On metrelik devasa demir kanatlar, Ege’nin hemen arkasından yeri göğü inleten bir gürültüyle kapandı.
GÜMMM!
Metalik yankı sönümlendiği anda, dışarıdaki savaşın çığlıkları, Salih Usta’nın bağırışları ve Mira’nın sesi bıçak gibi kesildi. Ege, bin yıldır tek bir insan nefesinin bile değmediği, zamanın tamamen donduğu mutlak bir sessizliğin ortasında kaldı.
Zemindeki gölgeden yükselip doğrulduğunda, gözlerindeki karanlık görüş kendiliğinden açıldı ve karşısındaki manzara karşısında nefesi kesildi.
Burası sıradan bir yeraltı odası değildi. Altı görünmeyen, uçsuz bucaksız bir uçurumun üzerine inşa edilmiş devasa bir yeraltı mezarlığıydı. Uçurumun kenarlarından yükselen, her biri birer apartman büyüklüğündeki siyah obsidiyen sütunlar, tavandaki karanlığı omuzlayan dev heykeller gibi dizilmişti. Girişten başlayıp uçurumun tam merkezine kadar uzanan dar, korkuluksuz taş bir köprü vardı.
Ve köprünün sonunda, boşluğun tam ortasında O asılı duruyordu.
Yukarıdaki karanlık kubbeden inen, her halkası bir insan gövdesi kalınlığındaki sekiz devasa gümüş zincirin ortasında, havada asılı duran üç metre boyunda, pürüzsüz, zifiri siyah bir monolit... Asıl Karataş.
Taş cansız değildi. Tıpkı devasa bir kalp gibi, her birkaç saniyede bir derin, morumsu siyah bir ışıkla atıyor, etrafındaki havayı bükerek yerçekimini yok sayıyordu.
Ege daha ilk adımını attığında, taşla arasındaki otuz metrelik mesafeye rağmen havadaki o saf, kadim enerji dalgası bedenine çarptı. Sol bileğinde kalan, az önce mührü kırdığında derisini yakan o son kan büyüsü kalıntıları, bu saf enerjinin temasıyla anında cızırdayarak buharlaştı. Bileğindeki yanık acısı saniyesinde yok oldu; ciğerlerine çektiği her nefes damarlarına saf bir güç olarak doluyordu.
"Evimiz..." diye fısıldadı zihnindeki kadim Gölge. Sesinde bin yıllık bir özlem ve ürpertici bir huşu vardı. "Bizi böldükleri, kalbimizi zincire vurdukları yer."
"Henüz evi kazanamadık," dedi Ege, gözlerini köprünün diğer ucuna dikerek. "Önce içerideki haşereyi temizlememiz lazım."
Köprünün sonunda, havada asılı duran devasa Karataş'ın hemen önündeki taş platformda Kenan duruyordu.
Adam korkunç bir haldeydi. Ege'nin patlattığı Kan Mührü, Kenan'ın üzerindeki savaş cübbesini paramparça etmiş, göğsündeki ve boynundaki deriyi simsiyah yakmıştı. Kırık olan her iki bileğinden de oluk oluk kan akıyordu. Ancak Kenan acıyı hissetmiyor gibiydi. Yüzündeki o dikişli yara gerilmiş, gözleri delice bir zafer sarhoşluğuyla büyümüştü.
"Bin yıl..." diye fısıldadı Kenan, sesi uçurumun boşluğunda yankılanırken. "Küller tarikatının nesiller boyu uğruna kan döktüğü, krallıkları yıktığı o mutlak kaynak... Tam karşımda!"
"O taş sana ait değil, Kenan!" diye bağırdı Ege, dar taş köprünün üzerinde koşmaya başlayarak. "Ondan çektiğin her damla güç seni biraz daha tüketecek!"
Kenan başını çevirip üzerine koşan Ege'ye baktı ve kanlı dişlerini göstererek güldü. "Beni tüketmek mi? Ben bu gece ölümlü bedenimi geride bırakıyorum, çocuk!"
