İçeriğe geç

Kül Çemberi

Deniz feneri kayalıklarından kasabaya inen virajlı toprak yolda, Salih Usta’nın paslı kamyoneti son hızla ilerliyordu.

Sabah güneşi doğmuştu ama gökyüzünde tuhaf, hastalıklı bir solgunluk vardı. Ön koltukta oturan Mira, kucağındaki çantaya yedek gümüş mühürleri ve Karataş hançerlerini yerleştirirken, arka koltuktaki Can durmadan telefonunun ekranına vuruyordu.

"Yok, çekmiyor!" dedi Can, sesi gerginlikle yükselerek. "Annemi aramaya çalışıyorum, babamı arıyorum, hat tamamen ölü! İnternet bile gitmiş. Sanki bütün kasabanın fişini çekmişler!"

Onun yanında oturan Ege, başını koltuğun arkalığına yaslamış, sağ elini göğsünün tam ortasına bastırıyordu.

Ana Mahzen’de yuttuğu İlk Mühür’ün çekirdeği, göğüs kafesinin altında ikinci bir kalp gibi atıyordu. Zehir gitmişti, acı yoktu; ancak onun yerine çok daha korkutucu bir şey gelmişti: Ağırlık.

Ege her nefes aldığında, ciğerlerine hava değil de sıvı cıva çekiyormuş gibi hissediyordu. Damarlarında dolaşan karanlık o kadar yoğun, o kadar mutlak bir güçtü ki, kamyonetin kapı koluna dokunduğu sol elinin parmak uçlarından metale ince, siyah bir kırağı yayılıyor, demiri dondurup çatlatıyordu.

"Nefesini kontrol et, ortak," diye uyardı zihnindeki kadim Gölge. Varlığın sesi artık bir fısıltı değil, Ege’nin kendi düşünceleriyle iç içe geçmiş derin bir yankıydı. "Bin yıllık bir tahtı, on yedi yıllık et ve kemikten bir kafese sığdırdık. Damarların bu öze tamamen alışana kadar gücün tamamını tek seferde serbest bırakmaya kalkma; kendi kemiklerini tuzla buz edersin."

Alışacak vaktimiz yok, diye geçirdi içinden Ege, elini metal kapı kolundan çekerek. Önce ailelerimizi kasabadan çıkarmamız lazım.

"Salih Usta, önce bizim mahalleye sür," dedi Ege, öne doğru eğilerek. "Kızıl Av başladıysa, tarikat benim ve Can’ın kim olduğunu biliyor demektir. Evlerimize bakmadan kasabadan çıkamayız."

"Oraya gidiyoruz evlat," dedi Salih Usta, direksiyonu sımsıkı kavrayarak. Yaşlı adamın gözleri ön camdan kasabanın girişine doğru kaydı ve kaşları çatıldı. "Ama bir terslik var... Hem de çok büyük bir terslik."

Kamyonet tepeyi aşıp kasabanın ana girişine, yarımadayı anakaraya bağlayan tek çıkış noktası olan Eski Taş Köprü kavşağına ulaştığında, Salih Usta frene öyle sert bastı ki tekerlekler asfaltta kızakladı.

Ege, Mira ve Can aynı anda ön cama kapandı.

Önlerindeki manzara, kanlarını dondurmaya yetmişti.

Kasabanın çıkışındaki köprünün üzerinde iki polis devriye aracı çaprazlama durmuş, yolu kapatmıştı. Ancak tuhaf olan polis barikatı değildi. Gökyüzünden, tek bir bulut bile olmamasına rağmen lapa lapa gri bir kül yağıyordu.

Ve bu kül yağmuru tüm gökyüzünden değil; kasabanın tam sınırını çizen, yerden gökyüzüne kadar yükselen devasa, yarı saydam, dumanlı bir kubbenin iç yüzeyinden dökülüyordu.

"Bu... bu bir bariyer," diye fısıldadı Mira, kapıyı açıp kamyonetten aşağı inerken.

Ege ve Can da hızla araçtan indiler. Havada genzi yakan ağır bir tütsü ve yanmış kemik kokusu vardı. Ege gözlerindeki karanlık görüşü aktif ettiği an, kasabanın etrafını çepeçevre saran, denizden dağ yamacına kadar uzanan o devasa, zifiri siyah rün duvarını gördü. Kasaba, dış dünyadan tamamen koparılmış dev bir kafesin içine alınmıştı.

"Polisler kıpırdamıyor..." dedi Can, titreyen parmağıyla elli metre ilerideki barikatı işaret ederek.

Köprünün önündeki devriye araçlarının yanında duran üç polis memuru ve sabah erken saatte kasabadan çıkmaya çalışan iki sivil kamyon şoförü, oldukları yerde taş kesilmiş gibi hareketsiz duruyordu. Gözleri açıktı ama kırpmıyorlardı. Ayaklarının altındaki gölgeler, zemindeki asfaltla birleşmiş, onları oldukları yere çivilemişti.

