İçeriğe geç

Kan ve Karataş

Gece yarısına iki dakika kala, lisenin altındaki devasa yeraltı avlusunda sadece sanayi tipi su pompalarının boğuk gürültüsü yankılanıyordu.

Dün gece Batık Sarnıç’ın çökmesiyle içeri dolan tonlarca su, Küller tarikatının hummalı çalışmasıyla tahliye edilmiş, geriye sadece zemini kaplayan bilek boyunda çamurlu bir su tabakası ve parçalanmış iskele yığınları kalmıştı. Avlunun etrafında, kırmızı cübbelerinin etekleri çamura bulanmış otuzdan fazla tarikat üyesi ellerinde meşaleler ve Karya çeliğinden mızraklarla sessizce bekliyordu.

Tam ortada, üzerinde binlerce sönük rünün işli olduğu o devasa Ana Mahzen kapısının önünde Kenan duruyordu.

Üzerindeki yırtık takım elbiseyi çıkarmış, yerine tarikatın Baş Engizisyoncularına özgü, omuzları gümüş işlemeli, uzun siyah bir savaş cübbesi giymişti. Kırık olan sağ bileği ve ezilmiş sol bileği, üzerine kanla rünler çizilmiş sert keten sargılarla sıkıca sarılmıştı. Yüzündeki siyah dikişler meşale ışığında korkunç bir sırıtış gibi dururken, sırtından yükselen sekiz adet zifiri gölge mızrağı havada dev bir örümceğin bacakları gibi ağır ağır salınıyordu.

Tam saat on ikide, yukarıdan inen ana tünelin karanlığından düzensiz, sürüklenen ayak sesleri duyuldu.

Tarikat üyeleri mızraklarını doğrulttu. Kenan, sargılı sol elini hafifçe kaldırarak adamlarını durdurdu. Yüzünde zafer kazanmış bir komutanın kibirli gülümsemesi belirdi.

Tünelin ağzından Ege çıktı.

Kapüşonu yüzünü yarı yarıya örtüyordu. Sağ omzunu duvara yaslayarak, sanki ayakta durmakta bile güçlük çekiyormuş gibi ağır ve titrek adımlarla merdivenlerden aşağı indi. Sol elini kapüşonlusunun cebine sokmuş, bileğindeki kor kırmızısı parıltıyı tamamen gizlemişti. Çamurlu suya adım attığında dizleri büküldü ve sendeleyerek tek dizinin üzerine çöktü.

"Tam vaktinde," dedi Kenan, sesi mağaranın nemli duvarlarında yankılanarak. "Ben de damarlarındaki zehrin seni yolda bitireceğinden endişelenmeye başlamıştım."

Ege başını güçlükle kaldırdı. Kesik kesik nefes alıyor, yüzündeki sahte acı ifadesini kusursuz bir şekilde koruyordu. "Çok... yakıyor..." diye hırladı Ege, sesi çatallı ve zayıftı. "İçimdeki şey... kalbimi parçalıyor."

"Elbette parçalıyor," dedi Kenan, çamurlu suyun üzerinde ağır adımlarla yürüyerek Ege'ye biraz daha yaklaşırken. "On beş Kan Kıymığı parazitini kendi özüne çektin. Şu an hayatta olman bile İlk Mühür'ün ne kadar dirençli olduğunun kanıtı. Ama her direncin bir sonu vardır."

Kenan durdu ve sırtındaki gölge mızraklarından birinin ucuyla arkalarındaki devasa, zifiri siyah demir kapıyı işaret etti.

"Kurtuluşun orada, Ege. Ana Mahzen'in içinde yatan asıl Karya Karataşı'nda. Sadece onun saf ve kadim enerjisi damarlarındaki o kirli kan büyüsünü yakıp temizleyebilir. Kalk. Elini kapının merkezindeki mühre bas ve kanını akıt. Kapı açıldığında, taş seni iyileştirecek."

Ege, titreyen sağ elini yere bastırarak zar zor ayağa kalktı. Göz ucuyla avlunun karanlık tavanına, otuz metre yukarıdaki havalandırma mazgallarına ve kaya çıkıntılarına baktı.

Karanlığın içinde hiçbir hareket yoktu. Ama oradaydılar. Mira, Can ve Salih Usta, sarnıçtan kalan eski su tahliye borularının içinden sızmış, yukarıdaki karanlıkta nefeslerini tutmuş bekliyorlardı. Tek ihtiyaçları olan şey, Kenan'ın gardını indirip Ege'nin menziline girmesiydi.

