Karanlıktan korkmayız; karanlığın içindekinden korkarız. İçinde bir şeyin olması düşüncesi bizi delirtir. Bir şey de yoktur aslında.
Ya varsa?
+ İşte sana bahsettiğim yer burasıydı kardeşim.
- Sen korkmadan bu kırsal bölgeye nasıl gelebildin Allah aşkına Hüseyin?
+ Sabah vakti geldim, salak!
+ Tamam, biraz geç kaldım ama bir an önce seni buraya getirmek istiyordum artık sana neden seni buraya getirdiğimi anlatabilirim. Sana bir sürprizim var kardeşim. Birkaç gün önce Kapadokya’nın ilerisindeki bazı mağaralara gittik.
- Gittik?
+Bizim Mehmet vardı ya, benim eski mahalle arkadaşım. Normalde çok korkaktır pek bizim gibi değil ama onu bir şekilde ikna ettim ve mağaralara götürdüm. Gece o mağaraları görmen gerekiyor. Gerçekten insan paranormal şeylerden değil de mağaranın kendisinden korkuyor gibi. Her neyse mağaranın bir bölümünde ilerlerken bir anda bir deprem oldu ve bulunduğumuz yer biraz çöktü.
- NE?
+Sakin ol, biraz çöktü dediysem yani en fazla 1 metre kadar çöktü ama yine de çok korktuk. Allahtan üstümüz değil sadece altımızdaki toprak biraz çöktü, kendimize gelmeye çalışıyorduk ve elimle yerden güç alıp kalkmaya çalışıyordum ki elim bir şeye değdiğini hissettim yeri çok az eşeleyince küçük bir sandık gibi bir şey fark ettim. O kadar düzgünce saklanmıştı ki sana anlatamam kardeşim. Kil gibi bir maddeden yapılmışa benziyordu ancak açma yeri yoktu. Tabii ki o sırada Mehmet çoktan mağaradan dışarıya koşmuştu, salak o kadar korktu ki beni ölüme terk etmeye çoktan hazırdı.
Bu her ne kadar endişe verici olsa bile yine de yaşanan şey Hüseyin’in bir anlığına yüzünü güldürmüştü. Yine de karanlık ve karanlığın içinde bir şey olabileceği korkusu insanın kalbinin rahatlamasına izin vermiyordu.
+Dışarı çıkınca koşa koşa benim arabaya gittik. Her yerimiz toz içindeydi ama gece vakti eve girdiğimizden kimsenin beni duyacağını düşünmemiştim. Olabildiğince sessiz şekilde kapıyı açtım ama sanırım babam uyumamış ve beni beklemiş. Yüzünde hani bilirsin o korkutucu ifadesi vardı. Yine sinirlenince alnında damarın nasıl belirdiğini hatırlıyorsundur herhalde. Biz lisedeyken de ikimiz bir şeyler yaparken yakalanınca mutlaka o damarı fırlardı.
İkisi de bir anlığına güldüler. Başka bir zamanda olsalar daha da fazla gülebilirler ve geçmişten konuşmaya devam edebilirlerdi ancak şu an burada geçmişi yad etmek için orada değillerdi.
- Normal oğlum baban sonuçta eski polisti, hep sertti zaten. Neden emekli olup burada kaldıysa artık Taşları falan çok seviyor herhalde.
