Kalevra’da gecenin son saatleri, şafak sökmeden hemen önce gündüz olduğundan çok daha sessiz görünürdü. Fakat bu sessizlik, şehrin uyuduğu anlamına gelmezdi. Limana yakın sokaklarda erken vardiyaya hazırlanan işçiler ve kimsenin dikkatini çekmek istemeyen insanlar, alaca karanlığın içinde kendi yollarına devam ederdi.
Marek Draven’ın atölyesinin üst katındaysa saatlerdir süren sessizliği bozan tek şey, binanın eski ahşaplarının ara sıra çıkardığı seslerdi.
Elena Moretti, yatağında yüzü duvara dönük yatıyordu. Üzerindeki ince örtüyü omuzlarına kadar çekmişti. Son birkaç gündür yaşadıkları zihnini yormuştu. Dosya 41, Viktor Sorel’in tehditleri, Luca’nın kendisinden sakladığı şeyler… Hepsi birbirine karışmıştı.
Uyumadan önce kendisine verdiği bir söz vardı: Sabah olduğunda Luca’yla konuşacak, ne biliyorsa öğrenmeden bu işin peşini bırakmayacaktı. Fakat o sabah güneşin doğmasını bekleyemeyecekti. Önce belli belirsiz bir ses duydu. Metal bir şeyin başka bir metale çarpmasına benzeyen kısa, keskin bir sesti bu. Elena gözlerini açtı.
Bir süre hareket etmeden yattı. Uykunun ağırlığı hâlâ üzerindeydi. Sesin rüyasının bir parçası olduğunu düşündü. Ardından alt kattan bir başka ses geldi. Bu kez daha netti. Sonra bir kapının kapandığını duydu. Elena başını kaldırdı.
Luca’nın bulunduğu odanın kapısı açıktı. Koridorun karanlığında kimse görünmüyordu. Birkaç saniye yalnızca dinledi. Ardından yataktan kalktı ve çıplak ayaklarıyla pencereye doğru yürüdü. Perdeyi araladığında sokak lambalarının solgun ışığı kaldırıma düşüyordu. Ve kaldırımın karşısında koyu renkli bir otomobil duruyordu. Elena’nın uykusu bir anda dağıldı. O otomobili tanıyordu.
Daha doğrusu, otomobilin kendisini değil, daha önce gördüğü siluetini hatırlıyordu. Adrian’ın dükkânının yakınında, uzaktan izleyen o koyu renkli araç… O gün üzerinde pek durmamıştı. Kalevra’da benzer otomobillerden onlarcası vardı. Fakat son yaşananlardan sonra hiçbir ayrıntı ona sıradan görünmüyordu.
Otomobilin farları kapalıydı. Camları karanlıktı. İçinde biri olup olmadığını anlamak mümkün değildi. Elena perdeyi biraz daha araladı. Tam o sırada Luca’nın aşağıya indiğini duydu. Bir basamak gıcırdadı. Ardından başka bir basamak…
Elena’nın aklına ilk gelen şey, metalik sesin otomobille ilgili olduğuydu. Luca onu görmüş, belki de arabanın yanına gitmişti. Belki birisi atölyeye yaklaşmıştı. Belki de Luca, kendisine hiçbir şey söylemeden yine tehlikenin içine yürüyordu. Bu düşünceyle birlikte korkusu büyüdü. “Luca…” diye fısıldadı. Cevap gelmedi.
Üzerindeki hırkayı ve ince ayakkabılarını aceleyle giydi; ev terlikleri ise duvar dibinde kaldı. Kapıyı açıp koridora çıktığında aşağıdan boğuk sesler ve alçak konuşmalar işitti. Elena merdivenlere yöneldi.
Aşağıya yaklaştıkça kalbi daha hızlı atmaya başladı. Merdivenlerin sonuna geldiğinde duvarın arkasından dikkatlice baktı.
Atölyenin loş ışığı altında iki insan silueti duruyordu. Biri kapıya yakındı, diğeri ise çalışma tezgâhının gölgesindeydi. Seçebildiği kadarıyla adamlardan birinin elinde sopaya benzer bir tahta parçası, diğerinin elindeyse parlayan bir metal nesne vardı.
Elena nefesini tuttu. Uykudan yeni uyanmış olması ve karanlık, merdiven altındaki kişilerin yüzlerini seçmesini imkânsız kılıyordu. Tam o sırada aşağıdan boğuk, kesik bir fısıltı yükseldi; yalnızca “Viktor…” adını ve “Dışarıdaki araba bütün gece bekledi…” kelimelerini seçebildi.
Elena’nın kanı çekildi. Duyduğu yarım yamalak cümleyi yanlış anlamış, aşağıdaki iki silahlı silueti Viktor’un atölyeye sızan adamları sanmıştı. Üst kattaki odada Luca’yı göremeyince, kardeşinin çoktan yakalandığına ya da tehlikenin ortasında kaldığına inandı.
Merdivenlerden aşağı inerse doğrudan onların kucağına düşecekti. Sadece kaçmak değil, zarftaki fotoğrafta gördüğü nakliye şirketinin izini bizzat sürüp Luca’yı kurtaracak kanıtı bulmak için geri çekildi. Tam o sırada gözleri arka rafa takıldı. Rafın altındaki eski kutuların arkasında paslı bir metal levha duruyordu; kenarından serin bir hava sızıyordu.
Burası dışarıya açılan eski bir servis yolu olabilirdi. Merdivenlerin başındaki iki adama görünmeden çıkabileceği başka hiçbir yer yoktu. Öndeki kutuyu tutup sessizce kenara çekti.
İlk denemesinde kutu neredeyse hiç hareket etmedi. Zeminde ağır bir sürtünme sesi çıkardı. Elena irkilip durdu ve aşağıya baktı. Seslerin kesilip kesilmediğini anlamaya çalıştı. Bir süre bekledi. Kimse gelmedi.
Bu kez daha dikkatli davranarak kutuyu biraz daha çekti ve arkasındaki metal levhayı hafifçe araladı. Yoğun bir toz bulutu havaya kalktı. Öksürmemek için ağzını hırkasının koluyla kapattı. Aralığın içinden soğuk hava geliyordu. Elena karanlığa baktı. “Harika,” diye mırıldandı. “Bir de burası eksikti.”
Korkusunu bastırmak için kendisiyle alay ediyordu. Bu, çocukluğundan beri yaptığı bir şeydi. Korktuğunu kabul etmektense öfkelenmeyi tercih ederdi. Metal levhayı sıyrılıp geçebileceği kadar araladı ve dar açıklığa girdi.