"Kapıyı açtığım an..." dedi Ege, ayaklarını sürüyerek devasa kapıya doğru yürürken, "...beni sırtımdan vuracaksın. Neden sana yardım edeyim?"

"Çünkü yapmazsan, beş dakika içinde kendi kanında boğularak öleceksin," dedi Kenan, soğuk bir kahkahayla. Ege kapıya yaklaşırken, Kenan da hemen arkasından, aralarında sadece üç metrelik bir mesafe bırakarak onu takip etti. "Ama kapıyı açarsan, yaşamak için en azından bir şansın olur. Belki içindeki gücü benden hızlı çekersin, kim bilir? Yaşama içgüdüsü her zaman gururdan üstündür, çocuk."

Ege, yüksekliği on metreyi bulan devasa kapının tam önünde durdu.

Kapının soğuk, siyah metalinden yayılan kadim enerji o kadar yoğundu ki, Ege'nin zihnindeki Gölge heyecanla kükredi. Bu kapının arkasında, binlerce yıl önce kendisinden koparılan asıl gücün kaynağı yatıyordu. Kapının tam ortasında, bir insan elinin sığacağı büyüklükte, içi kurumuş kanlarla kaplı derin bir oyuk vardı.

"Elini oraya koy, Varis," diye fısıldadı Kenan, hemen arkasında durarak. Sırtındaki sekiz gölge mızrağı, kapı açıldığı salise Ege'yi delik deşik etmek için sessizce gerildi. "Acını dindir."

Ege derin bir nefes aldı. Sırtı hala Kenan'a dönüktü.

"Biliyor musun Hoca," dedi Ege. Sesindeki o titrek, can çekişen ton bir anda kaybolmuş, yerini buz gibi, pürüzsüz bir sakinlik almıştı. "Bugün okulda bana çok önemli bir ders verdin."

Kenan'ın kaşları çatıldı. Sırtındaki gölge mızrakları tehditkar bir şekilde titredi. "Konuşmayı bırak ve elini mühre bas!"

"Bana gücümü bir çekiç gibi değil, bir neşter gibi kullanmamı söylemiştin," diye devam etti Ege, kapüşonlusunun cebindeki sol elini yavaşça dışarı çıkarırken. "Ama bence bir silahı ne zaman neşter, ne zaman balyoz yapacağını bilmek asıl ustalıktır."

Ege hızla arkasına döndü ve sol kolunun yenini dirseğine kadar sıyırdı.

Karanlık avlunun içinde, Ege'nin sol bileğini saran o Kan Mührü, kor kırmızısı ve zifiri siyah halkalar halinde kör edici bir ışıkla parladı. On beş parazitin sıkıştırılmış, kaynayan kan büyüsü bileğinin içinde küçük bir güneş gibi atıyordu.

Kenan'ın gözleri dehşetle irileşti. Yılların Gölge Ustası, karşısındaki manzarayı gördüğü an kanının donduğunu hissetti. "Sen... Zehri mühürledin mi?! Bu imkansız!"

"Senin zehrin, Hoca," dedi Ege, gözleri tamamen zifiri karanlığa bürünürken. "Ben sadece paketledim. Şimdi iade ediyorum!"

Ege, sağ eliyle sol bileğindeki o siyah gölge kelepçesini tuttu ve zihnindeki Gölge ile aynı anda kükreyerek mührü kendi eliyle kırdı.

Sol kolunu doğrudan üç metre önündeki Kenan'a ve arkasındaki otuz tarikat üyesine doğru savurdu.

BOOOOM!

Ege'nin bileğinde sıkışmış olan on beş kan büyüsü parazitinin enerjisi, zifiri siyah gölge ateşiyle birleşerek devasa, kızıl-siyah bir şok dalgası halinde patladı.

Bu bir neşter değildi. Bu, önüne çıkan her şeyi dümdüz eden bir top atışıydı.

Kızıl-siyah alev dalgası avluyu boydan boya süpürdü. En öndeki on tarikat üyesi daha çığlık bile atamadan duvara çarpıp bilincini kaybetti. Kenan, üzerine gelen kendi lanetli enerjisini durdurmak için sırtındaki sekiz gölge mızrağını önünde bir kalkan gibi birleştirdi.

Ancak bu enerji kendi kan büyüsüydü; gölge kalkanlarını asit gibi eritti!