+ Evet, olabilir. Neyse konuyu dağıtma! Biraz bana kızdı. 27 yaşında olmasam ve küçük olsam belki orada dövebilir idi beni ama o günlerin geride kaldığını o da biliyordu. Bana biraz laf söyledikten ve onun gibi polis olamadığım için laf çarptırıp içimdeki hep ona karşı olan öfkeyi biraz daha artırdıktan sonra odama geçtim. O sandığımsı şeyi çok iyi saklamıştım ve odama gittiğim gibi onu açmaya çalıştım
ama açılacak bir yeri yoktu, o yüzden sabah olmasını bekledim. Sabah olunca bir bahane bulup evden çıktım ve kimsenin olmadığı bir sokakta onu kırıp açtım. İçinde bir ipe sarılı kağıt vardı parşömen gibi bir şeydi. Hemen açıp ne olduğuna baktım ve o an kardeşim işte o an, neredeyse mutluluktan delirecektim bu bir hazine haritasıydı. Yazılar pek okunmuyordu zaten okuyamadığım da bir dilde yazılmıştı ama yine de “X” her yerde ve her kültürde hazine demektir, yani. Bir kere gündüz vakti buraya geldim biraz kazdım ve en sonunda küreğim bir şeye çarptı hafif çıkartıp baktım ama merak etme tam olarak çıkartıp açmadım sana sakladım, kardeşim. Beraber bakıp, beraber zengin olalım ve buradan kurtulalım istedim. Ben lanet babamdan kurtulayım sen de hayalindeki İzmir'e git ve orada bir hayat kur kendine. Ne dersin?
- Bu şey tehlikeli olmasın biliyorsun definelerin korunduğunu söylerler hani..
+ Sen orasını merak etme gerekirse birkaç dua okuruz.
- Bu işler şakaya gelmez Hüseyin!
+ Of başlama yine Allah aşkına! Arabadan küreği almıştın değil mi?
- Evet şuraya bıraktım al.
Birkaç dakika Hüseyin işaretlemiş olduğu bölgeyi kazdı ve en sonunda tıpkı ilk geldiği seferki gibi sert bir demire vurmuş gibi çınlama sesi duyuldu. Bu sesi duydukları gibi Hüseyin’in gözleri parladı ve Naci'ye baktı. Gözleri sanki altın rengi parlıyordu. Oysa Naci hiç de onun gibi düşünmüyordu. Sesi duyduğu gibi kalbi ve tüm hisleri koşarak buradan kaçmasını uzaklaşmasını söylüyordu. Para ve zenginlik en büyük hayali olmadığı gibi pek ümidi de yoktu. Artık bu definecilik işlerinden ikisi de ilk defa definecilik yapmıyorlardı ama birkaç araştırma ve kazıdan sonra Naci pes etmişti. Oysa Hüseyin’in babasından ve yaşadığı yerden uzaklaşma hırsı ve zengin olma dürtüsü hiç de küçümsenecek kadar az değildi. İçinde volkanlar yanıyordu Hüseyin’in Naci’nin sönmüş hayallerinin küllerine o kadar sinirliydi ki Naci'yi pes etmiş bir korkak olarak görüyordu içten içe ancak ikisi de eski lise arkadaşları ve yılların getirdiği dostluk olduğu için Naci'yi bir çırpıda silememişti işte..
Hüseyin ellerini kazdığı yere sokarak bir vazo çıkarttı. Bu vazo o kadar büyük değildi hemen hemen 20 cm civarındaydı ama genişti alt bölgesi dar gövdesi çok geniş ve ağzına doğru gittikçe daraldığı belliydi ayrıca iki yanında da tutmaya yeri vardı. Hüseyin vazoyu topraktan çıkardığı zaman Naci’nin dikkatini vazonun bir şeyle sarılı olduğu çekti. İkisi de bunun ne olduğunu biliyorlardı. Vazo bakır bir levhaya sarılmıştı o kadar kalın bir şey değildi ama sağlamdı ne için sarıldığını bilmiyorlardı ancak levhanın her tarafında semboller ve işaretler kazılıydı. Bunları görünce anlamlarını bilmediği halde Naci iyice bu vazoyu açmaktan korkmaya başlamıştı ancak bunu şimdilik Hüseyin’e dile getirmedi.
Hüseyin vazonun demir levhasını yanlarına aldıkları aletler ile sökmeye başladı. Birkaç dakika kadar parça parça bakır levhayı söküp attı. Vazo topraktan çıkarıldığından beri hiç konuşmamışlardı. Hüseyin’in hırsı iyice tüm kalbini kaplamıştı. Hatta Naci onun orada olduğunu bile unuttuğuna emindi.
- Hüseyin.
+ Bekle Naci, birkaç parça kaldı. Onları da söküp atayım sonra konuşuruz.
- Yorulduysan ben yapabilirim diyecektim kardeşim zaten toprağı sen kazdın biraz dinlen istersen.
