Yıkık lisenin demir bahçe kapıları, Salih Usta’nın kamyonetinin tampon darbesiyle menteşelerinden koparak içeriye savruldu.
Tam aynı saniyede, kuzey yamacındaki ağaçların arasından gölge gibi süzülerek inen Ege ve Can da bahçe duvarının üzerinden atlayıp kamyonetin yanında yere indiler.
Okulun avlusu, dün gece altındaki Ana Mahzen’in çökmesiyle tam bir felaket alanına dönmüştü. Basketbol sahasının olduğu zemin boydan boya yarılmış, ortasında dumanlar tüten derin bir krater oluşmuştu. Polislerin sabah çektiği sarı güvenlik şeritleri rüzgarda kopmuş, sahipsiz devriye araçlarının kapıları açık kalmıştı.
Ve kraterin tam kenarında, gökyüzüne yükselen iki kan kırmızı enerji sütununun ortasında kalan iki Kül Yargıcı duruyordu.
Sağdaki Yargıç, diğer ikisinden çok daha iri yarı, omuzları zırhlı ve elinde iki metre boyunda, iki ucu da eğri devasa bir infaz teberi taşıyan bir devdi. Ortadaki ise gümüş maskesinin alnında üç derin pençe izi bulunan Baş Yargıç’tı.
"Kubbeyi yıktınız," dedi Baş Yargıç. Bu kez sesi zihinlerinde değil, doğrudan avlunun soğuk havasında metalik bir yankıyla çınladı. Eliyle yüzündeki üç çizikli gümüş maskeyi tuttu ve yavaşça çıkarıp yere, betonun üzerine attı.
Maske yere çarptığında beton çatladı.
Adamın yüzü kırklı yaşlarında görünüyordu; ancak derisi ölü bir insanınki gibi kül rengiydi. Yüzünün sol tarafını boydan boya geçen, maskesindeki izlerle birebir uyuşan üç derin, siyah yanık izi vardı. Gözlerinin akı bile tamamen zifiri siyahtı; ortasında ise kor gibi yanan iki kızıl nokta parlıyordu.
"Üç odak taşını kırıp üçüncü kardeşimizi düşürerek kasabayı kurtardığınızı sanıyorsunuz," dedi Baş Yargıç, belindeki uzun, siyah-kızıl kılıcı kınından çekerken. "Oysa o kubbe sadece sizin kaçmanızı engellemek için değil, benim gücümü içeride tutmak içindi. Artık bir anlaşma yok. Önce sizi doğrayacağım, sonra da uyanmakta olan bu kasabayı ateşe vereceğim."
"O iş o kadar kolay değil," dedi Mira, kamyonetin kaputunun üzerinden atlayıp Ege’nin yanına gelirken. Tersanedeki patlamadan geri aldığı, kabzası hafifçe islenmiş olan Karataş hançerini sağ elinde, diğer sağlam hançerini sol elinde çevirdi.
Salih Usta da demir asasını yere vurarak diğer yanlarına geçti. "Sağdaki iri olanı bana, Mira’ya ve Can’a bırak, Ege. Üçlü bağlantıları koptu; onu biz tutarız. Ama liderleri... O adam sıradan bir Yargıç değil. Yüzündeki o izler, daha önce uyanmış bir mühürle savaşıp sağ çıktığının kanıtı."
Ege, sağ elini hafifçe sıktı. Avucunun içinde, etrafındaki ışığı büken o bir metrelik, yoğunlaştırılmış siyah çekirdek kılıcı belirdi.
"Kimseyi ateşe veremeyecek," dedi Ege, gözlerini doğrudan Baş Yargıç’ın kor kırmızısı gözlerine dikerek. "Salih Usta, dağılın!"
Savaş, tek bir işaretle aynı anda patlak verdi.