Patlamanın şiddetiyle Kenan'ın gölge uzuvları tuzla buz olurken, Gölge Ustası göğsünden aldığı darbeyle ayakları yerden kesilerek metrelerce geriye, çamurlu suyun içine savruldu.

"Şimdi!" diye gürledi yukarıdaki karanlıktan Salih Usta'nın sesi.

Avlunun yüksek kaya çıkıntılarından aşağıya bembeyaz ışık saçan üç adet ses ve ışık bombası düştü. ÇAT! ÇAT! ÇAT!

Karanlığa alışmış olan tarikat üyeleri kör edici beyaz ışıkla neye uğradıklarını şaşırırken, Mira yukarıdaki iskeleden bir ölüm meleği gibi aşağı süzüldü. Elindeki çift Karataş hançeri karanlıkta kızıl şimşekler çakarak iki tarikatçıyı anında yere serdi. Hemen arkasından halatla inen Salih Usta, elindeki rünlü demir asayı yere vurarak çamurlu suyu elektriklendiren bir şok dalgasıyla beş müridi daha saf dışı bıraktı. Can ise yukarıdaki boruların arasından sapanla fırlattığı gümüş tozlu kapsüllerle okçuların nişan almasını engelliyordu.

Ege, patlamanın dumanları arasından fırladı.

Hedefi tarikat üyeleri değildi. Çamurlu suyun içinde öksürerek doğrulmaya çalışan, cübbesi parçalanmış ve göğsü yanmış olan Kenan'dı.

Ege, Gölge Adımı ile zemindeki karanlığa daldı ve saniyesinde Kenan'ın tam tepesinde belirdi. Sağ elinde katılaştırdığı devasa gölge kılıcını, Kenan'ın işini tamamen bitirmek için yukarıdan aşağıya doğru indirdi.

"Geber!" diye kükredi Ege.

Ancak ölümle burun buruna gelen Kenan, gözlerinde delice bir parıltıyla sargılı iki elini birbirine çarptı. Bileklerindeki kanlı sargılar patladı; adam kendi kırık kemiklerini ve son yaşam enerjisini feda ederek yerdeki çamurlu suyun içinden devasa, kanlı bir gölge mızrağı yükseltti.

Ege'nin kılıcı ile Kenan'ın kanlı mızrağı havada çarpıştı.

Ortaya çıkan basınç Ege'yi geriye savururken, Kenan bu son fırsatı kaçırmadı. Ege'yle savaşmak yerine, çarpışmanın ivmesini kullanarak kendisini geriye, doğrudan Ana Mahzen'in kapısına doğru fırlattı.

Ama kapıyı açacak olan kendi kanı değildi.

Kenan, az önce Ege'nin gölge kılıcıyla çarpışırken, havada uçuşan ve Ege'nin mührü kırdığı sol bileğinden sızan birkaç damla Varis kanını, kendi gölge ipiyle havada yakalamıştı!

"Çok geç, Varis!" diye haykırdı Kenan, ağzından kanlar saçarak. Havada tuttuğu o birkaç damla Ege'nin kanını, devasa kapının ortasındaki oyuğa hızla çarptı.

Ege'nin kanı kadim taşa değdiği salise, yeraltındaki tüm sesler kesildi.

Zaman durdu.

On metrelik devasa siyah kapının üzerindeki binlerce rün, aynı anda kör edici, morumsu siyah bir ışıkla parladı. Yerin altından, sanki dünyanın kalbi yeniden atmaya başlamış gibi derin, kulakları sağır eden bir GÜM sesi geldi.

Kapının ortasındaki devasa taş kilitler, bin yıllık uykularından uyanarak ağır ağır dönmeye başladı.

"Hayır!" diye bağırdı Salih Usta, müritleri savuşturup kapıya doğru koşarken. "Kapı açılıyor! Ege, onu durdur!"

Devasa kapının iki kanadı, yeri göğü inleten bir taş gıcırtısıyla aralanmaya başladı. İçeriden dışarıya, avlunun havasını anında donduran, saf ve mutlak bir karanlık sızdı.

Yaralı halde kapının dibinde duran Kenan, aralanan kapıdan sızan o mutlak güce bakarak zaferle güldü ve kendisini açılan yarıktan içeriye, Ana Mahzen'in karanlığına attı.

Ege bir saniye bile düşünmedi. Mira'nın "Ege, bekle!" çığlığını duymazdan gelerek, kapının kanatları tekrar kapanmadan hemen önce Gölge Adımı'nı kullandı ve Kenan'ın peşinden o bin yıllık zifiri karanlığın içine daldı.