Naci vazoya uzandı ancak Hüseyin hemen vazoyu kendine çekti. Naci bunu çok garip buldu. Yine de arkadaşının kalbini kırmaya niyeti yoktu.
+ Yok, yok Naci ben hallederim. Sen dinlenmene bak hem dönüşte arabayı sen kullanırsın. Bu yüzden dinlenmene bak sen.
Naci iyice arkadaşı için korkmaya başlamıştı Hüseyin asla bu kadar bencil birisi olmamıştı niye şimdi böyle davranıyordu ki? Bu vazo mu onu bu hale getiriyordu diye düşündü Naci. kaç yıllık arkadaşının kalbinin hırs ve bencillik ile kaplandığını kabullenmek istemiyordu. Suçu vazoya atıyordu.
En sonunda vazoyu kaplayan bakır levhayı sökmeyi bitirdiler. İlk defa vazonun kendisini görüyorlardı. Vazo kilden yapılmıştı ancak çok eski olduğu belli oluyordu ama yine de kırılgan bir şey olmadığı belliydi vazo taş gibi sağlamdı. Nasıl bu kadar süre ki artık kaç yıl olduğunu bilmek onlar için mümkün değildi sağlam kalmış olduğunu hiç akıllarından geçirmediler bile sağlam olsun ya da olmasın artık zengin olmuşlardı en azından Hüseyin böyle düşünüyordu.
+ Ve işte kardeşim artık zengin olduğumuzun kanıtı tam ellerimde bulunuyor. Bu şeyi açtığımız zaman içinden kim bilir ne kadar altın çıkacak.
Naci bir anlığına Hüseyin'in sözlerinin etkisinden uzaklaşmış ve vazonun yüzeyini inceleme fırsatı bulmuştu.
Vazo kilden yapılmış gibi duruyordu ve irili ufaklı çatlakları vardı. Ancak bu çatlaklar sadece yüzeyinde idiler ancak vazoyu kırmayı başaramamışlardı. Vazonun üzerinde belli belirsiz yıldırım ve yağmur desenleri vardı. O kadar güzel işlenmişlerdi ki yıllar geçse bile güzelliklerini kaybetmemişler. Silik olmaları vazoyu daha da benzersiz yapıyordu. Vazonun ağzı yuvarlak şeklinde taş gibi bir şeyle kapanmıştı ve üzerinde bir yazı vardı. Bilmedikleri okuyamadıkları bir dildi. Ancak yine de Naci, Hüseyin nasıl açacağını düşünürken hemen bir fotoğrafını çekti. Üzerinde şu yazı vardı: “İLŪ LABĪRŪTI IMTŪTŪ. ŠĀRU LEMNU PARIKMA. PAZUZU IKKAL, IKKALLA. AY IPPETI ŠUMMA KALBA LEMU UŠTEṢṢI.” Ancak anlamını bilecek kadar bilgili değillerdi ve bildikleri hiçbir dile de benzemiyordu. Naci ve Hüseyin birkaç kazıyı beraber yaptıkları için Naci eskiden birkaç dil araştırmış birazını da öğrenmişti. Tabii ki dilleri öğrenmek yerine en çok karşısına çıkan kelimeleri biliyordu ancak yine de bu bilgisi burada onu cahil bırakıyordu. Yine de Naci bunun bir uyarı olduğuna emindi. Bunu bilmek değil
içinde hissediyordu ancak Hüseyin’e bir şey söylemedi; zaten söylese de Hüseyin’in daha sinirleneceğinden ve onu dinlemeyeceğinden emindi. . Hüseyin ise o sırada vazonun şekline üzerine dikkat bile etmemişti sadece içindeki altını istiyordu. Artık buralardan kurtulacaktı ve zengin olacaktı, istediği hayatı yaşayacaktı. En sonunda Hüseyin daha fazla sinirine ve hırsına hakim olamadı ve belinden çıkardığı çekiciyle vazonun üstündeki taşa vurmaya başladı. O kadar gürültülü sesler çıkıyordu ki her bir ses Naci’nin kalbine vuruluyordu sanki. En sonunda Naci daha fazla dayanamadı ve Hüseyin’i uyarmaya çalıştı.