İçerisi beklediğinden daha dardı. Duvarlardan biri pürüzlü taştan, diğeri eski tahtalardan oluşuyordu. Birkaç adım ilerledikten sonra başını eğmek zorunda kaldı. Hırkasının kolu duvardaki çıkıntılardan birine sürtündü. Arkasından belli belirsiz bir ses geldi. Elena durdu. Birisi onu fark etmiş olabilir miydi? Nefesini tuttu ve dinledi. Ses tekrarlanmadı.
Yürümeye devam etti. Geçidin zemini düzensizdi. Bir yerde ayağı eski bir tahta parçasına takıldı ancak duvara tutunarak dengesini korudu. Sonra hırkasının arkasından kısa bir çekilme hissetti. Kumaş bir yere takılmıştı. Elena kurtulmak için hızla çekildi. Küçük, sert bir çıtırtı duydu.
Hırkasındaki düğmelerden biri kopup karanlık zemine düştü. Elena bunu fark etmedi bile. Düğme, ayaklarının gerisinde, tozların arasına yuvarlandı. Şu anda tek istediği dışarı çıkmaktı. Geçit birkaç metre sonra dar bir kapıya ulaşıyordu. Kapının altından şafak öncesinin soluk ışığı sızıyordu. Elena kapıyı itti. Hareket etmedi.
Bir kez daha denedi. Ahşap, taş zemine sürtünerek gıcırdadı. Kapının öbür tarafında bir şeyin sıkışmış olduğunu düşündü. Bütün gücüyle yüklenmek yerine önce kenarlarını yokladı. Sonunda kapı
ağır ağır aralandı. Elena kendisini şafak öncesinin soğuk ve sisli havasına attı.
Arkasındaki geçit, atölyenin arka tarafındaki dar bir sokağa açılıyordu. Burada sokak lambası yoktu. Yalnızca uzaktaki ana caddeden gelen solgun ışık, duvarların üst kenarlarını belli belirsiz aydınlatıyordu. Elena derin bir nefes aldı. Bir an için kurtulduğunu düşündü. Sonra koyu renkli otomobili hatırladı.
Sokağın ağzına doğru ilerledi. Duvarın kenarından başını uzattığında otomobili hâlâ aynı yerde gördü. Motoru çalışmıyordu. Farları kapalıydı. Fakat şimdi bir şey daha fark etmişti. Atölyenin ön tarafında kimse görünmüyordu. Luca nerede olabilirdi?
Elena’nın içini yeniden korku kapladı. Birkaç adım daha attı, ardından aniden durdu.
Zarf.
Kahverengi zarftaki belgeler atölyede kalmıştı. Yine de ikinci fotoğraftaki eski nakliye şirketinin adresini ve listedeki kodları dün kendi not defterine geçirmişti; defter cebindeydi. Kendi başına limana inip gerçeği öğrenebilirdi. Ancak önce içerideki tehlikeden emin olmak için arkasına döndü.
Çıktığı gizli geçidin ahşap kapağı hâlâ aralıktı. İsterse aynı dar tünelden geri dönebilirdi. Fakat içerideki o iki siluetin kim olduğunu bilmiyordu; geri dönerse doğrudan onların eline düşebilirdi. Karar vermeye çalışırken sokağın öbür ucundan sakin bir ayak sesi geldi. Elena başını çevirdi. Bir adam, gölgelerin arasından çıkıp ona doğru yürüyordu.
Uzun boyluydu. Üzerinde koyu renkli bir palto vardı. Yüzünün bir kısmı karanlıkta kalıyordu. Yürüyüşü sakindi; sanki orada bulunması
son derece doğalmış gibi davranıyordu. Elena geri çekildi. “Orada durun.” Adam durmadı.
“Beni duydunuz mu?” dedi Elena. “Yaklaşmayın.”
Adam birkaç adım daha attıktan sonra yavaşladı.
“Yardım etmek istiyorum,” dedi.
Sesi sakindi. Fazla sakindi. Elena onun yüzünü görmeye çalıştı. “Neye yardım edeceksiniz?”
“Burada tek başına ne yaptığını anlamaya.”
“Bu sizi ilgilendirmez.”
Adamın başı hafifçe yana eğildi. Elena, bu hareketin merak mı yoksa eğlenme mi ifade ettiğini anlayamadı.
“Belki de haklısın,” dedi adam. “Ama bu sokakta bulunman pek akıllıca değil.”
“Bunu ben de biliyorum.”
“Öyleyse neden buradasın?”
Elena cevap vermedi. Adamın bakışları kısa bir an için duvarın dibindeki aralık geçit kapağına kaydı, sonra yeniden Elena’ya döndü.
“Birileri seni arıyor olabilir.”
Elena’nın yüzündeki ifade değişti. “Kim?” Adam doğrudan cevap vermedi. “Bunu burada konuşmamız gerekmiyor.”
Elena bir adım daha geri çekildi. İçinde bir şey, bu adamdan uzaklaşması gerektiğini söylüyordu. Fakat zihni yorgundu, korkusu
düşüncelerinin önüne geçiyordu. Bir an önce Luca’yı bulmak ve Dosya 41’e geri dönmek istiyordu.
“Luca’yı tanıyor musunuz?” diye sordu.
Adamın yüzünde çok kısa süren bir değişiklik oldu. Elena bunu fark etti ama anlamlandıramadı.
“Luca Moretti mi?” diye sordu adam.
Elena’nın içi buz kesti. Bu ismi nereden biliyordu? “Onu nereden tanıyorsunuz?” Adam cevap vermek yerine cebine uzandı. Elena hemen geri çekildi. “Ne yapıyorsunuz?”
“Yalnızca konuşmak istiyorum.”
Fakat artık çok geçti. Adam birden yaklaştı. Elena kaçmaya çalıştı ancak aralarındaki mesafeyi kapatmasına fırsat kalmadı. Kısa ve karmaşık bir boğuşma yaşandı; yüzüne bastırılan keskin kokulu bir bez nefesini kesti. Sonra dünya bir anda dengesini kaybetti.
Sokağın solgun ışıkları bulanıklaştı. Ayaklarının altındaki zemin uzaklaşıyormuş gibi geldi. Bir şeye tutunmak istedi ama elleri istediği gibi hareket etmedi. En son hatırladığı şey, adamın kendisine doğru eğilmiş yüzüydü. Ardından derin ve uzun bir karanlık geldi.
