Kenan'ın ayaklarının altındaki taşlar çatlarken, dehlizin içindeki hava bir anda vakumlanmış gibi ağırlaştı. Ege kollarını açıp adamın üzerindeki karanlığı da tıpkı az önceki gölge tazıları gibi kendi içine çekmeye hazırlandı.
Ancak Kenan aynı hataya iki kez düşecek bir amatör değildi.
Ege'nin niyetini okuyan Gölge Ustası, kollarındaki sıvı karanlığı fırlatmak yerine kendi etine ve kemiklerine doğru sıkıştırdı. Gölgeler adamın ön kollarında zifiri siyah, metalik birer zırh gibi katılaştı ve parmak uçlarında on santimlik jilet keskinliğinde pençelere dönüştü.
"Gölgemi uzaktan yutabilirsin çocuk," dedi Kenan, dizlerini hafifçe bükerek. "Peki ya o gölge doğrudan gırtlağını parçalarken?"
Kenan olduğu yerden kayboldu.
Adam ışınlanmamıştı; bacak kaslarını karanlığın gücüyle öyle korkunç bir hızla ateşlemişti ki, dar tünelde sadece siyah bir bulanıklık olarak göründü. Ege daha gözünü bile kırpamadan Kenan tam önünde belirdi ve zırhlı yumruğunu Ege'nin karın boşluğuna indirdi.
GÜM!
Darbenin şiddetiyle Ege'nin ciğerlerindeki bütün hava boşaldı. Gölgeleri emmeye fırsat bile bulamadan ayakları yerden kesildi ve sırtüstü uçarak arkadaki antik su kanalının taş kemerine çarptı.
"Ege!" diye bağırdı Mira.
Genç kız anında ileri atılıp çift hançeriyle Kenan'ın boynunu hedefleyen çapraz bir kesik savurdu. Kenan başını milimetrik bir açıyla geriye yatırarak Karataş çeliğinden sıyrıldı, sol elinin tersiyle Mira'nın bileğine vurup onu duvara savurdu.
"Can, müdürü al ve kanaldan aşağı koş!" diye kükredi Ege, ağzındaki kanı tükürüp ayağa kalkarken. "Sakın arkana bakma!"
Can ikiletmedi. Titreyen okul müdürünü kolundan yakaladığı gibi su kanalının eğimli, yosun tutmuş taş zemininden aşağı doğru sürüklemeye başladı. Mira ve Ege de birbirlerine destek olarak hızla geriye çekilip karanlık suya atladılar.
Antik su kanalı, yeraltının daha da derinlerine inen dar ve basık bir geçitti. Yukarıdaki fırtınanın yağmur suları mazgallardan buraya akıyor, bileklerine kadar gelen buz gibi, çamurlu bir akıntı oluşturuyordu. Su şapırtıları ve kesik nefes alışverişleri dar duvarlarda yankılanırken, arkalarından gelen tek bir ses vardı: Kenan'ın sakin, telaşsız adım sesleri.
Adam koşma zahmetine bile girmiyordu. Bir ölüm meleği gibi peşlerinden yürüyordu.
Beş dakikalık nefes kesici bir kaçışın ardından, dar kanal aniden genişledi ve kendilerini devasa, kubbeli bir yeraltı mekanında buldular.
Burası kasabanın eski limanının tam altında yer alan antik Batık Sarnıç'tı.
Yarısı karanlık sulara gömülmüş onlarca mermer sütun, devasa bir yeraltı ormanı gibi yükseliyordu. Sarnıcın yirmi metre yukarısındaki tavanda bulunan paslı demir mazgallardan içeriye bardaktan boşanırcasına yağmur suyu ve sokak lambalarının cılız, sarı ışıkları süzülüyordu. Sarnıcın diğer ucunda ise denize açılan kalın demir parmaklıklı tahliye kapakları ve tavana çıkan paslı bir bakım merdiveni vardı.