- Hüseyin! Bekle! Belli ki açılmayacak kardeşim bunu burada yapmak zorunda mıyız? Götürelim yarın bir çaresine bakarız.
Hüseyin’e vazoyu bırakalım derse asla kabul etmeyeceğini ve Belki aralarında bir tartışma çıkacağından korktuğu için yanlarında götürmeyi teklif etmişti. Bu sayede arkadaşıyla kavga etmeyecekti. Hem de kalbi ve tüm ruhuyla hissettiği kaçıp gitme dürtüsüne uyup arkadaşını orada bırakmayacaktı; bunu bunu da asla yapamazdı. Kalbini susturdu ve orada kalmayı seçti.
O an bilmese de başka bir şansı olsa Naci o gün orada Hüseyin’i bırakmayı geçin yıllar önce Hüseyin ile arkadaş bile olmamayı seçerdi. Ancak neler olacağını henüz bilmiyordu ve her şey için çok geç olmak üzereydi.
Hüseyin Naci'ye döndü. O kadar sinirli bir bakış attı ki burnundan boğa gibi soluyacak gibiydi. Ancak gözleri hala sapsarı altın hırsıyla kaplıydı. Önüne döndü ve Naci de başını eğdi. Hüseyin tekrar vazoya vurmaya devam etti ve tam o sırada bir yağmur yağmaya başladı. Sanki Hüseyin her vazoya çekiç ile vurduğunda yağmur daha da şiddetleniyordu. Her bir çekiç darbesinde yağmur artıyor neredeyse göğü yırtıyordu kısa bir süre sonra yağmura gök gürültüleri de eşlik etmeye başladı. Naci iyice korkuyordu ve ıslanıyorlardı ama yine de orada arkadaşını yüzüstü bırakmayı kabul etmiyordu. Hüseyin en sonunda öfkeyle bağırdı.
+ Allah belasını versin! Bu lanet vazoyu parçalamak istemiyordum ama lanet olsun altınlarımı almam için kırmam gerekiyorsa yaparım!
Hüseyin bu vazonun içindeki altınların yanı sıra belki hiçbir değeri olmayan o vazodan bile kar edip para kazanmak istiyordu. Naci arkadaşının bu yönüyle ilk defa karşılaşıyordu donup kalmış vazoyu bir anlığına unutmuş şaşırmış şekilde Hüseyin’i izliyordu.
En sonunda iki çekiç darbesi ile Hüseyin vazoyu gövdesinin yan tarafından kırıverdi. İkisinin de gözleri büyüdü zengin olmayı bekliyorlardı bu kadar ıslanmışlardı ve yorulmuşlardı aslında bu yaşadıklarının başlarına geleceklerin yanında devede kulak olduğunu bilselerdi belki günlerce o yağmurda ıslanmayı tercih ederlerdi.
Vazo kırılmıştı ve o bekledikleri an gelmişti, vazonun içinden kilo kilo altın dökülmesini toprağı o kutsal sarı rengiyle doldurmasını bekliyorlardı hatta Hüseyin bundan emindi. Ancak vazonun içinden sadece yüzlerce yıldır orada hapis olan hava çıktı ve o da sağanak yağmura karıştı ve geçmiş bugüne taşındı. Hüseyin kısa bir süre olduğu yerde vazoya bakakaldı, Naci arkadaşına bir şey demeye korkuyordu o yüzden bir süre bekledi ve ardından elini Hüseyin'in omzuna koydu. Ancak Hüseyin bir volkan gibi patladı ve elindeki çekiçle ve kalan tüm gücü, biriktirdiği içinde belki de yıllardan beri biriktirdiği öfkesini orada
saldı vazoya defalarca vurdu. Onu paramparça etti bir taraftan vuruyor bir taraftan bağırıyordu. Naci biraz geri çekildi arkadaşından korkmuştu. Hüseyin iyice yorulup öfkesini kusunca Naciye döndü artık fırtınaya dönmüş yağmurun içinde birbirlerini ancak bağırarak duyabiliyorlardı. Yağmur gitgide daha da artmıştı göz gözü görmüyordu birbirlerini çok zor duyuyorlardı sanki yağmur bedenlerini toprağa bastırıyordu, çok hızlı, çok sert yağıyordu.
