Kasabanın kuzey yamacına oyulmuş olan iki bin yıllık Antik Amfitiyatro, gri kül yağmurunun altında devasa, taş bir iskelet gibi yükseliyordu.
Ege ve Can, çam ağaçlarının arasındaki dik taş basamakları ikişer üçer atlayarak tiyatronun en üst kemerine ulaştılar. Nefes nefese kemerin altından geçip aşağıya, yarım daire şeklindeki mermer oturma sıralarının çevrelediği sahne çukuruna baktıklarında ikisi de olduğu yerde durdu.
Sahnenin tam ortasında, gökyüzündeki kubbeye doğru gri bir duman sütunu püskürten ikinci Kül Dikilitaşı duruyordu.
Ancak Saat Kulesi Meydanı’nın aksine, burada ne zırhlı Kül Muhafızları vardı ne de dev bir Gölge Golemi. Sahne çukuru tamamen boştu. Sadece dikilitaşın hemen önünde, sırtı onlara dönük halde tek başına dikilen gümüş maskeli, kül grisi pelerinli ince bir silüet duruyordu.
Soldaki Yargıç.
"Ege..." diye fısıldadı Can, sırt çantasındaki patlayıcıları sıkıca kavrayarak. "Hani bunlar okulun avlusunda oturup çemberi yönetiyordu? Bu kadın neden burada?!"
"Saat Kulesi’ndeki ilk taşı kırdığımızda bunun bağlantısı koptu," dedi Ege, gözlerini aşağıdaki figüre kısarak. "Okulda oturmasına gerek kalmayınca, diğer taşı korumak için doğrudan buraya gelmiş."
Aşağıdaki kadın Yargıç, arkasından yaklaşan ayak seslerini duymuş gibi başını yavaşça omzunun üzerinden çevirdi.
Yüzündeki pürüzsüz gümüş maskenin çene kısmından aşağıya, az önce ilk taş kırıldığında öksürdüğü siyah kan sızmış ve kurumuştu. Uzun, eğri infaz kılıcını kınından yavaşça çekti. Kılıcın çeliği, üzerine dökülen kül tanelerini emerek kor kırmızısı bir renge büründü.
"İlk taşı kırarak bizi zayıflattığını sandın, küçük Varis," diye yankılandı kadının buz gibi sesi, doğrudan Ege ve Can’ın zihninin içinde. "Oysa sadece tasmalarımızdan birini çözdün. Diğer iki kardeşim okulda çemberi tutmaya devam ederken, ben senin kalbini söküp bu taşın üzerinde yeniden mühürleyeceğim."
Ege, Can’a hiç bakmadan sol elini hafifçe yana uzattı. "Can, ben onu oyalarken basamakların altından dolaş. Çantadaki rünlü patlayıcıların hepsini dikilitaşın dibine yerleştir."
"Ya seni fark ederse?" dedi Can, yutkunarak.
"Fark etmeyecek," dedi Ege, mermer basamaklardan aşağıya doğru ilk adımını atarken. "Çünkü başını benden çevirmeye vakti olmayacak."
Ege, göğsündeki çekirdeğin o cıva gibi ağır, yoğun karanlığını bir kez daha kemiklerine ve kaslarına kilitledi. Derisinin altında siyah şimşekler çakarken, basamaklardan aşağıya koşmak yerine kendisini doğrudan otuz metrelik mermer tribünlerin üzerinden boşluğa, sahnenin ortasına bıraktı.
Havada süzülürken sağ avucunda o bir metrelik, ışığı yutan yoğunlaştırılmış siyah kılıç belirdi.
Kadın Yargıç, üzerine göktaşı gibi inen Ege’yi karşılamak için kızıl kılıcını savurdu.
ÇINNNNN!
İki kılıcın çarpışmasıyla ortaya çıkan şok dalgası, antik tiyatronun sahne zeminindeki bin yıllık mermer plakaları örümcek ağı gibi çatlattı.
Köprüdeki ilk karşılaşmalarında Ege’nin vuruşu üç Yargıç arasında bölünmüştü; ancak şimdi kadın tek başınaydı! Ege’nin yoğunlaştırılmış çekirdek gücüyle indirdiği darbe o kadar ağırdı ki, Yargıç’ın dizleri büküldü ve botları mermer zemini kazıyarak üç metre geriye kaydı.
"Üçlü bağlantı olmadan o kadar da sert değilmişsiniz!" diye hırladı Ege, kadının nefes almasına fırsat vermeden ikinci darbe için ileri atılarak.
Kadın Yargıç cevap vermedi. Ancak bir Yüksek Konsey infazcısının neden Kenan’dan çok daha tehlikeli olduğunu bir saniye sonra gösterdi.