Elena gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey, başındaki kurşun gibi ağırlıktı. Verilen ilacın etkisiyle bütün günü baygın geçirmiş, dışarıda yeniden gece çökerken ancak kendine gelebilmişti. Bulunduğu yeri anlamak için çabaladıkça başındaki sersemlik daha da belirginleşiyordu. Tavanı görebiliyordu.
Tavan, atölyedekine benzemiyordu. Üzerinde ince çatlaklar vardı. Köşelerden birinde eski bir su lekesi uzanıyordu. Pencereden gelen ışık yok denecek kadar azdı. Elena başını çevirmeye çalıştı. Bir koltukta yatıyordu. Kollarını hareket ettirmek istediğinde bileklerinin bağlı olduğunu fark etti. Bacaklarını oynatmaya çalıştı; onlar da serbest değildi. Nefesi hızlandı. Neredeydi?
Son hatırladığı şey sokaktaki adamdı. Koyu renkli palto. Luca’nın adını söylemesi. Ardından… Elena gözlerini kapatıp hafızasını zorladı. Sonrasını hatırlayamıyordu. Ayağa kalkması gerektiğini düşündü. Koltuğun kenarına doğru kaydı, ayaklarını yere bastı ve kendisini yukarı çekmeye çalıştı. Ancak vücudu onu dinlemedi.
Daha doğrulmasına fırsat kalmadan yeniden koltuğa düştü. Başındaki ağrı keskinleşti. Birkaç saniye hareket edemedi.
“Yavaş ol.”
Ses odanın kapısından gelmişti. Elena başını çevirdi. Sokaktaki adam içeri girmişti. Paltoyu çıkarmıştı. Üzerinde koyu renkli bir gömlek vardı. Yüzü şimdi daha net görünüyordu. Kırklı yaşlarında olabilirdi. Çenesinde birkaç günlük sakal vardı. Bakışları soğuktu ama yüzünde belirgin bir öfke yoktu. Elena’nın korkusu öfkeye dönüştü. “Beni bağladın.”
Adam cevap vermedi. “Beni buraya sen getirdin.”
“Evet.”
“Luca nerede?”
“Bilmiyorum.”
Elena ona inanmadı. “Yalan söylüyorsun.” Adam bir süre onu inceledi. Sonra koltuğun yanına geldi.
“Şu anda ayağa kalkmaya çalışırsan kendine daha fazla zarar verebilirsin. Biraz dinlenmen gerekiyor.”
“Beni serbest bırak.”
“Şimdilik burada kalacaksın.”
“Şimdilik mi?”
Adam cevap vermedi. Elena kollarını kurtarmaya çalıştı. Bağlar canını sıkıyor, başındaki ağırlık düşünmesini zorlaştırıyordu. Adam bir süre daha bekledikten sonra onu yeniden koltuğa yatırdı. Elena karşı koymaya çalıştı ama gücü tükenmişti.
“Bana ne yaptın?” diye sordu.
Adamın yüzü değişmedi. “Dinlen.”
“Bana ne yaptın?”
Bu kez adam kapıya yöneldi. “Birazdan daha iyi hissedeceksin.”
“Beni dinle!”
Adam durdu ama arkasını dönmedi.
“Eğer benden bir şey istiyorsan söyle. Beni burada tutmanın sana ne faydası var?”
Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra adam yalnızca şunu söyledi:
“Henüz hiçbir şey istemiyorum.”
Kapı kapandı. Elena odada yalnız kaldı. Bir süre gözlerini tavana dikti. Ağlamak istemiyordu. Korkmuştu, hem de tahmin ettiğinden daha fazla. Ancak korkusunun onu yönetmesine izin verirse buradan çıkamayacağını biliyordu. Luca’nın kendisini arayacağını düşündü. Marek de arayacaktı. Adrian da. Fakat ne zaman bulacaklardı?
Ve onları bulmaya çalışırken kendileri de tehlikeye girerlerse ne olacaktı? Bu düşünce Elena’nın boğazını düğümledi. Kendisini toparlamak için derin bir nefes almaya çalıştı. Sonra gözlerini kapattı. Yalnızca birkaç dakika dinlenecekti. Başka seçeneği yoktu.
Ne kadar süre baygın kaldığını kestiremiyordu. Elena yeniden gözlerini araladığında pencerelerin ardına zifiri karanlık çökmüştü. Yan odanın aralık kapısından alçak sesle yapılan kısa bir telefon görüşmesi sızdı. Adam, hattın ucundaki kişiye, “Merak etmeyin, anlaşmanız tamamlandığına göre cuma gecesi limandaki iş bitene kadar burada güvende kalacak,” dedi.
Bu sözler Elena’nın kanını dondurdu. Demek onu zarar vermek için değil, cuma gecesi yaşanacak asıl hesaplaşmadan uzak tutmak için buraya kapatmışlardı. Çok geçmeden yan odadaki eski koltuğun gıcırdadığını, ardından adamın derin ve tekdüze soluklarla uykuya daldığını duydu.
Elena başını yavaşça kaldırdı. İlacın verdiği sersemlik hâlâ geçmemişti ama ilk uyandığı ana kıyasla zihni daha açıktı. Odanın içinde küçük bir masa, eski bir kitaplık ve iki sandalye vardı; masanın üzerinde ise yarısı dolu bir su bardağı ile ince, metal bir zarf açacağı duruyordu. Elena önce bileklerindeki bağlara baktı. Kurtulması gerekiyordu.
Adamın ne zaman uyanacağını bilmiyordu. Burada ne kadar kalırsa kalsın, kendisini neden kaçırdığını öğrenmeden güvende olamayacaktı. Üstelik Luca’nın başına ne geldiğini de bilmiyordu. Kollarını dikkatlice hareket ettirdi. Bağları gevşetmeye çalıştı fakat istediği sonucu alamadı. Bir süre sonra gözleri masadaki metal zarf açacağına kaydı. Aralarındaki mesafe çok fazla değildi.
Elena yavaşça koltuğun kenarına yaklaştı. Hareketleri yavaş ve kontrollüydü. Birkaç kez dengesini kaybedecek gibi oldu ama durup yeniden denedi. Sonunda masaya ulaşabildi. Metal açacağı parmaklarının ucuyla kendisine doğru çekti.
Soğuk metal avucuna değdiğinde kısa bir an durdu. Yan odadan gelen nefes seslerini dinleyerek açacağı sıkıca kavradı. Metal uç, bileklerindeki sert düğümün arasına girdiğinde en ufak bir ses çıkarmamaya çalışıyordu. Elena nefesini tuttu. Kapının arkasındaki derin soluklar değişmedi.