- Hüseyin! Gidelim artık!
+ Lanet olsun bu yere de, bu vazoya da! Herkese, hepsine!
- Olan oldu, Hüseyin! Artık yapacak bir şey yok yarın konuşuruz! Gitmezsek bu yağmur bizi buraya gömecek!
Bu cümle ağzından çıktığı anda Naci'nin kalbi ürperdi sanki bir şey hissetmişti. ”Bu yağmur bizi buraya gömecek.” Bir anlığına ruhu dondu. Ancak yine de artık tüm hayalleri çuvallamış yerde oturan bağırmaktan ve hayallerinin yıkıntısı altında kalmış olan arkadaşının kolundan tuttu onu kaldırdı ve peşinden arabaya çekiştiriyordu. Hüseyin'in ise ölüden farkı yoktu. Naci onu nereye sürüklüyorsa gidiyordu; aklı orada, o zamanda değildi.
Bir anda etrafa peşi sıra yıldırımlar düşmeye başladı.
Arkalarına, metrelerce uzağa, önlerine ve anlam veremedikleri başka yerlere peş peşe yıldırımlar çakıyordu. Naci bunun normal mi yoksa başka bir şey mi olduğunu düşünecek durumda değildi tek yapması gereken kendisini ve arkadaşını oradan uzaklaştırmaktı arabaya varabilirlerse buradan
gidebilirlerdi. Ancak bu yıldırım salvosu Hüseyin’i şu ana getirdi. Hüseyin kafasını salladı ve etrafa sular saçıldı hala deli gibi yağmur yağıyordu. Kolunu silkeledi. Bir an bakıştılar ancak Naci arkadaşının kendisine geldiğini anladı ve kolunu bıraktı. Yan yana koşturmaya başladılar ancak koşsalar bile o kadar ağır yağıyordu ki yağmur sanki üzerlerinde yüz kilo ağırlık taşıyormuş gibi hissettiriyordu dahası yerler iyice çamur olmuştu ayakları çamura saplanıyordu ve bu onları daha da yavaşlatıyordu. Şimşekler bir bir etraflarına, uzaklarına değil de onları korkutabilecek kadar da yakınlarına çakıyordu. Bir şeyi uyandırmışlardı belki de serbest bırakmışlardı! Bunların hiçbirinin Naci için şu an önemi yoktu. şu an önemi olan tek şey arabaya ulaşmaktı. Bu yol bir cehennemse araba onları buradan götürebilecek tek çözüm yoluydu. Naci kalan tüm gücüyle koşmaya devam ediyordu, Hüseyin biraz arkasında kalmıştı ancak araları çok da açık değildi. Naci ara ara arkasına bakıyor ve Hüseyin'in hala onu takip edip etmediğini veya orada olduğunu kontrol ediyordu. Araba artık uzakta bile olsa yağmurdan zor açılan gözlerinin zar zor fark edebileceği bir şekilde görünmeye başlamıştı o kadar uzak değillerdi ancak oraya gitmek yağmur ve çamur dolayısıyla her zamankinden daha zordu. Arabaya yaklaştıkça ilerlemeleri daha da zorlaşıyordu sanki her adımlarında yağmur ağırlaşıyor ve çamurda yürüyecek güçleri iyice azalıyordu. Hüseyin en sonunda pes etti ve yere çöktü kalbi hayal kırıklarını zar zor taşıyordu ancak bedeni hiçbir şeyi daha fazla taşımak istemiyordu, pes etmişti. Naci arkadaşının yere çökme sesini duyar gibi olunca arkasına baktı ve Hüseyin’i yerde dizlerinin üstünde oturur şekilde gördü. Kafası yere çamura o an Hüseyin'in düşüncelerindeki mezarına bakıyordu. Naci arkadaşının yanına yaklaştı ve ona gitmeleri gerektiğini hatırlattı. Hüseyin de bunun farkındaydı ancak devam edecek gücü kendinde bulamıyordu. Naci yaşadıkları yerden gitmekten nasıl pes etmişse Hüseyin de aynı hislerle ve ümitsizlikle