Kenan, kırık ve kanlı iki elini birden kaldırıp havada asılı duran devasa Karataş'ın pürüzsüz yüzeyine çarptı.
Tarikatın kadim dilinde, insan gırtlağının çıkarmaya uygun olmadığı boğuk, çatallı bir büyü cümlesi haykırdı. Kenan'ın avuçlarından akan kan, Karataş'ın yüzeyindeki uyuyan rünlere bulaştığı an, devasa monolit şiddetle sarsıldı.
Taşı tutan devasa gümüş zincirler kulakları sağır eden bir gürültüyle gerildi.
Karataş'ın içinden fışkıran zifiri siyah bir yıldırım, doğrudan Kenan'ın kollarından içeriye, bedenine saplandı. Kenan başını geriye atarak insanlık dışı bir çığlık attı. Ancak bu bir ölüm çığlığı değildi.
Taştan zorla çektiği o devasa, kontrolsüz enerji Kenan'ın bedenini saniyeler içinde dönüştürmeye başladı. Göğsündeki yanıklar siyah gölge dokularıyla kapandı, kırık bilekleri kalın birer zırhla sarıldı. Adamın boyu uzuyor, sırtından çıkan sekiz gölge mızrağı katılaşarak devasa, keskin kanatlara dönüşüyordu. Ancak beden bu muazzam gücü kaldıramadığı için Kenan'ın derisi tıpkı çatlayan bir porselen gibi yarılıyor, çatlaklardan dışarıya morumsu siyah alevler sızıyordu.
"Görüyor musun, Varis?!" diye kükredi Kenan. Sesi artık tek bir insana değil, aynı anda bağıran yüzlerce ruha aitti. Tek bir kol hareketiyle, köprünün üzerinde koşan Ege'ye doğru devasa bir karanlık dalgası savurdu.
Ege son anda Gölge Adımı'nı kullanarak köprünün zeminine gömüldü.
BOOOOM!
Kenan'ın savurduğu enerji dalgası, Ege'nin bir saniye önce durduğu taş köprünün yarısını tuzla buz edip uçurumun karanlığına döktü. Ege, parçalanan köprünün kalan kısmındaki bir sütunun gölgesinden çıktı.
Kenan artık teknik kullanmıyordu; doğrudan saf, yıkıcı bir felakete dönüşmüştü. Havaya sıçradı, sırtındaki devasa kanatları çırparak Ege'nin üzerine doğru ses hızında bir dalışa geçti.
Ege iki kolunu çapraz yaparak önünde kalın bir gölge kalkanı oluşturdu.
ÇAT!
Kenan'ın pençeleri kalkana çarptığı an, Ege'nin ayaklarının altındaki taş zemin çöktü. Darbenin şiddetiyle Ege köprü boyunca metrelerce geriye kaydı, topukları uçurumun kenarında durdu. Kalkanı çatırdayarak dağılırken, Kenan ikinci darbe için pençesini kaldırdı.
"Sen sadece taşın seçtiği bir kap kılıfısın!" diye gürledi Kenan, çatlamış yüzünden siyah alevler fışkırırken. "Ben ise bu gücü kendi irademle boyunduruk altına aldım! Yeni tanrının önünde diz çök!"
Ege, üzerine inen devasa pençeden geriye doğru takla atarak sıyrıldı. Kenan'ın pençesi köprünün zeminine saplanıp kayaları patlatırken, Ege havada kanatlarını açıp geriye, Karataş'ın asılı olduğu merkez platforma doğru süzüldü.
Nefes nefeseydi. Kenan şu an doğrudan ana kaynağa bağlıydı; adamın arkasında Karataş'tan uzanan kalın, siyah bir enerji kordonu vardı. Onu kaba kuvvetle yenmek, bütün dağı tekmeleyerek yıkmaya çalışmakla aynı şeydi.
"O sefil hırsız sadece kabuğu ısırıyor," dedi zihnindeki kadim Gölge. Sesinde en ufak bir panik yoktu; aksine, buz gibi bir kibir vardı. "Taşı zorla sağmaya çalışıyor ama taşın kalbi ona kapalı. Elini taşa koy, Varis. Ona kimin evinde olduğunu hatırlatalım."