İri yarı olan ikinci Yargıç, elindeki çift taraflı devasa teberi savurarak ileri atıldığında, Salih Usta asasını yere saplayıp topraktan yükselttiği rünlü taş duvarlarla adamın yolunu kesti ve onu okul binasının yıkık duvarlarına doğru sürükledi. Mira ve Can da saniye kaybetmeden yaşlı adamın peşinden sağ kanada daldılar.
Avlunun ortasındaki dev kraterin kenarında ise sadece Ege ve Baş Yargıç kaldı.
Baş Yargıç, elindeki uzun kılıcı yere doğru tuttu. Kılıcın çeliğinden zemine gri küller değil, kor halinde yanan siyah kıvılcımlar dökülüyordu.
"Amfitiyatroda kardeşimi nasıl yendiğini hissettim, çocuk," dedi Baş Yargıç, sesi ürpertici bir sakinlik taşıyordu. "Çekirdeğin okyanusunu kemiklerine sıkıştırdın ve avucundaki tek bir kılıca yoğunlaştırdın. Akıllıca. Ama tek bir neşterle, yanan bir fırtınayı durduramazsın!"
Baş Yargıç olduğu yerden kayboldu.
Kadın Yargıç gibi küle dönüşmemişti; ayaklarının altındaki zemini patlatarak doğrudan fiziksel bir mermi gibi Ege’nin üzerine uçtu. Kılıcını yukarıdan aşağıya savurduğu an, kılıcın arkasından devasa, kor halinde yanan bir Cehennem Külü dalgası fışkırdı.
Ege, yoğunlaştırılmış siyah kılıcını kaldırıp darbeyi karşıladı.
ÇINNNNN!
İki kılıcın çarpışmasıyla avlunun ortasında kulakları sağır eden bir gök gürültüsü koptu. Ege, kemiklerindeki karanlık zırh sayesinde darbenin ağırlığına dayandı, ayakları yere çivilenmiş gibi durdu.
Ancak Baş Yargıç’ın kılıcından taşan o kor halindeki kızıl küller, Ege’nin kılıcının etrafından dolanıp yüzüne ve göğsüne çarptı.
Cızzzz!
Ege acıyla dişlerini sıktı. Yargıç’ın külleri sıradan bir ateş değildi; dokunduğu gölge enerjisini yakıp tüketen lanetli bir kor taşıyordu! Ege’nin kapüşonlusu göğsünden yırtılırken, sol yanağında ince bir yanık izi açıldı.
Baş Yargıç, Ege’ye nefes aldırmadı. Kılıcını baş döndürücü bir hızla döndürerek saniyede onlarca darbe indirmeye başladı. Her vuruşta etrafa saçılan kor külleri, Ege’nin etrafındaki havayı oksijensiz bırakıyor, savunma alanını daraltıyordu. Ege bir darbeden Gölge Adımı’yla sıyrılmak için zemindeki gölgeye dalmak istedi; ancak Baş Yargıç sol elini yere vurup zemindeki gölgelerin tamamını kızıl küllerle tutuşturdu!
Zemindeki gölgeler yanarken Ege dışarı fırlamak zorunda kaldı ve Yargıç’ın tekmesiyle kraterin kenarındaki beton yığınına çarptı.
"Gördün mü, Varis?!" diye kükredi Baş Yargıç, etrafında dönen kızıl kül fırtınasının içinden yürüyerek yaklaşırken. "Gölgelerin benim küllerimin içinde yanıyor! Saklanacak karanlığın kalmadı!"
Yirmi metre ötede, okul duvarının dibinde ise Mira, Salih Usta ve Can ölüm kalım savaşı veriyordu.
İri Yargıç’ın savurduğu devasa teber, Salih Usta’nın demir asasını ortadan ikiye kırdı ve yaşlı adamı duvara çarptı. Mira, havaya sıçrayıp Yargıç’ın omuz zırhına hançerini sapladı ama adam kolunu savurup genç kızı yere fırlattı. İri Yargıç, yerde yatan Mira’nın işini bitirmek için teberini havaya kaldırdığı an, yıkık sınıf penceresinin içinden Can fırladı.