Bir süre kıpırdamadan bekledi. Sonra metalin keskin kenarını ipe bastırarak dikkatle hareket ettirdi. Elleri titriyordu. Birkaç kez durup nefesini düzenlemek zorunda kaldı. Sonunda bileklerindeki bağlardan kurtulmayı başardı.
Kolları serbest kalınca kan dolaşımının yeniden hareketlendiğini hissetti. Bileklerini ovuşturdu, ardından ayaklarındaki bağlarla uğraştı. Bir süre sonra onlar da çözüldü. Artık serbestti. Ama henüz güvende değildi. Elena ayağa kalktı. Dizleri titriyordu. Duvara tutunarak birkaç adım attı ve kapıya yaklaştı. Adamın derin nefesleri hâlâ duyuluyordu. Kapıyı çok yavaş araladı.
Yan odada, eski bir koltukta uyuyakalmış adamı gördü. Başını geriye yaslamıştı. Bir eli koltuğun kenarından sarkıyordu. Yüzünde, Elena’yı kaçırdığı sırada taşıdığı o tuhaf sakinlik yoktu. Şimdi
yalnızca yorgun görünüyordu. Elena birkaç saniye onu izledi. Adamın yanından geçip kapıya ulaşması gerekiyordu.
Yavaşça ilerledi. Her adımda zeminin gıcırdamasından korkuyordu. Kapıya vardığında kolu çevirdi ve aralığı kendisini dışarı çıkaracak kadar genişletti. Sonra durdu. Arkasına baktı. Adam hâlâ uyuyordu. Elena dışarı çıktı ve kapıyı sessizce kapattı.
Sokak, gece boyunca biriken soğuğu hâlâ taşıyordu. Elena önce nereye gideceğini bilemedi. Etrafındaki binalar yabancıydı. Sokak lambalarından biri yanıp sönüyor, uzaktan bir köpeğin havlaması duyuluyordu. Hangi mahallede olduğunu anlamak için çevresine baktı ama hiçbir şey tanıdık gelmedi. Atölyeye dönmesi gerekiyordu. Luca’ya ulaşmalıydı.
Fakat yürümeye başladığında vücudunun hâlâ kendisine ait değilmiş gibi hissettirdiğini fark etti. Başındaki ağırlık geçmemişti. Görüşü zaman zaman bulanıklaşıyor, adımlarını kontrol etmekte zorlanıyordu. Yine de yürümeye devam etti.
Bir köşeyi döndüğünde duvara çarpmamak için son anda durdu. Başını eğip bir süre bekledi. Sonra yeniden ilerledi. Bir ara kaldırımın kenarına oturmak zorunda kaldı. Kendisine kızıyordu.
Her şeyi kontrol edebileceğini düşünmüştü. Geçidi bulmuş, dışarı çıkmış, yabancı adamdan uzaklaşmaya çalışmıştı. Buna rağmen kendisini bir evde bağlı hâlde bulmuştu. Şimdi de birkaç adım yürümek bile güç geliyordu.
“Hayır,” diye fısıldadı kendi kendine. “Burada kalmayacağım.”
Ayağa kalktı. Tam o sırada bir otomobilin sesi duyuldu. Elena başını çevirdi. Araç yavaşlayarak kaldırımın yanında durdu. Önce korkuyla geriye çekildi. Son günlerde bir otomobilin yaklaşması bile onun için tehlike anlamına gelmeye başlamıştı. Aracın camı açıldı. Direksiyonda oturan adam, Elena’ya dikkatle baktı.
“İyi misiniz?”
Elena cevap vermedi. Adam kapıyı açacakmış gibi hareket etmedi. Önce ellerini direksiyonun üzerinde tuttu, sonra yeniden konuştu.
“Beni duyabiliyor musunuz?”
“Evet.”
“Sizi bir yerden mi almam gerekiyor? Birini çağırayım mı?”
Elena başını iki yana salladı. Ne diyeceğini kestiremiyordu. Bir yabancıya güvenmekten çekiniyordu. Fakat direksiyondaki adamın yüzünde, kendisini kaçıran kişinin soğuk ifadesinden çok farklı, samimi bir sakinlik ve güven veren bir endişe vardı. Adam onun ayakta zor durduğunu hemen anlamıştı.
“Ben doktorum,” dedi, güven veren yumuşak ve ölçülü bir sesle. “Adım Doktor Elias Varen. Bu hâlde sokakta kalmanız doğru değil.”
Elena bir süre ona baktı. “Doktor musunuz?”
“Evet.”
“Beni nereye götüreceksiniz?”
“Evim yakında. Muayene odası da orada. İsterseniz önce birini arayabiliriz. Ama oturmanız gerekiyor.”
Elena gözlerini kapatıp yeniden açtı. Başındaki sersemlik karar vermesini zorlaştırıyordu.
“Telefonunuzu kullanabilir miyim?” diye sordu.
“Tabii.”
Elias telefonunu uzattı. Elena numarayı hatırlamaya çalıştı. Luca’nın numarasını biliyordu ama zihninde rakamlar birbirine karışıyordu. Birkaç kez denedi fakat doğru numarayı çeviremedi. Telefonu geri verdi. “Hatırlayamıyorum.”
Elias daha fazla soru sormadı. “Önce sizi muayene edelim. Sonra birini bulmanıza yardım ederiz.” Elena kısa bir tereddüdün ardından başını salladı.
Elias araçtan indi, ona destek oldu ve dikkatlice arabaya binmesine yardım etti. Yol boyunca fazla konuşmadı. Elena da konuşmak istemiyordu. Camdan dışarı bakarken sokakların yavaşça değiştiğini gördü. Eski binaların yerini daha geniş caddeler, ardından alçak duvarlarla çevrili evler aldı.
Bir süre sonra araç, dar bir sokağın sonunda bulunan iki katlı bir evin önünde durdu. Elias kapıyı açtı. İçeride küçük bir giriş holü, duvarlara asılmış birkaç çerçeve ve kapısı yarı açık bir muayene odası vardı. Evde başka kimse görünmüyordu. Doktor onu muayene odasına götürdü.
“Şimdi size birkaç soru soracağım,” dedi. “Hatırladığınız kadarını anlatmanız yeterli. Kendinizi zorlamayın.”
Elena koltuğa oturdu. Elias önce genel durumunu değerlendirdi, ardından yaşadığı sersemlik ve hafıza boşluğu hakkında sorular sordu. Elena her şeyi anlatamadı. Bazı anlar netti, bazılarıysa sisin
arkasında kalmış gibiydi. Doktor bir süre sonra elindeki notları bıraktı.