Ege’nin kılıcı kadının boynuna inerken, Yargıç’ın bedeni aniden katı halden çıkıp binlerce gri kül zerresine dönüştü ve havada dağıldı! Ege’nin kılıcı boşluğu keserken, dağılan kül bulutu rüzgarla savrulup saliseler içinde Ege’nin tam arkasında yeniden et ve kemiğe büründü.
Gölge Adımı değildi bu; kadın kendi bedenini küle dönüştürerek hareket ediyordu!
Yargıç’ın kızıl kılıcı, Ege’nin sırtını boydan boya yarmak üzere ıslık çalarak indi. Ege son anda kemiklerindeki karanlık zırhı sırtına yoğunlaştırıp hızla döndü ve kendi kılıcını siper etti.
ÇAT!
Kızıl kılıçtan sıçrayan yakıcı kıvılcımlar Ege’nin kapüşonlusunun omzunu yaktı. Kadın durmadı; her vuruşundan sonra bedeni gri bir kül fırtınasına dönüşüyor, bir sağda, bir solda, bir tepede belirerek Ege’yi saniyede on farklı açıdan kılıç yağmuruna tutuyordu. Amfitiyatronun sahnesi, siyah gölge çeliği ile kızıl kül kılıcının çarpıştığı ölümcül bir kafese dönmüştü.
Bu sırada, tribünlerin en alt sırasındaki yıkık taş kemerlerin arkasından sürünerek ilerleyen Can, sahnenin arka tarafına ulaşmayı başarmıştı.
Kalbi boğazında atarak dikilitaşa baktı. İki metrelik gri taş, Ege ve Yargıç’ın dövüşürken saçtığı kıvılcımların sadece on metre gerisindeydi. Can, sırt çantasından Salih Usta’nın hazırladığı üç adet bakır silindirli rün bombasını çıkardı.
Aynı dakikalarda, kasabanın diğer ucundaki Eski Tersane’de kulakları sağır eden bir metal gürültüsü kopuyordu.
Paslanmış dev gemi iskeletlerinin ve yıkık vinçlerin arasında, üçüncü Kül Dikilitaşı denize sıfır bir beton iskelenin üzerine dikilmişti. Ancak buradaki taş, amfitiyatrodaki gibi boş bırakılmamıştı; etrafında yirmiden fazla kırmızı cübbeli tarikat okçusu ve iki adet dört kollu Gölge Golemi vardı.
"Mira, başını eğ!" diye gürledi Salih Usta.
Yaşlı adam, tersanenin ıslak beton zeminine demir asasını sapladı. Asanın tepesindeki Karya rünleri mavi-beyaz bir ark oluşturarak patladı ve zemindeki su birikintilerinin üzerinden geçen devasa bir yıldırım dalgası, ön sıradaki sekiz tarikat okçusunu aynı anda çarpıp yere serdi.
Mira, yaşlı adamın açtığı boşluktan bir mermi gibi fırladı.
Üzerine inen Gölge Golemi’nin devasa yumruğunun altından kayarak geçti, paslı bir gemi zincirine basıp havaya sıçradı ve kızıl rünlü çift Karataş hançerini yaratığın boynuna saplayıp aşağıya doğru boydan boya yardı. Golem duman olup dağılırken, ikinci Golem Mira’nın kör noktasından bir darbe savurdu.
Mira havada olduğu için kaçamadı; Golem’in kolu genç kızın kaburgalarına çarparak onu paslı bir konteynerin duvarına fırlattı.
"Mira!" Salih Usta asasını savurup ikinci Golem’i gölge zincirleriyle yere mıhladı.
Ağzının kenarından kan sızan Mira, ezilmiş konteynerin önünden doğruldu. Sol eliyle kaburgasını tutarken, sağ elindeki Karataş hançerinin kabzasında bulunan gizli bir mekanizmayı çevirdi.
"Salih Usta, çekil!" diye bağırdı Mira.
Genç kız, elindeki paha biçilmez Karataş hançerini bir mızrak gibi tutup, bütün gücüyle otuz metre ilerideki Kül Dikilitaşı’na doğru fırlattı.
Hançer, önünü kesmeye çalışan ikinci Golem’in göğsünü delip geçti ve doğrudan beton iskelenin üzerindeki Kül Dikilitaşı’nın tam kalbine saplandı!
Karataş çeliği ile Kül rünleri birbirine değdiği anda, dikilitaş kendi enerjisini taşıyamayarak kontrolden çıktı.
BOOOOM!