Ve tam o sırada, polis araçlarının arkasındaki yoğun kül sisinin içinden üç silüet çıktı.

Üzerlerinde Kenan’ınki gibi siyah takım elbiseler ya da kırmızı mürit cübbeleri yoktu. Topuklarına kadar uzanan, rüzgarda bile dalgalanmayan kül grisi ağır pelerinler giymişlerdi. Yüzlerinde ise hiçbir duygu barındırmayan, sadece göz oyukları karanlık birer delik gibi duran pürüzsüz gümüş maskeler vardı.

Her birinin belinde, kınından kızıl dumanlar sızan uzun, eğri infaz kılıçları asılıydı.

"Kül Yargıçları..." diye fısıldadı Salih Usta, kamyonetin yanına inip rünlü demir asasını iki eliyle kavrayarak. "Yüksek Konsey’in sağ kolları. Bir tanesi bile bir şehri dize getirmeye yeterken... buraya üçünü birden göndermişler."

Üç Kül Yargıcı, polis barikatının önünde yan yana durdu. Ortadaki Yargıç —diğerlerinden bir baş daha uzun olan ve gümüş maskesinin alnında üç derin çizik bulunan figür— başını hafifçe kaldırıp doğrudan Ege’ye baktı.

Adam konuşmadı; ancak sesi, rüzgarla savrulan küllerin fısıltısı gibi doğrudan dördünün de zihninin içinde yankılandı:

"İlk Mühür’ün Varis’i. Konsey adına bu kasabayı Sessiz Kafes ilan ettik."

Ege bir adım öne çıktı. Göğsündeki çekirdek, karşısındaki üç yabancı gücü hissettiği an hırçın bir yırtıcı gibi kükredi. Ege’nin ayaklarının altındaki asfalt çatlarken, etrafındaki gri küller havada asılı kaldı.

"Bu insanları hemen serbest bırakın!" diye gürledi Ege. Sesi, göğsündeki çekirdeğin gücüyle birleşerek köprünün taşlarını titretti. "Aradığınız şey benim göğsümde. Kasabadaki masumlarla işiniz yok!"

Ortadaki Yargıç, başını milimetrik bir açıyla yana eğdi. Sağ elini kaldırıp parmağıyla arkalarındaki kasabayı, çatıları görünen evleri işaret etti.

"Yanılıyorsun, çocuk. Bu kasabadaki otuz bin nefes, bizim pazarlık masamızdır. Etrafınızı saran bu Kül Çemberi’ni biz üçümüz kendi yaşam mühürlerimizle besliyoruz. Dışarıdan kimse giremez, içeriden kimse çıkamaz."

Soldaki daha ince yapılı, kadın olduğu anlaşılan gümüş maskeli Yargıç elini kaldırdı. Avucunda tuttuğu siyah kum saati havada asılı durmaya başladı.

"Kurallar çok basit," diye devam etti kadın Yargıç’ın buz gibi sesi. "Güneş tepeye ulaşana, yani öğlen saat on ikiye kadar vaktin var, Varis. Eğer o saate kadar yıkılan okulun avlusuna tek başına gelip göğsündeki çekirdeği kendi ellerinle bize teslim etmezsen... kasabanın üzerindeki bu kül yağmuru zehre dönüşecek. Ve sen her tereddüt ettiğin saat için, bu kasabadaki bin insan kendi evinde boğularak can verecek. Buna ailen ve arkadaşlarının aileleri de dahil."

"Sizi aşağılık köpekler!" diye kükredi Can, yerden kaptığı taş parçasını fırlatmak için ileri atılırken, ancak Salih Usta onu kolundan yakalayıp geriye çekti.

Ege’nin gözleri tamamen zifiri karanlığa büründü.

Öldür onları! diye kükredi zihnindeki Gölge. Şu an burada üçünü de ezersek, kurdukları çember kendiliğinden çöker!

Ege de tam olarak bunu düşünüyordu. Dün gece Kenan’ı nasıl küle çevirdiyse, bu üç maskeli kuklayı da burada bitirebilirdi.

Ege, sağ elini havaya kaldırdı ve göğsündeki çekirdeğin devasa kapaklarını sonuna kadar açtı.

BOOOOM!

Ege’nin bedeninden dışarıya öyle korkunç, öyle yoğun bir karanlık sütunu patladı ki, kamyonetin camları anında tuzla buz oldu. Mira ve Salih Usta basınçtan korunmak için geriye çekilirken, Ege elinde oluşturduğu devasa, beş metrelik saf siyah gölge kılıcını Gölge Adımı’yla doğrudan üç Yargıç’ın üzerine indirdi!