“Şu anda en önemlisi dinlenmeniz,” dedi. “Size ne olduğunu anlamadan kesin bir şey söyleyemem. Ancak yaşadığınız sersemlik ve dengenizi kaybetmeniz ciddiye alınmalı. Bir süre daha gözlem altında kalmanız gerekiyor.”
Elena’nın yüzü gerildi. “Benim kalacak vaktim yok.”
“Bunu anlıyorum.”
“Beni arayan insanlar var. Beni bulmaları gerekiyor.”
“Öyleyse onlara ulaşmanın bir yolunu bulacağız. Ama önce sizin konuşabilecek ve düzgün düşünebilecek durumda olmanız gerekiyor.”
Elena cevap vermedi. Doktor ona su verdi. Bir süre sonra başındaki ağırlık biraz hafifledi. Hâlâ yorgundu ancak düşüncelerini toparlayabiliyordu. Elias odanın öbür tarafındaki masaya oturup birkaç not yazarken Elena onu izledi.
“Doktor Varen…”
Elias başını kaldırdı. “Evet?”
“Moretti ailesini tanıyor musunuz?”
Doktorun kalemi kâğıdın üzerinde durdu. Bu yalnızca kısa bir andı. Ama Elena fark etti.
“Moretti mi dediniz?”
“Evet. Elena Moretti.”
Elias kalemini masaya bıraktı. Yüzündeki ifade değişmişti. Biraz önce karşısında yalnızca yardıma ihtiyacı olan bir genç kadın varmış gibi davranıyordu. Şimdi ise yıllar önce kapandığını düşündüğü bir konunun yeniden karşısına çıktığını fark etmiş gibiydi.
“Babanızın adı neydi?” diye sordu.
Elena dikkat kesildi. “Marco Moretti.” Doktor bakışlarını bir an için pencereye çevirdi.
“Anlıyorum.”
“Ne anlıyorsunuz?”
Elias hemen cevap vermedi. Elena öne doğru eğildi. “Beni tanıyor musunuz?”
“Hayır. Daha önce karşılaşmadık.”
“Öyleyse neden babamın adını duyunca böyle davrandınız?”
Doktor derin bir nefes aldı.
“Çünkü babanızın adı Kalevra’da bazı insanların sandığından daha fazla şey ifade ederdi.”
Elena’nın kalbi hızlandı. “Ne tür şeyler?”
“Bunu açıklamak kolay değil.”
“Benim için kolay olması gerekmiyor. Sadece doğruyu söylemeniz gerekiyor.”
Elias ona baktı. Elena’nın hâlâ yorgun olduğu açıktı ama gözlerinde yeniden tanıdığı o kararlı ifade belirmişti. Korkusu
tamamen geçmemişti. Buna rağmen sorusunun cevabını almadan geri çekilmeye niyeti yoktu.
“Babanızı şahsen çok az tanıyordum,” dedi Elias. “Yıllar önce, Kalevra’nın liman çevresinde çalışan bazı insanlarla aynı çevrede bulunmuştum. O dönemlerde bazı aileler yalnızca kendi işlerini yürütmezdi. Şehrin hangi bölgesinde kimin çalışacağını, hangi anlaşmanın yapılacağını, hangi sorunun sessizce çözüleceğini de etkilerlerdi.”
“Moretti ailesi de mi?”
“Evet.”
“Babam suçlu muydu?”
Elias bu kez hemen cevap verdi.
“Bir aile hakkında duyduklarınızla o ailenin gerçekte ne yaptığını birbirine karıştırmayın. Şehirde herkes Marco Moretti’yi karanlık ve acımasız biri olarak hatırlar ama kimse gerçekte ne yaptığını bilmez. Onun hakkında konuşan herkesin gerçeği bildiğine inanmıyorum.”
Elena, babasının yüzünü hatırlamaya çalıştı. Hafızasında kalan görüntüler yıllar öncesine aitti. Bazen sesini bile güçlükle hatırlıyordu.
“Peki, ailemin başına ne geldiğini biliyor musunuz?”
Doktorun ifadesi ağırlaştı.
“Bildiğim bazı şeyler var. Ancak bunların hepsi doğrulanmış bilgiler değil.”
“Yine de anlatın.”
Elias masanın üzerindeki notlara baktı, sonra sandalyesinde geriye yaslandı.
“Babanızın ölümünden sonra Moretti ailesinin çevresindeki insanlar yavaş yavaş dağıldı. Bazıları şehirden ayrıldı. Bazıları başka ailelerin yanında çalışmaya başladı. Bazılarıysa bir daha kimsenin karşısına çıkmadı. O dönemde bunun sıradan bir güç değişimi olduğunu düşünen çok kişi vardı.”
“Ya siz?”
“Ben hiçbir zaman bunun yalnızca bir güç değişimi olduğuna inanmadım.”
Elena sessiz kaldı.
“Peki, Viktor Sorel?” diye sordu sonunda.
Doktorun yüzü bu kez daha belirgin biçimde gerildi.
“Viktor Sorel’le karşılaştınız mı?”
Elena cevap vermeden önce bir an durdu.
“Evet.”
“Nerede?”
“Bunun önemi var mı?”
“Eğer Viktor Sorel size yaklaştıysa, evet, var.”
Elena doktorun gözlerinin içine baktı.
“Bana yaklaşmakla kalmadı. Beni tehdit etti. Luca’yı da tehdit etti. Ama onun ne istediğini bilmiyorum. Bazen bizi korumaya
çalışıyormuş gibi davranıyor, bazen de her şeyin sorumlusu oymuş gibi görünüyor.”
Elias bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça konuştu. “Viktor eskiden böyle biri değildi.” Elena’nın kaşları çatıldı. “Nasıl biriydi?”
“Daha kontrollüydü. İnsanları korkutarak yönetmeye ihtiyaç duymazdı. Bir şeyi istiyorsa, bunu açıkça söylerdi. En azından benim tanıdığım Viktor böyleydi.”
“Ne değişti?”
“Bilmiyorum.”
Elena, doktorun bu cevabı verirken yalan söylemediğini düşündü. Ancak bu, her şeyi anlattığı anlamına gelmiyordu.
“Bilmiyor musunuz, yoksa söylemek mi istemiyorsunuz?”
Elias hafifçe başını eğdi. “İkisi aynı şey değil, Elena.”
“Benim için şu anda pek farkı yok.”
Doktor bu cevaba itiraz etmedi. Bir süre odada yalnızca duvar saatinin sesi duyuldu. Sonunda Elias ayağa kalkıp kitaplığın yanına gitti. Raflardan birinin önünde durdu fakat herhangi bir kitap almadı. Sanki bir şeyi hatırlamaya çalışıyordu.
