Eski limanın asfaltı, altlarındaki devasa sarnıcın çöküşüyle birlikte şiddetli bir deprem gibi sarsıldı ve ardından her şey sağanak yağmurun uğultusuna gömüldü.
Ege, su dolu kaldırımın üzerinde dört ayak üzerinde duruyor, kesik kesik nefes alıyordu. Burnundan sızan siyahımsı kan, yüzünden süzülen yağmur sularıyla karışıp asfalta damlıyordu. Kenan’ın iradesini ezmek, beyninin içinde kızgın bir demirle dağlanmak gibi hissettirmişti. Ama işe yaramıştı. İçindeki kadim Gölge, ilk kez kafesini tırmalamıyor; az önce yuttuğu enerjinin tatminiyle zihninin derinliklerinde tok bir yırtıcı gibi mırlıyordu.
"Yaşıyoruz..." dedi Can, sırtüstü yattığı su birikintisinin içinde gökyüzüne bakarak. Yağmur damlaları yüzüne çarparken histerik bir kahkaha attı. "Üzerimize bin yıllık tarihi eser yıktık ama yaşıyoruz!"
Mira, ıslak saçlarını yüzünden çekip hızla ayağa kalktı. Sol omzunu tutuyordu; Kenan'ın onu sütuna çarptığı yer morarmaya başlamıştı bile. Gözleri sokak boyunca tarama yaparken, sokağın başından farları kapalı bir şekilde hızla yaklaşan eski, paslı bir kamyonet göründü.
Kamyonet yanlarında acı bir frenle durduğunda, şoför koltuğundaki Salih Usta kapıyı iterek açtı.
"Atlayın!" diye bağırdı yaşlı adam. "Sarnıcın çöküşü bütün limanda duyuldu, polis sirenleri beş dakikaya burada olur!"
Can ve Ege, soğuktan ve şoktan çenesi birbirine vuran okul müdürünü karga tulumba kamyonetin arka koltuğuna tıktılar. Mira öne, Ege ise arkaya atladığı an Salih Usta gaza bastı ve limanın arka sokaklarında izlerini kaybettirdiler.
Arka koltukta titreyen müdür, ellerini yüzüne kapatmış hıçkırıyordu. "Bittim ben... O yaratık oradan çıkacak. Kızımı öldürecek, beni de öldürecek..."
"Kimseyi öldüremeyecek," dedi Salih Usta, dikiz aynasından adama sert bir bakış atarak. "Sizi kasabadan çıkaracağım. Kızını da sabah olmadan evden alıp güvenli bir yere götüreceğiz. Ama karşılığında, sen de bildiğin her şeyi anlatacaksın."
Ege başını kamyonetin buğulu camına yasladı. Göz kapakları kurşun gibi ağırdı. "Peki ya biz?" diye sordu yorgun bir sesle. "Sarnıcı yıktık, sular kazı alanını basmış olmalı. Ana Mahzen'in kapısına bir süre yaklaşamazlar."
"Yaklaşamazlar," dedi Mira, ön koltuktan arkaya dönerek. Bakışları karanlık ve düşünceliydi. "Ama Kenan ölmedi Ege. Karataş hançerim sadece yanağını kesti. Ve yarın sabah..."
"Okul var," diye tamamladı Can, inleyerek. Başını koltuğun arkalığına vurdu. "Saat gecenin üçü. Sabah sekiz buçukta edebiyat dersim var. Ben bu hayatın adaletine tüküreyim."
Beş saat sonra, lisenin o tanıdık ve tiz sabah zili çaldığında, Ege koridorda yürürken kendini bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyordu.
Üzerinde temiz bir siyah kapüşonlu vardı. Sadece üç saat uyuyabilmişti ama garip bir şekilde vücudunda hiçbir yorgunluk belirtisi yoktu. Dün gece Kenan'dan kopardığı o saf karanlık enerji, kırılan kaburgasını ve ezilen kaslarını sabaha kadar tamamen onarmıştı.
Koridor her zamanki gibi gürültülüydü. Öğrenciler dün gece eski limanda yaşanan "doğal obruk çökmesi" hakkında konuşuyor, belediye ekiplerinin sahili kapattığından bahsediyordu. Kimsenin, ayaklarının otuz metre altında yaşanan savaştan haberi yoktu.
"Gözlerin..." diye fısıldadı Can, Ege'nin yanında dolabından kitaplarını alırken. "Normal görünüyor ama sanki daha koyu. Gece lambası gibi parlamadığına şükrediyorum."
"Sadece etrafa dikkat et," dedi Ege kısık sesle.
Sınıfa girdiklerinde, Mira kendi sırasına çoktan oturmuştu. Göz ucuyla Ege'ye baktı; eli sıranın altında, her an çekmeye hazır olduğu hançerinin üzerindeydi.
Sınıftaki uğultu, koridordan gelen tok ve ritmik ayak sesleriyle bıçak gibi kesildi.
Ege'nin kalbi tekledi. Kolundaki siyah damarlar kazağının altında buz kesti.
Sınıfın kapısı yavaşça açıldı.