Can’ın elinde ne bir büyü vardı ne de bir kılıç; elindeki son gümüş tozu kapsülünü sapanla değil, doğrudan koşup Yargıç’ın gümüş maskesinin göz deliğine kendi eliyle çarparak patlattı!
ÇAT!
Yüzünde patlayan saf gümüş tozuyla kör olan iri Yargıç acıyla kükreyerek geriye tökezledi. Yerdeki Mira bu fırsatı kaçırmadı; yay gibi fırlayıp sağlam kalan iki Karataş hançerini de adamın maskesinin altından boğazına çaprazlama sapladı. İkinci Yargıç, boğuk bir hırıltıyla dizlerinin üzerine çöktü ve hareketsiz kaldı.
Ancak üçünün de sevinmeye vakti olmadı. Başlarını çevirdiklerinde, Baş Yargıç’ın devasa kızıl kül kılıcını, kraterin kenarında diz çökmüş olan Ege’nin boynuna indirmek üzere olduğunu gördüler.
"Ege!" diye çığlık attı Mira, ama aradaki mesafe çok fazlaydı.
Ege, üzerine yürüyen kor fırtınasının içinde tek dizinin üzerindeydi. Etrafındaki tüm gölgeler yanıyordu. Elindeki yoğunlaştırılmış siyah kılıç, Baş Yargıç’ın kılıcını durdurabiliyordu ama adamın etrafına yaydığı o yakıcı kül alanını engelleyemiyordu.
"Ayağa kalk, ortak," diye gürledi zihninin içindeki kadim Gölge. Sesinde yenilgi değil, bin yıllık bir sabırsızlık vardı.
Etrafımızdaki bütün gölgeleri yakıyor! diye hırladı Ege, ağzındaki kanı tükürerek. Gücü sadece kemiklerime ve kılıcıma sıkıştırmak yetmiyor!
"Çünkü sen hâlâ bir asker gibi dövüşüyorsun!" diye kükredi Gölge. "Gücü kemiklerine kilitlemeyi öğrendin, bedenin artık kırılmıyor. O halde neden hâlâ sadece elindeki tek bir kılıca saklanıyorsun? Bir kral savaşa sadece kılıcıyla girmez, Varis. Bir kral savaşa TACIYLA ve ZIRHIYLA girer! Göğsündeki çekirdeği derinin bir milim dışına bırak!"
Baş Yargıç, Ege’nin tam önünde durdu ve kor alevleriyle yanan kılıcını iki eliyle başının üzerine kaldırdı.
"Yüksek Konsey adına... Hükmün verildi, çocuk!"
Kızıl kılıç, havayı yararak Ege’nin boynuna doğru indi.
Ve Ege, göğsündeki çekirdeğin üzerindeki son kilidi çevirdi.
Enerjiyi uzağa fırlatmadı. Kemiklerinin ve kaslarının içinde sıkıştırdığı o mutlak, cıva yoğunluğundaki karanlığı, derisinin sadece bir milimetre dışına taşırdı.
GÜMMMM!
Baş Yargıç’ın kor kılıcı, Ege’nin boynuna değdiği salisede, sanki görünmez bir elmas duvara çarpmış gibi kıvılcımlar saçarak durdu!
Baş Yargıç’ın gözleri dehşetle irileşti.
Alevlerin ve küllerin arasından yavaşça ayağa kalkan Ege’nin bedeni artık normal görünmüyordu. Siyah kapüşonlusunun yırtıklarından görünen teni, ışığı tamamen yutan, pürüzsüz, sıvı bir obsidiyen tabakasıyla —Hükümdar Zırhı ile— kaplanmıştı. Göğsünün tam ortasında, derisinin altındaki o Kırık Taç sembolü zifiri siyah bir güneş gibi yanıyordu.
Ve başının hemen üzerinde, havada asılı duran, saf karanlıktan dövülmüş kırık bir taç silüeti belirmişti.