"Merdiven orada!" diye bağırdı Can, beline kadar gelen suya girip müdürü merdivene doğru iterken. "Çık, çabuk çık!"
Müdür can havliyle paslı basamaklara tırmanmaya başladı. Can da hemen arkasından merdivene tutunduğu an, sarnıcın girişindeki karanlık su aniden ikiye yarıldı.
Kenan, arkasında bıraktığı kırk tarikat üyesine ihtiyaç duymadan sarnıca adım attı. Ayakkabıları suya değdiği an, beline kadar gelmesi gereken suyun yüzeyinde, gölgelerin oluşturduğu ince bir tabakanın üzerinde batmadan yürümeye başladı.
"Güzel bir mezar seçtiniz," dedi Kenan. Sesi, yağmur sularının şırıltısını bastırıyordu. "Sarnıcın bu kısmı yüzyıllardır kullanılmıyor. Cesetleriniz şişip balık yemi olduğunda kimse ruhunuzu bile duymayacak."
Mira ve Ege, suyun içinde sırtlarını merdivene vererek Can'ın önünde etten bir duvar ördüler.
"Can, yukarı çık ve kapağı içeriden aç!" dedi Mira, hançerlerini sıkıca kavrayarak. "Biz onu tutacağız."
"Sizi burada bırakamam!"
"Çık dedim Can!" diye bağırdı Ege.
Can dişlerini sıkarak yukarı tırmanmaya başladı. Kenan ise başını hafifçe yana eğip alaycı bir ifadeyle onları süzdü. "Çok dokunaklı. Ama ders bitti."
Kenan suyun yüzeyinden bir mermi gibi fırladı.
Bu kez hedefi doğrudan Mira'ydı. Küller tarikatının en büyük düşmanı olan Muhafız soyunu burada bitirmeye kararlıydı. Mira, üzerine gelen siyah fırtınayı karşılamak için hançerlerini kaldırdı.
ÇINNN!
Kenan'ın gölge zırhlı pençeleri ile Mira'nın kızıl rünlü hançerleri çarpıştığında, karanlık sarnıçta kıvılcımlar saçıldı. Mira inanılmaz bir çeviklikle Kenan'ın ilk üç darbesini savuşturdu, suyun içinde dönerek adamın diz kapağına sert bir tekme çıkardı. Ancak Kenan'ın bacaklarını saran gölge zırhı darbeyi emdi. Kenan, boşta kalan eliyle Mira'nın boğazını yakaladı ve genç kızı suyun içinden kaldırıp arkasındaki mermer sütuna sertçe çarptı.
Mira'nın ağzından acı dolu bir inilti kaçtı, elindeki hançerlerden biri suya düştü.
"Annen de son anında tam olarak böyle çırpınmıştı," diye tısladı Kenan, sağ elindeki gölge pençelerini Mira'nın kalbine doğru geriye çekerken.
Suyun içinden doğrulmaya çalışan Ege, o sahneyi gördüğü an zaman yavaşladı.
Şimdiye kadar hep kendi içindeki karanlığı dışarı çıkarmaya ya da Kenan'ın fırlattığı başıboş gölgeleri emmeye çalışmıştı. Ama zihnindeki kadim varlığın söylediği o söz kulaklarında yeniden yankılandı:
O gölge onun değil, BİZİM!
Ege, Kenan'ın üzerine koşmadı. Kılıç oluşturmadı. Olduğu yerde durdu, gözlerini tamamen zifiri karanlığa teslim etti ve sağ elini doğrudan Kenan'ın Mira'yı tutan zırhlı koluna doğru uzattı.
İradesini kendi bedenine değil, Kenan'ın kolunu saran o yoğun karanlığa kilitledi.
"Bırak onu!" diye kükredi Ege. Sesinde kendi ergen tonu yoktu; binlerce yıllık bir hükümdarın mutlak emri vardı.