“Viktor’un adı,” dedi, “yıllar önce yaşanan bir olaydan sonra başka türlü anılmaya başlandı. O olayın ne olduğunu herkes farklı anlatır. Bazıları bir ihanet yaşandığını söyler. Bazıları Viktor’un ailesinden birini kaybettiğini. Bazılarıysa onun bir anlaşmanın bozulmasından sonra değiştiğine inanır.”
“Peki, gerçek ne?”
“Bunu bilmiyorum.”
Elena gözlerini kıstı.
“Viktor’u tanıyorsunuz ama onun neden değiştiğini bilmiyorsunuz. Babamı tanıyordunuz ama onun başına gelenleri de tam olarak bilmiyorsunuz. Kalevra’da herkes bir şeyler biliyor ama kimse hiçbir şeyi bilmiyor gibi.”
Elias hafifçe başını salladı.
“Bazen insanlar bildiklerinin tamamını anlatmaz. Bazen de kendilerine anlatılan şeyin doğru olduğunu sanırlar. Bu şehirde ikisini ayırmak kolay değildir.”
Elena’nın zihninde Dosya 41’in sayfaları canlandı. İkinci tarafın kimliği doğrulanmadı.
Moretti bağlantısı teyit bekliyor.
Dosya 41’in aslı bulunmadan işlem tamamlanmayacak. Elena birden doğruldu. “Dosya 41’i duydunuz mu?” Elias yavaşça ona döndü. Bu kez cevap vermesi daha uzun sürdü. “Dosya 41 mi?”
“Evet.”
“Bu ismi nereden duydunuz?”
Elena’nın gözleri doktorun yüzünden ayrılmadı.
“Önce siz söyleyin. Bu ismi biliyor musunuz?”
Elias yeniden masasına oturdu. Bir süre parmaklarını birbirine kenetleyerek düşündü.
“Bu ismi yıllar önce duymuştum,” dedi sonunda. “Ama bir dosyanın içeriğini bildiğimi söyleyemem. Hatta o dönemde bunun gerçek bir kayıt mı, yoksa insanları birbirine karşı kullanmak için ortaya atılmış bir söylenti mi olduğunu bile bilmiyordum.”
“Ne hakkında olduğunu duymuştunuz?”
“Dört ortak arasında yapılmış gizli bir sevkiyat ve sicil anlaşması olduğu söyleniyordu. Ancak o gece antrepoda ne taşındığını ya da anlaşmanın neden bozulduğunu bilmiyorum.”
“Moretti ailesi de o anlaşmanın içinde miydi?”
Elias’ın bakışları Elena’nın üzerinde sabitlendi.
“Bilmiyorum.”
Elena hayal kırıklığını gizlemedi. “Her şeyin sonunda yine aynı yere geliyoruz.”
“Bunu sana söylemek istemediğim için yapmıyorum,” dedi Elias. “Bilmiyorum dediğimde gerçekten bilmiyorum. Sana yanlış bir cevap verirsem, seni daha büyük bir tehlikeye sürükleyebilirim.”
Elena sustu. Bu kez doktorun söylediklerini bütünüyle reddedemiyordu. Son günlerde karşılaştığı herkesin bir parça bilgi sakladığını düşünmüştü. Belki de bazı insanlar gerçekten yalnızca parçaları biliyordu. Ama bu, tehlikenin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.
“Beni kaçıran adam kim?” diye sordu.
Elias’ın yüzündeki ifade değişti. “Seni kaçıran adamı tanımıyorum.”
“Peki ya beni neden kaçırdığını?”
“Onu da bilmiyorum.”
Elena başını geriye yasladı. Gözlerini birkaç saniye kapattı.
“Beni bir yere götürdü. Bağladı. Sonra uyudu ve ben kaçtım. Beni öldürmek isteseydi bunu yapabilirdi. Benden bir şey istiyorsa neden konuşmadı?”
Elias cevap vermek için acele etmedi.
“Belki senden bir şey istemiyordu,” dedi sonunda. “Belki de senin nerede olduğunu başka birinin öğrenmesini istemiyordu.”
Elena gözlerini açtı. “Bu ne demek?”
“Şimdilik yalnızca bir ihtimal.”
“Yani biri beni kaçırdı, sonra bir yere kapattı ama asıl amacı benimle konuşmak değil de başkalarının beni bulmasını engellemek olabilir mi?”
“Evet. Fakat bunun doğru olduğunu söyleyemem.”
Elena pencereye baktı. Koyu renkli otomobil gözlerinin önüne geldi. Luca’nın aşağıya inişi. Atölyedeki iki siluet. Geçit. Yabancı adamın onu tanıması. Luca’nın adını bilmesi. Belki de bütün bunlar birbirinden ayrı olaylar değildi. Belki de onu kaçıran kişi Dosya 41’i arıyordu. Ama dosya atölyede kalmıştı. Elena’nın aklına başka bir ihtimal geldi.
“Doktor Varen, beni buraya getirdiğinizde üzerimdeki eşyaları kontrol ettiniz mi?”
“Yalnızca acil bir tıbbi sorun olup olmadığını anlamaya çalıştım. Başka bir şeyle ilgilenmedim.”
“Üzerimde bir şey yoktu. Telefonum da yok.”
“Bunu anladım.”
“Öyleyse beni bulmaları zor olacak.”
Elias masanın üzerindeki telefonu gösterdi.
“İstersen bir kez daha deneyebiliriz. Kendini biraz daha iyi hissediyorsun.”
Elena numarayı yeniden hatırlamaya çalıştı. Bu kez birkaç rakam aklına geldi. Ancak hâlâ tamamını bir araya getiremiyordu. Bir süre düşündükten sonra vazgeçti.
“Luca’nın numarasını ezbere bildiğimi sanıyordum.”
“Bazen korku ve yorgunluk, en basit şeyleri bile hatırlamayı zorlaştırır.”
Elena’nın yüzü asıldı. “Luca beni arıyordur.”
“Muhtemelen.”
“Beni bulamazsa…”
Cümlesini tamamlayamadı. Elias ona bir bardak daha su verdi.
“Luca’nın seni aradığını düşünüyorsan, onun da seni bulmak için elinden geleni yapacağını düşünmelisin.”
Elena bardağı eline aldı ama içmedi. “Onu tanımıyorsunuz.”
“Hayır,” dedi Elias. “Tanımıyorum. Ama kardeşinin başına bir şey gelmiş olabileceğini düşünen bir insanın ne yapacağını tahmin etmek zor değil.”