Kenan arkasına döndü. Ege'nin merkez platforma, Karataş'ın sadece iki adım ötesine indiğini gördüğünde gözlerindeki siyah alevler parladı.
"O taşa dokunamayacaksın!" diye kükredi Kenan.
Arkasındaki enerji kordonundan beslenen Gölge Ustası, tüm platformu kaplayan, kaçacak tek bir santim bile bırakmayan yüzlerce keskin gölge mızrağını aynı anda Ege'nin üzerine fırlattı.
Ege kaçmaya çalışmadı. Kalkan da açmadı.
Yüzlerce ölümcül mızrak kendisine bir metre kala, Ege zihnindeki Gölge ile tamamen bütünleşti. Gözleri, saçlarının uçları ve parmakları saf, lekesiz bir karanlığa büründü.
Gölge Adımı'nı kullandı; ancak bu kez yerdeki bir gölgeye değil, doğrudan Kenan'ın üzerine fırlattığı o yüzlerce gölge mızrağının kendi içine daldı!
Mızraklar Ege'nin içinden geçip arkadaki boşluğa düşerken, Ege o mızrakların oluşturduğu karanlık akıntının içinde bir şimşek gibi kaydı, Kenan'ın yanından rüzgar gibi geçti ve doğrudan devasa Karataş'ın önünde belirdi.
"Hayır!" Kenan dehşetle arkasına döndü.
Ancak çok geçti. Ege, sağ elini kaldırdı ve avucunu, havada asılı duran üç metrelik Karataş'ın buz gibi yüzeyine bastırdı.
GÜMMM!
Mahzenin içindeki zaman bir kez daha kırıldı.
Kenan taşa dokunduğunda taş sarsılmış ve direnmişti. Ama İlk Mührü taşıyan Varisin eli taşa değdiği anda, devasa monolitin üzerindeki tüm o kaos duruldu. Hırçın mor yıldırımlar kesildi; taş, sahibinin elini tanıyan sadık bir ejderha gibi derin, sakin ve mutlak bir siyahlıkla parladı.
Ege'nin zihni bir anda genişledi. Sadece kendi bedenini değil, tüm bu devasa yeraltı tapınağını, taşları, gölgeleri ve... Kenan'ın ruhuna bağlı olan o enerji kordonunu kendi parmaklarının bir uzantısı gibi hissetti.
"Yeni tanrı ha?" dedi Ege, başını yavaşça Kenan'a çevirerek. Sesi artık mağarada yankılanmıyordu; doğrudan Kenan'ın beyninin içinde konuşuyordu.
"Sen tanrı değilsin, Kenan. Sen sadece borç aldığın vaktin sonuna gelmiş bir hırsızsın."
Ege, Karataş'ın yüzeyindeki parmaklarını hafifçe büktü ve zihninden tek bir emir verdi:
"Geri al."
Kenan'ın sırtından Karataş'a uzanan o kalın enerji kordonu aniden kaskatı kesildi.
Ve ardından, akış tersine döndü.
Kenan'ın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Az önce taştan çektiği o devasa güç, bir anda korkunç bir vakumla geriye, taşın içine doğru çekilmeye başladı. Ama taş sadece az önce verdiği gücü geri almıyordu.
Kenan'ın yirmi yıl boyunca Küller tarikatında edindiği, masumların kanıyla beslediği, ruhuna işlediği tüm gölge gücünü kökünden söküp alıyordu!
"Dur... DUR!" diye haykırdı Kenan, dizlerinin üzerine çökerken. Elleriyle göğsündeki görünmez bağı koparmaya çalıştı ama kendi gölgesi bile onu dinlemiyordu.
Kenan'ın bedenini saran o devasa zırhlar ve kanatlar, siyah birer toz bulutu halinde parçalanıp Karataş'ın içine çekildi. Damarlarındaki karanlık çekildikçe, gölge büyüsüyle ayakta tuttuğu bedeni hızla çökmeye başladı. Saçları bembeyaz oldu, derisi kuruyup kemiklerine yapıştı.