Tersanenin iskelesi devasa bir patlamayla havaya uçtu. Gökyüzüne yükselen ikinci duman sütunu kesilirken, kasabanın üzerindeki kül kubbesinin deniz tarafındaki ikinci büyük parçası da gök gürültüsünü andıran bir çatırtıyla yıkıldı!
Tersanedeki patlamanın sesi tüm kasabada yankılandığı an, Antik Amfitiyatro’daki kadın Yargıç havada aniden sarsıldı.
İkinci taşın da kırılmasıyla, okulun avlusundaki diğer iki Yargıç’la arasındaki son ruhsal kordon da kopmuştu. Kadının kül formundan insan formuna geçişi yarım saniye gecikti.
Ve Ege, o yarım saniyeyi bekliyordu.
"Can, şimdi!" diye kükredi Ege.
Sahnenin arkasında, dikilitaşın dibine üç rün bombasını da yerleştiren Can, pimleri çektiği gibi kendisini sahne çukurunun dışındaki taş siperin arkasına attı.
Kadın Yargıç başını hızla arkaya, dikilitaşın dibindeki parlayan bombalara çevirdi. Taşı kurtarmak için bedeni tam küle dönüşecekti ki, Ege zihnindeki Gölge ile tek bir ses halinde gürledi:
"Kül olmadan önce... gölgeye soracaksın!"
Ege bu kez kılıcını savurmadı. Sol elini doğrudan yere, amfitiyatronun zeminine vurdu ve göğsündeki çekirdekten küçük, yoğun bir karanlık dalgasını kadının ayaklarının altına gönderdi.
Kadının kendi gölgesi zeminden bir kapan gibi fırlayıp Yargıç’ın bileklerine ve beline dolandı! İlk Mühür’ün mutlak otoritesi, kadının kendi gölgesini kullanarak onun küle dönüşmesini bir saniyeliğine kilitledi.
Ve o bir saniye yetti.
GÜMMMMM!
Can’ın yerleştirdiği üç rün bombası aynı anda patladı. Amfitiyatronun ortasındaki son Kül Dikilitaşı parçalara ayrılarak havaya uçtu.
Son odak taşının da yok olmasıyla birlikte, kadın Yargıç’ın içindeki yaşam mührü geri tepti. Yüzündeki gümüş maske ortadan ikiye çatlayıp yere düşerken, altından bembeyaz tenli, gözleri tamamen griye dönmüş bir kadının acı dolu yüzü çıktı.
Ege, dumanların içinden bir hayalet gibi çıktı. Sağ elindeki yoğunlaştırılmış siyah kılıcı, kadının elindeki kızıl infaz kılıcına indirdi.
ÇAT!
Odak taşlarının desteği kalmayan kızıl kılıç ortadan ikiye kırıldı. Ege, hareketini hiç kesmeden sol avucunun içiyle kadının göğsüne, yaşam mührünün olduğu noktaya sert bir darbe vurup onu mermer sütunlara çarptı. Kadın Yargıç kan öksürerek taş zemine yığıldı ve bilincini kaybetti.
Aynı anda, yukarıda, gökyüzünde asılı duran o devasa Kül Çemberi tamamen çöktü.
Kasabayı saran yarı saydam gri kubbe, güneş ışığının altında milyonlarca cam kırığı gibi parlayarak dağıldı ve havada buharlaştı. Kasabanın üzerindeki boğucu tütsü kokusu dağılırken, denizden esen temiz ve serin rüzgar amfitiyatronun basamaklarını süpürdü.
"Başardık!" diye bağırdı Can, saklandığı taş siperin arkasından yumruğunu havaya kaldırarak. "Kubbeyi yıktık! Herkes kurtuldu!"
Ancak Ege gülümsemedi.
Gözleri amfitiyatronun yüksek tepesinden aşağıya, kasabanın ortasındaki yıkık lise binasına kilitlenmişti.
Gökyüzündeki kubbe yıkılmıştı, evet. Kasabadaki otuz bin insan uyanmaya başlayacaktı. Ama okulun avlusundan gökyüzüne doğru, az önceki odak taşlarından çok daha karanlık, çok daha devasa iki adet kan kırmızı enerji sütunu yükseldi.
Okuldaki diğer iki Kül Yargıcı -ve özellikle maskesinde üç pençe izi olan o liderleri- çemberin yıkıldığını görmüş, saklanmayı bırakıp tüm gerçek güçlerini serbest bırakmıştı.
Ege, elindeki siyah kılıcı sıktı.
"Henüz bitmedi, Can," dedi Ege, rüzgar kapüşonunu geriye savururken. "Kafesi kırdık... ama içindeki asıl canavarlar şimdi uyandı."