp ayağa kalkarak. "Üç nokta var. Birincisi hemen tepemizdeki Antik Amfitiyatro. İkincisi limanın ucundaki Eski Tersane. Üçüncüsü ise kasabanın tam kalbindeki Saat Kulesi Meydanı."

"Saat sekize geliyor," dedi Can, saatine bakarak. "Dört saatimiz kaldı. Eğer tek tek gidersek yetişemeyiz."

"Yetişiriz," dedi Salih Usta, kamyonetin arkasına geçip demir sandıktan patlayıcıları ve gümüş tozlarını çıkarırken. "Çünkü Yargıçlar bizzat o taşların başında beklemiyor; onlar okulun avlusunda, merkezde durup çemberi yönetiyorlar. Odak taşlarının başında kalan müritleri ve gölge kuklalarını bırakmışlardır."

Mira hançerlerini çekip kontrol etti. "O zaman önce en yakındaki Saat Kulesi Meydanı’nı birlikte basıp ilk taşı kırıyoruz. Sonra hız kazanmak için ikiye ayrılırız!"

On dakika sonra, kasabanın merkezindeki Saat Kulesi Meydanı, gri bir kül fırtınasının ortasında hayalet bir şehri andırıyordu.

Tarihi taş kulenin tam önünde, zemindeki parke taşları sökülmüş ve oraya iki metre boyunda, üzeri oluk oluk kanla yazılmış rünlerle kaplı gri bir Kül Dikilitaşı dikilmişti. Taşın tepesinden gökyüzündeki kubbeye doğru kesintisiz bir gri duman sütunu yükseliyordu.

Meydan boş değildi.

Dikilitaşın etrafında, dünkü müritlerden çok daha ağır zırhlar giymiş, ellerinde iki metrelik rünlü baltalar taşıyan on iki Kül Muhafızı etten bir duvar örmüştü. Ve hemen önlerinde, Yargıçların kendi gölgelerinden koparıp bıraktığı, üç metre boyunda, dört kollu, yüzsüz bir Gölge Golemi nöbet tutuyordu.

Meydana çıkan sokağın başında duran kamyonetin arkasından inen Ege, boynunu sağa sola yatırarak kütletirken gülümsedi.

"Can, Salih Usta... Siz kamyonette kalın ve sokağın girişini tutun," dedi Ege, siyah kapüşonunu başına geçirirken. "Mira, sağ kanat senin. Golemi ve dikilitaşı bana bırak."

"Dikkatli ol," dedi Mira, yüzünde vahşi bir gülümsemeyle hançerlerini ters tutuşa geçirirken. "Kemiklerini kırma."

"Bugün kırılacak tek kemik onlarınki," dedi Ege.

Ve ikisi aynı anda meydanın ortasına fırladı.

Onları ilk fark eden dört kollu Gölge Golemi oldu. Yaratık kulakları sağır eden metalik bir kükremeyle zemini çatlatarak Ege’nin üzerine atıldı. Etrafındaki on iki zırhlı Kül Muhafızı da baltalarını kaldırarak yarım daire şeklinde kapandı.

Mira, üzerine gelen dört zırhlı muhafızın arasına bir fırtına gibi daldı. İki metrelik ağır baltalar yere inip parke taşlarını patlatırken, Mira zırhların eklem yerlerindeki boşlukları hedef alarak kızıl Karataş hançerlerini dans ettirmeye başladı.

Diğer tarafta ise Ege, üzerine koşan üç metrelik Gölge Golemi’nin önünde durdu.

Eskisi gibi devasa dalgalar fırlatmadı. Çekirdeğin o korkunç gücünü bacak kaslarına sıkıştırdı ve olduğu yerden kayboldu.

Gölge Adımı bile kullanmamıştı; saf fiziksel hızı o kadar artmıştı ki, Golem’in dört kolu boşluğu döverken Ege yaratığın göğsünün tam önünde, havada belirdi. Sağ elinde yoğunlaştırdığı o bir metrelik, ışığı yutan siyah kılıcı tek bir kez savurdu.

ŞİİİNK!

Ses bile çıkmadı.

Normal gölge silahlarının çizik bile atamayacağı üç metrelik Gölge Golemi, Ege’nin yoğunlaştırılmış çekirdek kılıcının darbesiyle yukarıdan aşağıya iki eşit parçaya ayrıldı ve siyah bir duman halinde patlayarak yok oldu!

Dikilitaşın başındaki Kül Muhafızları şok içinde duraksadı.

Ancak Ege onlara şaşırmaları için bile vakit tanımadı. Yere indiği salisede ayaklarının altındaki gölgeyi zıplama tahtası gibi kullanarak muhafızların arasına daldı. Kılıcının her savruluşunda çelik baltalar tereyağı gibi ikiye bölünüyor, ağır zırhlar parçalanıyordu. Sağ kolunda hiçbir yorgunluk, göğsünde hiçbir çatlak yoktu; okyanusu dizginlemiş, onu kusursuz bir neştere çevirmişti.

Otuz saniye içinde, Saat Kulesi Meydanı’nda ayakta kalan tek bir tarikatçı bile yoktu.

Ege hiç durmadan koşmaya devam etti ve iki metre boyundaki gri Kül Dikilitaşı’nın tam önüne sıçradı. İki eliyle kavradığı siyah kılıcını, taşın tam merkezindeki kanlı rüne sapladı.

"Kırıl!" diye kükredi Ege, çekirdeğin enerjisini kılıcın ucundan taşın içine boşaltarak.

BOOOOM!

Kül Dikilitaşı içeriden dışarıya doğru mor-siyah bir patlamayla tuzla buz oldu.

Taşın tepesinden gökyüzüne yükselen gri duman sütunu anında kesildi. Yukarıda, kasabanın üzerini örten devasa kül kubbesinin tam üçte birlik kısmı, gökyüzünü boydan boya yaran dev bir şimşek sesiyle çatladı! Çatlağın olduğu bölgeden içeriye ilk kez temiz sabah güneşi sızdı.

Ve aynı saniyede, kilometrelerce ötedeki yıkık okulun avlusunda bağdaş kurmuş oturan üç Kül Yargıcı’ndan soldaki kadın olanı, gümüş maskesinin altından siyah bir kan öksürerek öne doğru kapaklandı.

Saat Kulesi Meydanı’nda, parçalanmış taşın dumanları arasından çıkan Ege, kılıcını indirdi ve yanına gelen Mira’ya baktı.

"Biri gitti," dedi Ege, gökyüzündeki dev çatlağa bakarak. "Üçlü bağlantıları zayıfladı bile. Şimdi ayrılıyoruz: Mira ve Salih Usta, siz kamyonetle Eski Tersane’ye gidin. Ben ve Can, yukarıdaki Antik Amfitiyatro’ya çıkacağız. İki taşı da kırdığımız an okulun avlusunda buluşuyoruz!"