Gece yarısı Ortakent'in üzerine çöktüğünde, malikanenin arkasındaki cam duvarlı, egzotik bitkilerle dolu kış bahçesinde ağır, nemli bir toprak kokusu hakimdi. Bade, dışarıdaki Ege rüzgarının camlara vuran uğultusunu dinleyerek orkide saksılarının arasında duruyordu. Üzerinde yine o siyah ipek sabahlığı vardı.
Karanlığın içinden hiçbir ayak sesi gelmedi. Sadece kış bahçesinin sürgülü cam kapısı, rüzgarın esintisiyle aynı anda, sessizce açılıp kapandı.
Bade arkasını dönmedi. Ensesindeki tüylerin ürperdiğini, o ağır, dondurucu auranın içeriye sızdığını hissetmişti. Yüzündeki o zehirli tebessüm yavaşça genişledi.
"Eserini kontrol etmeye geleceğini biliyordum," dedi Bade, sesini loş kış bahçesinin sessizliğine bırakarak.
Gölgelerin arasından öne çıkan adam, gündüz bahçesinde yaprak tırmıklayan o terli, itaatkar amele değildi. Üzerinde siyah, vücuduna kusursuz oturan kıyafetleri, ellerinde ince deri eldivenleri vardı. Yekta, karanlığın içinden çıkmış bir ilah gibi yavaş adımlarla kadına yaklaştı.
Aralarında sadece bir nefeslik mesafe kaldığında Yekta durdu. Gözleri, Bade'nin yüzünü milim milim taradı. O porselen pürüzsüzlüğünde hiçbir travma, hiçbir korku kırıntısı yoktu. Kocasının cesedini mutfakta bulan sıradan bir kadının dehşeti yerine, yıllardır beklediği zehri nihayet toprağına çekmiş ölümcül bir bitkinin karanlık canlılığı vardı.
"Korkmuyorsun," diye fısıldadı Yekta. Ses tonu bir bıçak kadar keskin ama kadifemsiydi. "Senin için yarattığım bu boşluk, seni ürkütmüyor."
Bade yavaşça arkasını döndü ve Yekta'nın o dipsiz, ölü gözlerinin tam içine baktı. Gözlerini kaçırmadı. "Korku, çürümeye yüz tutmuş zayıfların hissettiği bir şeydir. Sen benim çürümemi durdurdun. O kaba, iğrenç yabani otu kökünden söktün." Sağ elini yavaşça kaldırıp, geceliğinin cebinden çıkardığı o kusursuz, kehribar rengi macun damlasını işaret ve başparmağı arasında Yekta'ya gösterdi. "Mührünü aldım, bahçıvan."
Yekta'nın içindeki o narsist sanatçı, karşısındaki bu tabloya bakarken tarifsiz bir hazla sarsıldı. Bade sadece kurtarılmış bir eser değildi; o, Yekta'nın cinayetlerini anlayan, onu takdir eden ve onunla aynı frekansta nefes alan kusursuz bir suç ortağıydı.
Yekta eldivenli elini yavaşça kaldırdı. Parmak uçları, Bade'nin çenesinin altından başlayarak boynunun o pürüzsüz kavisinde usulca gezindi. Bade gözlerini kapatıp bu soğuk temasa izin verdi. Aralarındaki çekim romantik ya da insani değildi; bir heykeltıraşın mermerine, bir katilin şaheserine dokunması gibi hastalıklı ve kutsaldı.
Ancak Yekta'nın parmakları, Bade'nin şahdamarının hemen üzerinde duraksadı.
Yekta'nın gözlerindeki o haz dolu ifade aniden silindi, yerini karanlık bir fırtınaya bıraktı. Bade'nin boynunda, pürüzsüz teninin üzerinde taze, kırmızımtırak bir parmak izi vardı. Biri onun kusursuz orkidesini sıkmış, o beyaz tuvale zorla dokunmuştu.
"Kim dokundu sana?" diye sordu Yekta, sesi birden otağına girilmiş bir yırtıcının hırıltısına dönüşmüştü.
Bade gözlerini açtı. Yekta'nın öfkesi onu zerre kadar korkutmamıştı; aksine, bu öfkeyi kendi silahı olarak kullanmaktan büyük bir zevk alıyordu.
"Siyah deri ceketli, omzundan kan sızan, yorgun gözlü bir kadın," dedi Bade, Yekta'nın yüzüne yaklaşarak. "Bana, senin aslında kim olduğunu söyledi. Senin beni bu kehribarın içine gömeceğini, nefesimi keseceğini... Sonra da ikimizi birden aynı toprağa gömeceğini fısıldadı."
Yekta'nın çenesi kasıldı. Aylin.
İzmir'deki o kural tanımaz avcı, Yekta'nın mabedinden sonra şimdi de en değerli eserine dokunmaya cüret etmişti. Yekta, cebindeki o cam slaytın içindeki kanlı deri parçasını hatırladı. Aylin sadece bir "yabani ot" değildi; o, Yekta'nın bahçesini tamamen yakıp yıkmak isteyen bir orman yangınıydı.
"O, toprağı tanımayan, estetikten yoksun bir böcek," dedi Yekta, parmağını Aylin'in Bade'nin boynunda bıraktığı o kızarıklığın üzerinde gezdirirken. "Ama merak etme. Onun o kirli siyah derisini lime lime edeceğim. Kanıyla bu kış bahçesindeki bütün orkideleri sulayacağım."
Bade, Yekta'nın eldivenli elini tuttu ve kendi dudaklarına götürdü. "Onu yok et," diye fısıldadı zehirli bir gülümsemeyle. "Bu bahçede sadece ikimiz kalana kadar... Onu buda."
Sıcak kış bahçesinin içinde, iki hastalıklı zihin kusursuz bir ittifak kurmuştu. Kanlı Hilal, Bodrum'un sahte cennetinde artık tek başına parlamıyordu; gecenin karanlığında ona eşlik eden zehirli bir sarmaşık da vardı.