Elena gözlerini yere indirdi. Luca’yla son konuşmalarını düşündü. Ona kızgındı. Hâlâ kızgındı. Luca’nın bazı şeyleri sakladığını biliyordu ve bunun kendisini korumak için yapıldığını söylemesi artık yeterli değildi. Ama şimdi onun yanında olmak istiyordu. Ona bağırmak, sorular sormak, gerçeği öğrenmek… Yalnızca yanında olmak.
“Beni buradan atölyeye götürebilir misiniz?” diye sordu.
Elias başını iki yana salladı.
“Şu an değil. Önce durumunun daha da düzelmesini beklemeliyiz. Sonra güvenli biçimde gitmeni sağlayabiliriz.”
“Güvenli biçimde mi?”
“Evet.”
Elena kısa, yorgun bir gülümseme gösterdi.
“Kalevra’da güvenli bir yer kaldığına emin misiniz?”
Doktor bu soruya gülümsemedi.
“Hayır,” dedi. “Ama bu, güvenli bir yol bulamayacağımız anlamına gelmez.”
Bir süre sonra Elena kendisini daha iyi hissetmeye başladı. Başındaki ağırlık azalmıştı. Hâlâ bitkindi ama konuşurken düşüncelerini daha kolay toparlayabiliyordu. Elias, evin girişindeki
küçük masadan eski bir defter aldı. Birkaç sayfayı çevirdikten sonra yeniden Elena’nın yanına geldi.
“Bir şey daha söylemek istiyorum,” dedi.
Elena başını kaldırdı. “Dinliyorum.”
“Viktor Sorel hakkında öğrendiğin her şeyi doğrudan doğru kabul etme. Sana tehditler savurmuş olabilir. Seni korkutmuş olabilir. Bunlar önemsiz şeyler değil. Ama Viktor’un şu anda neyi amaçladığını anlamadan, bütün olayların arkasında onun bulunduğuna karar verirsen bazı işaretleri kaçırabilirsin.”
Bu sırada Viktor’un daha önce dükkânın önünde söylediği sözler aklına geldi. Adamın yüzündeki soğuk ifade, Luca’ya yönelttiği üstü kapalı tehditler ve her adımda karşılarına çıkışı… Hepsi planlıydı. Viktor, geçmişteki her sırrı bildiğini ima etmişti. Gerçekten her şeyi biliyor muydu? Yoksa kendisini asıl gerçeğin önünde bir perde gibi mi tutuyordu?
“Peki, ona güvenmeli miyim?” diye sordu Elena.
“Hayır,” dedi Elias. “Ben sana ona güven demiyorum.”
“Öyleyse ne diyorsunuz?”
“Onu anlamadan karar verme.”
Elena uzun süre düşündü. Bu, kolay bir tavsiye değildi. Hele ki Viktor Sorel gibi bir adam söz konusu olduğunda.
“Peki ya o adam?” dedi. “Beni kaçıran kişi?”
Elias’ın cevabı gecikmedi.
“Onun için de aynı şey geçerli. Kim olduğunu, ne istediğini ve kimin adına hareket ettiğini öğrenmeden elinde yalnızca tahminler olacak.”
“Bunları nasıl öğreneceğim?”
“Önce hayatta kalacaksın. Sonra sorularını doğru insanlara soracaksın.”
Elena doktorun yüzüne baktı. “Doğru insanları nereden bulacağım?” Elias bir an sustu. “İşte asıl mesele bu.” Pencerenin dışından bir araç geçti. Farlarının ışığı odanın duvarında kısa bir an dolaşıp kayboldu. Elena irkildi. Elias bunu fark etti ama bir şey söylemedi.
Bir süre sonra Elena ayağa kalkmaya çalıştı. Bu kez dengesi daha iyiydi. Doktor onu yeniden oturmaya zorlamadı; yalnızca yanında durarak düşmemesine dikkat etti.
Elena pencereye yaklaştı. Dışarıdaki manzara, kaçtığı dar mahalleden farklıydı. Evlerin önünde birkaç ağaç, karşı kaldırımda kepengi inik bir dükkân vardı. Hangi semtte bulunduğunu hâlâ kestiremiyordu. Yine de artık yalnız değildi. En azından şimdilik.
“Doktor Varen,” dedi.
“Evet?”
“Bana yardım ettiğiniz için teşekkür ederim.”
Elias başını salladı. “Bana teşekkür etmen gerekmiyor. Zor durumda biri vardı.” Elena ona döndü. “Yine de herkes el uzatmıyor.” Doktorun çehresinden belirsiz bir gölge geçti. Bir şey diyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. Elena bunu hemen yakaladı. “Söylemek
istediğiniz başka bir şey var.” Elias birkaç saniye boyunca sustu. Ardından defteri masaya bıraktı.
“Yıllar önce,” dedi, “babanızla ilgili gizli bir görüşmeye tanık olmuştum. O gece Viktor Sorel’in adı da geçiyordu.”
Elena’nın bütün dikkati ona yöneldi. “Ne konuşması?”
“Ayrıntılarını tam olarak hatırlamıyorum. Üstelik söylenenlerin tamamını duymadım. Fakat zihnimde yer eden tek bir cümle var.”
“Neydi?”
Elias pencereye baktı.
“Bir adam, Moretti ailesinin geçmişte yaşanan bir olayın tamamını bilmediğini söylemişti.”
Elena’nın nefesi yavaşladı. “Nasıl bir olay?”
“Bunu söylemedi.”
“Peki, Viktor ne dedi?”
Elias bu kez doğrudan Elena’ya baktı. “Viktor o görüşmede değildi. En azından benim gördüğüm kadarıyla.” Elena’nın zihni yeni sorularla doldu. Eğer Viktor orada bulunmadıysa, neden onun ismi anılmıştı? Babası hangi sırrın tamamını bilmiyordu? Ve Dosya 41’deki “ikinci taraf” gerçekte kimdi? Elena bir süre sessiz kaldı. Sonra yavaşça sordu:
“Bu konuşmanın ne zaman yapıldığını hatırlıyor musunuz?”
Elias gözlerini kapatıp düşündü. “Kesin tarihini değil. Ama 1994 sonbaharıydı.” Elena’nın içinden soğuk bir ürperti geçti.
12 Eylül 1994.
Dosya 41’deki fotoğrafın arkasında yazan tarih. Elena henüz iki olayın birbirine bağlandığından emin değildi. Elias’ın hatırladığı sözlerin o kareyle kesiştiğine dair elinde somut bir kanıt yoktu. Fakat farklı kapılardan geçip hep aynı sonbahara çıkması artık tesadüf olamazdı.