"Bunu... yapamazsın..." diye hırladı Kenan, sesi artık güçsüz, yaşlı bir adamın fısıltısıydı. Elini çaresizce Ege'ye doğru uzattı. "Ben... Baş Engizisyoncu—"
"Sen hiçbir şeysin," dedi Ege, buz gibi bir sesle.
Ege sol elini kaldırdı. Avucunda oluşan kılıç artık dumanlı bir gölge değildi; Karataş'ın kendisi gibi ışığı bile yutan, mutlak ve pürüzsüz bir siyahlıktan yapılmıştı.
Ege ileri atıldı ve kılıcı tek, kusursuz bir hamleyle Kenan'ın göğsündeki son karanlık çekirdeğe sapladı.
Kenan'ın ağzından tek bir ses bile çıkmadı. Bedenindeki son gölge kırıntısı da Karataş tarafından emilirken, Küller tarikatının kudretli Gölge Ustası, kelimenin tam anlamıyla gri, cansız bir kül yığınına dönüşerek taş köprünün üzerine dağıldı. Uçurumdan esen hafif bir hava akımı, külleri süpürüp sonsuz karanlığa döktü.
Her şey bitmişti.
Ege derin bir nefes alarak kılıcını indirdi. Kılıç duman olup dağılırken, Ege'nin dizlerinin bağı çözüldü ve elini yeniden arkasındaki devasa Karataş'a yasladı.
Tam o sırada, mahzenin girişindeki o on metrelik devasa kapı, dışarıdan Salih Usta ve Mira'nın yerleştirdiği patlayıcıların etkisiyle sarsıldı ve ağır ağır aralanmaya başladı.
"Ege!" Mira'nın sesi koridordan içeri doldu. Genç kız, elinde hançerleriyle Can ve Salih Usta'yla birlikte içeri daldı.
Ancak üçü de köprünün başında durup karşılarındaki manzaraya baktıklarında oldukları yerde donup kaldılar.
Kenan yoktu. Köprünün yarısı yıkılmıştı. Ve köprünün sonundaki devasa Karataş, Ege'nin elinin altında uysal bir yıldız gibi parlıyordu.
Fakat Ege'nin elini taştan çekmesine fırsat kalmadan, Karataş'ın içindeki o saf enerji, Kenan'dan emdiği yirmi yıllık karanlıkla birleşerek son bir kez nabız gibi attı.
Bu bir saldırı değildi; bu bir uyanıştı.
Karataş'tan yükselen görünmez, devasa bir karanlık halka, mahzenin duvarlarını, okulu, kasabayı ve denizi aşarak tüm ülkeye doğru ses hızında yayıldı. Aynı anda, Ege'nin zihninin içinde, daha önce hiç görmediği bir harita çaktı: Anadolu'nun farklı köşelerinde, dağların ve antik şehirlerin altında uyuyan altı farklı ışık noktası... Ve bu uyanış dalgasını hisseden, Kenan'dan çok daha kadim, çok daha korkunç gözlerin karanlığın içinde aynı anda açılışı.
Salih Usta'nın elindeki asa yere düştü. Yaşlı adam bembeyaz bir yüzle titreyen Karataş'a baktı.
"Tanrım..." diye fısıldadı Salih Usta. "Taş tamamen uyandı. Sadece buradaki tarikatçılar değil... Küllerin Yüksek Konseyi ve diğer altı mühür... Hepsi İlk Mühür’ün uyandığını duydu."
Ege yavaşça elini Karataş'tan çekti ve arkasına, arkadaşlarına doğru döndü. Gözlerindeki o sonsuz karanlık yavaşça çekilirken, yüzünde artık kaçan bir avın değil, yaklaşan savaşı bekleyen bir hükümdarın ifadesi vardı.
"Duysunlar," dedi Ege, sesi mahzenin taşlarında yankılanırken. "Öğretmenlerini küle çevirdik. Sıra efendilerinde."