İçeriye giren kişi Kenan'dı. Üzerinde yine kusursuz ütülenmiş, jilet gibi siyah bir takım elbise vardı. Ancak sınıftaki öğrencilerin arasından şaşkınlık fısıltıları yükseldi.
Kenan'ın sağ bileğinde sert, siyah deri bir bandaj vardı. Ve daha da önemlisi, sol yanağında elmacık kemiğinden çenesine kadar uzanan, kenarları hafifçe morarmış, simsiyah dikişlerle kapatılmış derin bir yara izi duruyordu. Karataş çeliğinin açtığı yaralar, gölge büyüsüyle iyileşmezdi.
Kenan öğretmen masasının önüne geçti. Yüzünde yine o sıcak, kibar gülümseme vardı ama bu kez o gülümseme, yanağındaki dikişleri gererek ona korkutucu bir ifade veriyordu.
"Günaydın gençler," dedi Kenan, sesi her zamanki gibi pürüzsüzdü. Sağlam olan sol eliyle yanağındaki yarayı hafifçe işaret etti. "Endişeli bakışlarınızı görebiliyorum. Dün geceki fırtınada eski liman yakınlarında küçük bir kaza geçirdim. Yola aniden birkaç... başıboş sokak köpeği fırladı. Direksiyonu kırınca cam kırıkları yüzümü kesti. Ama merak etmeyin, gayet iyiyim."
Bakışları doğrudan arka sıraya, Ege ve Mira'nın üzerine kilitlendi. Gözlerinde, dün geceki o deliye dönmüş canavarın soğuk, hesapçı nefreti vardı.
"Hatta," diye devam etti Kenan, masasına yaslanarak, "o başıboş köpeklerin belediye tarafından toplanması için sabah erkenden gerekli işlemleri başlattım."
Can yutkundu. "Bizden bahsediyor..." diye fısıldadı.
Kenan arkasını dönüp sol eliyle tahtaya büyük harflerle 'İSYAN VE İTAAT' yazdı.
"Tarihte," dedi Kenan, sınıfa dönüp koridorda ağır adımlarla yürümeye başlayarak, "küçük bir zafer kazandığında savaşı kazandığını sanan çok fazla aptal vardır. Bir kalenin su yollarını yıkabilirsiniz. Komutanı yaralayabilirsiniz. Ama imparatorluğun asıl gücü duvarlarında değil, rehin aldığı halkındadır."
Kenan, Ege'nin sırasının tam önünde durdu. Sınıftaki diğer öğrenciler öğretmenin yine etkileyici bir tarih tiradı attığını sanarak pür dikkat dinliyordu.
Ancak Ege'nin burnuna aniden o tanıdık, çürük sülfür kokusu çarptı. Bu koku Kenan'dan gelmiyordu.
Ege başını hızla yan sıraya, pencere kenarında oturan Bora ve Sarp'a çevirdi.
Okulun kabadayısı Bora, sıranın üzerinde dimdik oturuyordu. Gözlerini kırpmadan tahtaya bakıyordu. Ege, irislerindeki karanlık görüşü sadece bir saniyeliğine aktif ettiğinde kanı dondu.
Bora'nın ensesinden içeriye, derisinin altına doğru süzülmüş ince, siyah bir gölge sülüğü vardı. Ve sadece Bora'da değil; ön sırada oturan iki kız öğrencinin ve kapı kenarındaki çocuğun ensesinde de aynı siyah parazitler nabız gibi atıyordu.
Kenan, Ege'nin bunu fark ettiğini gördüğünde dudakları yanağındaki dikişleri zorlayacak kadar geniş bir sırıtışla kıvrıldı. Sağlam olan sol elini yavaşça kaldırdı; parmaklarının ucunda, normal öğrencilerin göremediği, görünmez siyah kukla ipleri o dört öğrencinin ensesine bağlıydı.
Kenan eğildi ve sınıfın ortasında, sadece Ege'nin duyabileceği o mezar soğukluğundaki sesiyle fısıldadı:
"Sarnıcı yıkarak beni durdurduğunu mu sandın Varis? Kazı ekibim suları tahliye ederken biraz eğlenelim dedim. Bu sınıfta beş, okulun içinde ise tam yirmi öğrencinin omuriliğine gölge paraziti yerleştirdim. Parmağımı şıklattığım an, kendi kalemlerini kendi şahdamarlarına saplayacaklar."
Ege'nin elleri sıranın altından demiri bükecek kadar sertleşti. Nefes alamıyordu. İçindeki Gölge öfkeyle kükredi ama Ege kıpırdayamadı bile. Eğer Kenan'a saldırırsa veya onun gölgesini emmeye kalkarsa, o darbe yirmi masum öğrencinin beynini aynı anda yakardı.
Kenan doğruldu, ceketinin önünü ilikledi ve tatlı bir öğretmen sesiyle tüm sınıfa seslendi:
"Evet çocuklar, şimdi ders kitaplarınızı kapatın. Çünkü bugün... kuralları baştan yazıyoruz. Ege, tahtaya kalkıp bize itaat etmenin önemini anlatmak ister misin?"