hayatından vazgeçmişti. Hüseyin biraz daha zayıfça olduğundan Naci tüm gücüyle arkadaşının koluna girdi ve onu zorla ayağa kaldırdı. Hüseyin yere o kadar hafif o kadar isteksiz basıyordu ki Naci kolundan çıksa yere düşecekti. Naci arkadaşını orada bırakmamaya kararlıydı ancak orada ölmeye de niyeti yoktu arkadaşını kucağına aldı. Hüseyin bunun farkında bile değildi boş gözlerle bakıyordu. Boş soğuk ölümü kabullenmiş mavi gözlerle. Ancak Naci'nin ruhu ve kalbi hala pes etmemişti, az da olsa içindeki ateş yanmaya devam ediyordu ve bu yağmur bile onu söndürmeye yetmeyecekti, buna emindi. Arabaya doğru kalan gücüyle yürümeye başladı Hüseyin kucağında o kadar hafif geliyordu ki sanki arkadaşını değil bir iskeleti taşıyordu boş bir bedeni taşıyor gibiydi. Arabaya iyice yaklaşmışlardı neredeyse beş metre kadar mesafe kalmıştı, iyice yorulan ve gücü tükenen Naci arabaya yaklaşmış olmalarının verdiği hırs ve yaşama ümidi ile var gücüyle ilerlemeye çalışıyordu ara ara kucağındaki arkadaşına bakıyordu ancak Hüseyin'in ruhu çıkmış bir bedenden farksızdı.
O yağmura teslim olmuştu, yağmurun kalbinin ateşini söndürmesine izin vermişti.
Naci arabaya kalan son gücüyle ulaştı ve hemen arka kapıyı açıp arkadaşını yerleştirdi, hemen kapıyı kapattı. Artık arkadaşını güvenli bir yere koyduğu için kendisini ayakta tutmasına gerek kalmamıştı ki buna gücü de yoktu, bu macerada içinde olduğunu bilmediği cesaret ve güçlü insan maskesini takmaktan o kadar yorgundu ki kendini dizlerinin üstüne bıraktı iki eliyle arabaya tutunarak biraz doğruldu ve arabanın şoför tarafına doğru arabaya tutunarak ilerledi tutunmamış olsa yere düşecekti hiç gücü kalmamıştı yüreğindeki ateş sönmek üzere olduğunu hissediyordu. Yine de bir şekilde kendini arabaya attı ve bir süre gözlerini kapattı. Dışarıda arabaya saldıran yağmurun sesini dinledi, gök gürültüleri yağmurun ve onların cenazelerinin müziğini çalıyor gibi gelmeye başlamıştı. O anda Naci gözlerini açtı ve Göz ucuyla arabanın dikiz aynasına bir süre baktı ancak ne kadar bakarsa baksın kendisine geri bakan yüzü asla tanıyamadı karanlıktan, yağmurdan ve ölümden geçmişti ancak artık kendisine geri bakan kişi kendisi değil gibi hissediyordu karanlığa bakmış ve artık onun içindeki şeylerden biri olmuş gibi hissediyordu ve bir anda önünde çarpan bir şimşeği gördü, her yer bembeyaz olmuştu. Tüm ağırlığının o an alındığını
sanki artık kendisini tutmasına gerek olmadığını hissetti ve Naci kendini o hisse teslim etti. Gevşedi, yağmur gibiydi artık, sıcak bir günde kısa bir süre yağan zararsız sadece ferahlatıcı yağmur gibi, ölüm gibi, hafif. Bedeninin yorgunluğundan, ağırlığından kurtulmuş bedeninin zincirlerini kırmış ve yağmurun bir parçası olmuş gibi, özgürdü artık.
- Ölüm… Ölüm böyle… böyle bir his mi? Özgürlük gibi… Yağmur gibi, hüzünlü ve kederli ancak bir o kadar sade bir o kadar…
Gerçek.