Baş Yargıç’ın etrafındaki o her şeyi yakan kızıl kül fırtınası, Ege’nin bir milim yakınına geldiği anda sönüyor, İlk Mühür’ün mutlak otoritesi karşısında cansız birer toz zerresine dönüşüp yere dökülüyordu!
"Bana hüküm verecekmişsin," dedi Ege.
Sesi çıktığı anda, kraterin etrafındaki taşlar havaya kalktı. Ege, boynunun yanındaki kızıl kılıcı sol eliyle —çıplak, zırhlı avucuyla— doğrudan keskin ağzından yakaladı!
"Sen kimsin ki kendi Hükümdarına hüküm veriyorsun?!"
Ege sol avucunu sıktı.
ÇATIR!
Baş Yargıç’ın yıllardır kan ve külle dövdüğü o yenilmez infaz kılıcı, Ege’nin çıplak elinin içinde cam gibi tuzla buz oldu!
Baş Yargıç, hayatında ilk kez ölümün soğuk nefesini ensesinde hissederek geriye sıçramak istedi. Ancak Ege’nin hızı artık insan algısının ötesindeydi.
Ege bir adım attı ve sağ elindeki yoğunlaştırılmış siyah kılıcı, kaçmaya çalışan Baş Yargıç’ın göğsündeki yaşam mührüne boydan boya sapladı.
ŞİİİNK!
Zaman durdu.
Gökyüzüne yükselen o iki kan kırmızı enerji sütunu aynı anda patlayarak dağıldı. Baş Yargıç, göğsünden sırtına kadar çıkan siyah kılıca bakarken ağzından siyah bir duman sızdı. Gözlerindeki o kor kırmızısı ışıklar titredi ve tamamen söndü.
"Konsey..." diye fısıldadı Baş Yargıç, son nefesini verirken, "...durmayacak..."
"Biliyorum," dedi Ege, kılıcını hızla çekerek. "Ben de durmayacağım."
Baş Yargıç’ın bedeni, arkasındaki derin kratere doğru devrildi ve uçurumun karanlığına düşerken gri bir kül bulutuna dönüşüp rüzgarda dağıldı.
Ege derin bir nefes verdi. Göğsündeki Kırık Taç sembolü ve derisini saran siyah zırh, görevini tamamlamış bir şekilde yavaşça teninin altına çekilerek kayboldu. Elindeki kılıç duman olup dağılırken, okulun avlusuna mutlak bir sessizlik çöktü.
Tam o anda, kasabanın merkezindeki Saat Kulesi’nin çanı öğlen on ikiyi vurdu.
DONG... DONG... DONG...
Çan sesi kasabanın sokaklarında yankılanırken, Kül Çemberi’nin ve Yargıçların ölümüyle birlikte kasabanın üzerindeki uyku büyüsü tamamen kırıldı.
Uzak sokaklardan önce bir araba kornası duyuldu. Ardından evlerin pencereleri açılmaya, balkonlara çıkan insanların şaşkın sesleri, uzaktaki polis telsizlerinin cızırtıları ve martı çığlıkları rüzgarla birlikte okul avlusuna kadar ulaştı.
Otuz bin insan, az önce ölümün kıyısından döndüklerinden habersiz, yeni bir güne uyanıyordu.
Can, Mira ve yaralı kolunu tutan Salih Usta, yıkık avlunun içinden yürüyerek kraterin kenarında duran Ege’nin yanına geldiler.
Can, aşağıdaki boşluğa ve dağılan küllere baktı, ardından kolunu Ege’nin omzuna atıp derin bir nefes verdi. "Kanka... Sanırım okuldan kesin olarak atıldık."
Mira, yüzündeki kan ve toz lekelerinin arasından ilk kez gerçekten gülümsedi. Ege de başını çevirip arkadaşlarına baktı; yorgun ama zafer dolu bir gülümseme dudaklarına yayıldı.
Kasabayı ve ailelerini kurtarmışlardı. İlk Mühür artık tamamen onundu.