“Doktor Varen,” dedi. “O konuşmayı yapan adamı tanıyor muydunuz?”
“Hayır. Yüzünü hatırlıyorum ama adını bilmiyorum.”
“Onu yeniden görseniz tanır mısınız?”
Elias bir süre düşündü. “Belki.” Elena başını salladı. Bu çok az bir bilgiydi ama şu ana kadar duyduğu en somut ayrıntılardan biriydi. 1994 sonbaharı. Moretti ailesinin geçmişi. Viktor Sorel’in gölgesi. Ve Dosya 41. Bunların arasındaki bağı çözmesi gerekiyordu.
O sırada Marek Draven’ın atölyesinden çıkan Luca, Adrian ve Marek bütün gece Elena’yı aramışlardı. Gizli geçitte buldukları kopuk düğmenin izini sürmüş, eski planlara bakmış ve sokakları taramışlardı.
Kahverengi zarftaki belgeler atölyedeydi. Elena’nın hırkasından kopan küçük düğme ise artık Luca’nın avucunun içindeydi. Ancak bu iz bile henüz onu kardeşine ulaştırmaya yetmemişti. Kimse, Elena’nın o gece neler yaşadığını tam olarak bilmiyordu.
Ve kimse, bir doktorun evinde, Moretti ailesinin geçmişine dair yeni bir iz ortaya çıktığından haberdar değildi. Elena pencerenin önünde dururken, Elias’ın söylediklerini düşünüyordu. Bir an önce Luca’ya ulaşmalıydı. Sonra Dosya 41’e geri dönecek ve 12 Eylül 1994
tarihinin neden bu kadar önemli olduğunu öğrenecekti. Ancak bunun için önce şu sorunun cevabını bulması gerekiyordu:
Onu kaçıran adam, Elena Moretti’nin kendisini mi istiyordu, yoksa onun bildiği bir şeyin peşinde miydi? Elias, odanın diğer ucunda defterini kapattı.
“Elena,” dedi, “sana bir şey daha soracağım.”
Elena döndü. “Ne?”
“Beni bulmadan önce seni kaçıran adam, Moretti ailesinden başka birinin adını söyledi mi?”
Elena düşündü. Adamın kendisine yaklaştığı anı hatırlamaya çalıştı. Koyu paltoyu, sakin sesini, yüzündeki belirsiz ifadeyi… Sonra bir ayrıntı aklına geldi.
“Evet,” dedi yavaşça. “Viktor’dan hiç söz etmedi. Ama Luca’nın ismini biliyordu.”
Elias’ın yüzü ciddileşti. “Yalnızca Luca’nın mı?” Elena başını salladı.
“Bana Luca Moretti diye sordu. Sanki ismimi de biliyordu ama bunu doğrulamak istiyordu.”
Doktor bir süre sessiz kaldı. Ardından, neredeyse kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:
“Öyleyse mesele yalnızca dosya olmayabilir.”
Elena ona yaklaştı. “Ne demek istiyorsunuz?” Elias cevap vermedi. Defterini yeniden açtı, birkaç sayfa çevirdi ve eski bir kaydın
üzerinde durdu. Elena masaya doğru eğildiğinde sayfanın üst kısmında bir tarih gördü.
12 Eylül 1994 değildi.
Ama aynı yılın kasım ayına, babasının eski antrepodaki şüpheli yangında öldüğü haftaya aitti. Sayfanın altına el yazısıyla kısa bir not düşülmüştü. Elias notu inceledikten sonra defteri kapattı.
“Bunu sana şimdi anlatamam,” dedi.
Elena’nın yüzü sertleşti. “Yine mi?”
“Çünkü bunun senin yaşadıklarınla bağlantılı olduğundan emin değilim. Seni yanlış bir yöne yönlendirmek istemiyorum.”
Elena öfkesini bastırdı. Doktorun kendisine yardım ettiğini biliyordu. Fakat bir kez daha karşısında yarım bir cevap bulmuştu.
“En azından şunu söyleyin,” dedi. “Babamın başına gelenler gerçekten bir kaza mıydı?”
Elias’ın yüzündeki ifade dondu. Bu kez uzun süre cevap vermedi. Sonunda, dikkatle seçtiği kelimelerle konuştu:
“Ben hiçbir zaman bütün gerçeklerin ortaya çıktığına inanmadım.”
Elena’nın içindeki bütün düşünceler tek bir noktada toplandı.
“Yani babamın ölümüyle ilgili bir şeyler biliyorsunuz.”
“Hayır. Babanızın ölümünü açıklayacak bir bilgiye sahip değilim. Sana yalan söylemeyeceğim. Fakat o yıllarda yaşanan bazı olayların birbirinden bağımsız olduğuna da inanmıyorum.”
Elena’nın gözleri doktorun yüzünde kaldı.
“Öyleyse onları birbirine bağlayacağım.”
Elias bir süre ona baktı.
“Bunu yapmaya karar verdiysen, dikkatli ol. Çünkü bazı insanlar geçmişin ortaya çıkmasını istemez.”
Elena pencereye döndü. Kalevra’nın sabah ışığı sokaklara yayılmaya başlamıştı. Şehir uyanıyordu. Dükkânlar açılacak, insanlar işine gidecek, limanda gemiler yüklerini boşaltacak ve herkes gündelik telaşına dönecekti. Ama Elena için hiçbir şey artık eskisi gibi değildi. Luca’ya ulaşacaktı.
Dosya 41’in aslını bulacaktı.
Ve babasının geçmişinde saklanan gerçeği öğrenecekti. Bunların hiçbirinden vazgeçmeyecekti. Yine de zihnini kemiren bir ayrıntı vardı. Arka sokakta karşısına çıkan adam, Luca’nın ismini biliyordu. Bu, rastgele bir karşılaşma değildi. Birileri peşindeydi ama herkes aynı amacı taşımıyor olabilirdi. Elena henüz perde arkasını göremiyordu.
Habersiz olduğu bir gerçek daha vardı. O gece atölyeden ayrılırken düşürdüğü küçük düğme, Luca’nın elindeki tek somut ipucuna dönüşmüştü bile. Ve çok geçmeden, o izin peşinden gelen kardeşinin sesi kapının ardında yankılandığında, karanlık gecenin düğümü çözülmeye başlayacaktı. Şimdilikse Elena yalnızca tek bir şeye emindi:
Kalevra’da geçmiş, hiçbir zaman gerçekten geride kalmıyordu.
— Bölüm sonu —