Çöken tünelin kaldırdığı yoğun taş tozu ciğerlerini yakarken, karanlığın içinde körlemesine koşuyorlardı. Ege'nin her nefes alışında, Kenan'ın kendi gölge kılıcını parçalayıp göğsüne geri çarptırdığı o nokta kırık bir cam parçası gibi batıyordu. Ağzının içinde yoğun bir demir tadı vardı ama duramazdı. Arkalarındaki yıkıntının ötesinden, kırk tarikat üyesinin boğuk bağırışları ve kayaları döven balyoz sesleri geliyordu.
"Daha fazla... koşamam..." diye inledi okul müdürü. Bacakları tutmayan adam tökezleyip dizlerinin üzerine kapaklandı.
Onu kolunun altından sürükleyen Can da nefes nefese duvara yaslandı. Elindeki fenerin titrek ışığı, dar taş koridorun tavandan sarkan kireçlenmiş sarkıtlarını aydınlatıyordu. "Ege, adam... adam bayılmak üzere. Benim de dalağım şişti, yemin ederim adım atacak halim kalmadı."
Mira aniden durdu. Elindeki Karataş hançerini ters çevirip sırtını ıslak kaya duvarına yasladı ve gerideki karanlığı dinledi. "Burada duramayız," diye fısıldadı, sesi mağaranın akustiğiyle yankılanırken. "O çöküntü müritleri oyalar ama Kenan'ı tutamaz."
Ege, elini sızlayan göğsüne bastırarak yerde titreyen müdürün yanına çöktü. Adamın yakasına yapışıp onu sarsarak duvara dayadı. Müdürün gözleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibiydi, dudakları morarmıştı.
"Onu sınıfa sen getirdin!" diye tısladı Ege, öfkesini bastırmaya çalışarak. "Bize yeni tarih öğretmenimiz diye tanıttığında o adamın ne olduğunu biliyordun! Neden kimseye haber vermedin?"
Müdür hıçkırarak başını iki yana salladı, gözyaşları yüzündeki taş tozlarıyla karışıp çamur oluyordu. "Bilmiyordum... Yemin ederim büyücü olduklarını bilmiyordum! Teoman ortadan kaybolduğu gece o adam evime geldi. Salonun ortasında... gölgelerle boğazımı sıktı. Eğer kamera kayıtlarını silmezsem ve onu vekil öğretmen olarak okula sokmazsam kızımı gözlerimin önünde parçalayacağını söyledi!" Adam Ege'nin kazağına yapıştı. "Sonra dün gece işim bitti diye beni buraya indirdiler. O bir şeytan Ege, o insan değil!"
Ege dişlerini sıkarak adamın yakasını bıraktı. Kenan, lisenin düzenini kendi kalkanı yaparken her detayı acımasızca hesaplamıştı.
"Işığı kapat Can," dedi Mira aniden. Gözleri gerideki karanlığa, çöken tünelin olduğu yöne kilitlenmişti.
"Ne? Işığı kapatırsam önümüzü nasıl—"
"Kapat dedim!"
Mira'nın elini uzatıp feneri kapatmasıyla zindan mutlak bir karanlığa gömüldü. Ege, irislerindeki karanlık görüşü aktif ettiğinde Mira'nın neyi gördüğünü anladı ve kanı dondu.
Gerideki taş yığınının arasından kayalar çekilmiyordu. Kayaların arasındaki ufacık çatlaklardan, tıpkı zifiri siyah bir petrol sızıntısı gibi sıvı karanlık akıyordu. Sızan karanlık zeminde toplanıyor, yükseliyor ve uzun bacaklı, yüzsüz, avcı tazıları andıran devasa gölge yaratıklarına dönüşüyordu. Kenan bizzat koşarak gelmiyordu; kendi gölgesini taşların arasından akıtarak peşlerine salmıştı.
Ege sağ elini kaldırdı, gölge kılıcını yeniden oluşturmak için iradesini zorladı. Ancak parmaklarından çıkan siyah duman katılaşmak yerine titreyip dağıldı. Göğsündeki acı ve Kenan'ın az önce kılıcını iki parmağıyla durdurduğu o anın şoku, zihninde bir duvar örmüştü.
O bizden daha güçlü, diye düşündü Ege çaresizce. Kendi karanlığıma bile söz geçiremiyorum.