Kenan'ın Mira'nın kalbine saplamak üzere olduğu sağ kolu, havada aniden kaskatı kesildi.
Kenan'ın gözleri şokla irileşti. Kendi iradesiyle şekillendirdiği, yıllardır hükmettiği kolundaki gölge zırhı titremeye başladı. Zırhın üzerindeki siyahlık, Kenan'ın kontrolünden çıkıp dikenli bir sarmaşık gibi tersine döndü ve Kenan'ın kendi etine saplandı.
"Ne... Ne yapıyorsun?!" diye hırladı Kenan, yüzü acı ve inanamazlıkla kasılırken. Kendi gölgesi, İlk Mühür'ün Varis'inden gelen emre itaat ederek efendisine ihanet ediyordu.
Ege dişlerini sıktı, burnundan siyah kan sızmaya başladı. Kenan gibi bir ustanın iradesini ezmek beynini eritiyor gibiydi ama durmadı. Elini sertçe yumruk yaptı.
ÇAT!
Kenan'ın sağ kolunu saran gölge zırhı, adamın kendi bilek kemiğini çatlatarak patladı. Kenan acıyla bağırarak geriye tökezledi ve Mira'yı bıraktı.
Suya düşen Mira, nefes bile almadan yerdeki diğer hançerini kaptı ve dönerek Kenan'ın yüzüne doğru savurdu. Kenan son anda başını çekse de, Karataş hançeri adamın sol yanağını boydan boya derinlemesine yardı. Siyahımsı bir kan sarnıcın suyuna damladı.
"Seni küçük piç!" diye kükredi Kenan, elini kanayan yüzüne bastırarak. O kusursuz, centilmen maskesi tamamen parçalanmıştı. Karşılarında artık sadece deliye dönmüş bir canavar vardı.
"Ege, sütunlar!" diye bağırdı yukarıdaki merdivenin başından Can. Rögar kapağını açmış, yağmurun altından aşağıya bakıyordu. "Sarnıcın tavanı zaten çatlak, sütunu yık!"
Ege, Kenan'dan kopardığı o devasa karanlık enerjisini kendi kollarında topladı. Kenan'ı şu an burada öldüremezlerdi; adam yaralı bir kurt gibi her an sarnıcı başlarına yıkabilirdi.
Ege, tüm gücünü birleştirerek sarnıcın tam ortasındaki, tavanın ana yükünü taşıyan çatlak mermer sütuna iki eliyle birden vurdu.
Gölgelerin oluşturduğu balyoz etkisiyle asırlık mermer sütun tuzla buz oldu.
Tavandan kulakları sağır eden bir çatırtı koptu. Sarnıcın kubbesi çökerken, yukarıdaki caddenin yağmur suyu kanalları ve denize bağlı eski bent duvarı büyük bir patlamayla yarıldı. Tonlarca ağırlığındaki kaya parçaları ve azgın deniz suyu, devasa bir şelale gibi Kenan ile bizimkilerin arasına yıkıldı.
"Bu iş bitmedi Varis!" diye bağırdı Kenan, üzerine yıkılan tonlarca suyun ve kayanın gerisinden. Gözleri karanlığın içinde iki kor gibi yanıyordu. "Yarın sabah o okulun kapısından içeri girdiğinde, nefes aldığın her saniyeyi sana zindan edeceğim!"
Devasa taş bloklar suya gömülüp Kenan'ın görüntüsünü tamamen kapatırken, yükselen su dalgası Ege ve Mira'yı merdivene doğru fırlattı. Ege, bilincini kaybetmeden hemen önce Mira'nın belini yakaladı ve son bir gayretle kendilerini paslı merdivenden yukarı, Can'ın uzattığı ellere doğru çekti.
Sarnıç altlarında tamamen çökerken, eski limanın ıslak kaldırımlarına, sağanak yağmurun altına yuvarlandılar.