Mesafe sıfırlandı. Ege, ortadaki Yargıç’ın tam tepesinde belirdi ve kılıcı bütün gücüyle savurdu.

Ancak Yargıçlar, Kenan gibi tek başına dövüşen kibirli ustalar değildi.

Üç gümüş maskeli figür, tek bir zihin tarafından yönetiliyormuş gibi aynı salisede üçgen düzenine geçti. Kılıçlarını kınından yarıya kadar çekip kabzalarını birbirine vurdular.

ÇINNNNN!

Üç kılıçtan yükselen kızıl-gri bir ses ve rün dalgası, Ege’nin beş metrelik devasa gölge kılıcını havada, maskelerine sadece beş santim kala kaskatı dondurdu!

Ege’nin gözleri şaşkınlıkla açıldı. Kılıcı bastırmak için göğsündeki çekirdeğe biraz daha yüklendi.

Ve tam o anda, Gölge’nin uyardığı şey oldu.

ÇAT!

Sesi dışarıdan kimse duymadı ama Ege, kendi sağ omzundaki ve göğüs kafesindeki kemiklerin, içinden geçen o sınırsız tanrısal basınca dayanamayarak içeriden çatladığını hissetti. Ağzına sıcak, metalik bir kan tadı geldi; sağ kolu bir anda uyuşurken, havadaki devasa gölge kılıcı titreyerek dağıldı.

Ortadaki Yargıç, Ege’nin bu bir saniyelik sarsıntısını anında yakaladı. Kılıcını kınından tamamen çekmeden, sadece kabzasıyla Ege’nin göğsüne, tam çekirdeğin olduğu noktaya yıldırım hızında bir darbe indirdi.

GÜM!

Ege, göğsüne bir tren çarpmış gibi geriye doğru uçtu, asfaltın üzerinde metrelerce sürüklenerek Salih Usta’nın kamyonetinin kaportasına çarptı ve yere yuvarlandı.

"Ege!" Mira hançerlerini çekip ileri atıldı, önünde durarak Ege’ye kalkan oldu.

Ege, ezilmiş metal kaportaya tutunarak öksürdü ve ayağa kalktı. Sağ kolu titriyordu; göğsündeki çekirdek hala sapa sağlamdı ama kendi insan bedeni, bir yanardağı dışarı püskürtmeye çalışan ince bir cam şişe gibi çatırdıyordu.

Karşıdaki üç Kül Yargıcı, saldırmak için tek bir adım bile atmadı. Kılıçlarını aynı anda, mekanik bir uyumla kınlarına geri soktular.

"Göğsündeki güç muazzam, çocuk," dedi ortadaki Yargıç, arkasını dönüp kül sisinin içine doğru yürümeye başlarken. "Ama bir okyanusu çay bardağında taşıyamazsın. O çekirdeği kullanmaya devam edersen, bizim seni öldürmemize gerek kalmayacak; kendi gücün seni içeriden parçalayacak. Öğlen on iki. Okul avlusu. Seçimini yap."

Yoğun kül sisi bir anda kabardı ve üç Yargıç, geldikleri gibi sessizce sisin içinde kayboldu.

Geride sadece taş kesilmiş polisler, parçalanmış kamyonet camları ve gökyüzünden sessizce yağmaya devam eden gri küller kaldı.

Can koşarak Ege’nin yanına geldi, onu kolundan tuttu. "Ege... İyi misin? Adamlar... adamlar senin vuruşunu durdurdu!"

"Tek başlarına değiller," dedi Salih Usta, yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş halde sisin arkasındaki kasabaya bakarak. "Üçlü Mühür Bağlantısı kullanıyorlar. Birine vurduğunda, darbe üçünün arasında bölünüyor. Ve daha kötüsü... Ege’nin bedeni henüz asıl çekirdeğin tam gücünü kaldıracak durumda değil."

Ege, titreyen sağ yumruğunu sıktı ve ağzındaki kanı asfalta tükürdü. Gözlerini, kasabanın üzerine dev bir kefen gibi örtülen o gri kül kubbesine dikti.

"Beş saatimiz var," dedi Ege, sesi öfkeden ve kararlılıktan buz kesmişti. "Öğlen on ikiye kadar hem bu çekirdeği bedenimi kırmadan kullanmanın bir yolunu bulacağız, hem de ailelerimizi güvenli bir yere alıp o üç maskeli şerefsizin kurduğu kafesi başlarına yıkacağız!"

Mira hançerlerini çevirip kınına soktu ve Ege’ye baktı. "Nereden başlıyoruz?"

"İçeriden," dedi Ege, kamyonetin direksiyonuna geçmek için kapıyı açarken. "Bariyeri üçü kendi yaşam mühürleriyle besliyorsa, kasabanın içinde o bariyeri toprağa bağlayan üç tane odak taşı olmalı. Onları bulup kırdığımızda, o üçlü bağlantıları da kopacak!"