Tam o anda, Ege'nin zihninin en derinlerine kilitlediği o kapı içeriden öyle şiddetli yumruklandı ki, Ege olduğu yerde iki büklüm oldu. Başının içinde o kadim, bin yıllık ses ilk kez fısıldamadı; adeta kükredi:
"Korkak! Bir hırsızın karşısında diz mi çökeceksin?"
Ege şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Zihnindeki varlık öfkeden deliye dönmüştü.
"O sefil et parçası, taşlardan sızan bayat kırıntılarla beslenen bir dilenci! Sen İlk Mühür'ü kanıyla kıran Varis'sin! O gölge onun değil, BİZİM! Elini uzat ve sana ait olanı geri al!"
Ege'nin zihninde bir şimşek çaktı. Salih Usta'nın söylediklerini hatırladı: Küller tarikatı güçlerini mühürlü taşlardan çekiyordu. Kenan yıllarca bu gücü işleyip ustalaşmıştı ama kullandığı şey sadece sızıntıydı. Kaynağın kendisi ise Ege'nin damarlarında akıyordu. Kenan, Ege'nin kılıcını gücüyle değil, Ege'nin kendi tereddüdünü ve tecrübesizliğini kullanarak kırmıştı.
Karanlığın içindeki üç gölge tazısı, hırıltıya benzer metalik bir ses çıkararak aynı anda üzerlerine atıldı.
Mira hançerlerini savurarak en öndeki yaratığın kafasını biçti; Karataş çeliği değdiği an gölge yaratık duman olup dağıldı. Ancak diğer ikisi doğrudan Can ve müdürün üzerine uçuyordu.
Ege bu kez kılıç ya da kalkan yapmaya çalışmadı. Öne atıldı, kollarını açtı ve zihnindeki o kilitli kapıyı sonuna kadar araladı.
"Benim karanlığım!" diye hırladı Ege.
Havada uçan iki gölge tazısı, Ege'nin göğsüne çarpmak yerine, Ege'nin avuçlarından içeri doğru vakumlanır gibi çekildi. Kenan'ın gönderdiği gölgeler, asıl kaynağa dokundukları an efendilerine ihanet edip Ege'nin damarlarına karıştı.
Yaratıkların saf enerjisi bedenine dolduğunda Ege'nin sırtındaki kaslar gerildi, göğsündeki kırık acısı saniyeler içinde uyuşup yok oldu. Gözleri zifiri bir karanlıkla parlıyordu. Avlu tarafında, yıkıntının arkasında bir yerde olan Kenan'ın zihinsel bağlantısının koptuğunu ve adamın ilk kez şaşkınlıkla irkildiğini kendi bilincinin ucunda hissedebiliyordu.
"Bunları... yuttun mu sen?" diye fısıldadı Can, karanlıkta Ege'nin parlayan siyah gözlerine bakarak.
"Sadece bana ait olanı geri aldım," dedi Ege. Sesi çift tonlu ve derinden geliyordu. Başını hızla Mira'ya çevirdi. "Kenan gölgeleriyle yerimizi tespit edebiliyor. Bizzat kendisi gelmeden buradan çıkmalıyız. Nereye gidiyoruz?"
Mira, Ege'deki bu korkutucu değişime bir saniye baktıktan sonra elini duvardaki eski, aşınmış bir kabartmaya sürttü. "Tünelin bu kolu antik su kanallarına bağlanıyor. Duvarlarda ailemin, eski Muhafızların bıraktığı yön işaretleri var. Bu yol bizi doğrudan kasabanın eski limanındaki sarnıçlara çıkaracak."
Tam hareket edecekleri sırada, arkalarındaki devasa taş yığını büyük bir gürültüyle patladı. Kayalar un ufak olup etrafa saçılırken, toz bulutunun içinden ceketinin yırtık omzundan kan sızan Kenan yürüdü. Yüzünde artık ne öğretmen gülümsemesi ne de kibir vardı. Elindeki derisi yüzülmüş kitabı bırakmış, her iki kolunu da dirseklerine kadar sıvı, zifiri karanlıkla kaplamıştı.
"Demek içindeki canavarla anlaşma yaptın, Ege," dedi Kenan, sesi tüm dehlizi titreterek. Her adımında yerdeki taşlar çatlıyordu. "Güzel. Böylesi seni parçalamayı çok daha keyifli kılacak."