İçeriğe geç

Bölüm 5:Kayıp

​Gece, Kalevra’nın üzerine ağır ağır çökmüştü.

​Şehrin eski mahallelerinde sokak lambaları yanıyor, dar caddelerin taşları gün boyunca biriktirdikleri soğuğu geri veriyordu. Limandan gelen rüzgâr, paslanmış demir korkulukların arasından geçiyor; uzaktaki gemilerin düdükleri gecenin sessizliğini zaman zaman bölüyordu. Şehrin bu tarafında hayat hiçbir zaman bütünüyle durmazdı. Bir yerlerde geç kalan bir işçi evine dönüyor, bir meyhanenin kapısı kapanıyor, başka bir sokakta gecenin son müşterileri dağılıyordu.

​Fakat Marek Draven’ın atölyesinin bulunduğu sokakta neredeyse hiçbir hareket yoktu.

​Atölyenin üst katındaki küçük odada Luca Moretti, sokağa bakan pencerenin yanındaki sandalyede oturuyordu. Önündeki perdeyi yalnızca birkaç santimetre aralamıştı. Dışarıdan bakıldığında odanın boş görünmesini istiyordu. Başını kıpırdatmadan karşı kaldırımdaki aracı izliyordu. Koyu renkli otomobil hâlâ oradaydı. Gece boyunca yerinden kıpırdamamıştı.

​Luca, ilk saatlerde bunun bir tesadüf olabileceğini düşünmeye çalışmıştı. Belki birisi yakındaki evlerden birinde oturuyordu. Belki de araç sahibi, limandaki bir işten sonra dinlenmek için kenara

​çekilmişti. Kalevra’da gece boyunca sokakta kalan otomobiller görmek olağandışı değildi. Ama bu araç farklıydı.

​Çünkü Luca her gözünü kırptığında, her birkaç dakikada bir bakışlarını başka yöne çevirdiğinde, karşı kaldırımdaki siyah sedanın karartılmış camlarıyla yeniden karşılaşıyordu. Bu bir tesadüf olamazdı; dışarıda birileri nefes bile almadan atölyeyi gözetliyordu. Luca artık o aracın doğrudan kendileri için orada pusuda beklediğinden emindi.

​Bitişik odadaki yatakta Elena uyuyordu. Gün boyu süren gerilim, yaşadıkları sert kavga ve atölyeye kaçarken hissettikleri korku sonunda gücünü tüketmişti. Gözlerini kapatmadan önce kardeşinden tek bir şey istemiş, bir daha kendisinden hiçbir sır saklamayacağına dair söz almıştı.

​Fakat şimdi, karanlığın içinde otururken, ablasına verdiği sözün ağırlığı altında eziliyordu. 17 Ekim’de o gizli numara kendisine ilk ulaştığında tehdidi sertçe reddetmiş, sonra izini sürmek için Adrian’a gitmişti. Ancak ikinci aramada duyduğu o tanıdık ses ve doksan dört yangınına dair öğrendiği gerçek, bütün direncini kırmıştı.

​O gece öğrendiği sır, kime güvenip kime güvenemeyeceğini kökünden değiştirmişti. Elena’nın bu karanlığı kurcalarken sağ çıkamayacağını biliyordu. Ablası yıllarca kendisi için her şeyden vazgeçmişti; şimdi ise onu yaşatmanın tek yolu, cuma gecesi geldiğinde bütün yükü tek başına omuzlamaktı.

​Luca başını çevirip aralık kapıdan yan odaya baktı. Elena’nın yüzü karanlıkta seçilmiyordu; yalnızca örtünün altında hafifçe inip kalkan omuzlarını görebiliyordu. Ablası gerçeği öğrendiğinde kendisini asla affetmeyebilirdi ama Luca, onun nefes alması uğruna bu bedeli ödemeye çoktan razıydı.

​Zaman kavramını yitirmişti. Üst katta duvar saati yoktu ve gözünü karanlık sokaktan bir saniye bile ayırmamak için elini cebine götürmüyordu. Göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmış, omuzları tutulmuştu ama yerinden kıpırdamadı. Tam o sırada karşı kaldırımdaki otomobilin içinde cılız bir kıvılcım çaktı. Luca anında dikleşti.

​Kıvılcım, aracın ön koltuğunda bir saniye parlayıp söndü. Bir telefon ekranı ya da gösterge panelindeki küçük bir ışık da olabilirdi. Ne olursa olsun, o küçücük parıltı Luca’nın bütün yorgunluğunu ve uykusunu bir anda dağıtmaya yetmişti. Sandalyenin kenarını kavrayıp cama doğru biraz daha eğildi. Araçtan kimse inmedi. Kapılar açılmadı. Motor çalışmadı.

​Luca nefesi düzene girene dek bekledi, ardından perdeyi kapatıp nöbetine döndü. Şafak sökene kadar gözünü kırpmayacaktı.

​Sabah, atölyenin çevresine ağır bir gri ışık bırakarak geldi. Kalevra’nın gökyüzü henüz tam anlamıyla aydınlanmamıştı. Binaların arasındaki dar sokaklarda gece boyunca biriken nem duruyor, çatılardan damlayan sular kaldırım taşlarına düşüyordu. Liman tarafından gelen sis, şehrin eski yapılarını birbirinden ayıran çizgileri silikleştiriyordu. Luca’nın gözleri yanıyordu.

​Sabaha dek pencerenin başından ayrılmamış, uyuşan bacaklarını açmak için ara sıra odada birkaç adım atıp yeniden yerine geçmişti. Koyu renkli otomobil ise şafağın ilk ışıklarında da aynı noktada pusudaydı. Luca artık yalnızca öfkeli değildi; uykusuzluğun altından yükselen sinsi bir tedirginlik göğsüne oturmuştu.

​Direksiyonda kimin oturduğunu kestiremiyordu. Viktor’un gözcüsü de olabilirdi, bizzat Viktor’un kendisi de. Belki de Dosya 41’in kokusunu alan bambaşka bir avcıydı. Her ihtimal bir öncekinden daha tehlikeliydi. Luca son kez sokağı süzüp koridora yöneldi; Elena yan odada uyuyor olmalıydı.

​Ablasını uyandırıp hemen alt kata indirmeliydi. Marek’le yüzleşip bu atölyenin ne kadar güvenli olduğunu netleştirmeleri ve orada daha ne kadar kalabileceklerine karar vermeleri şarttı. Luca kapıya yürüdü. Eli tam tokmağa değmişti ki alt kattan keskin bir metal şangırtısı yükseldi.

​TANG.

​Ses, atölyenin sessizliğinde beklenmedik derecede keskin çıkmıştı. Luca’nın eli kapı kolunda dondu. Bir saniye sonra başka bir ses gelmedi.

​Önce bunun dışarıdaki bir araçtan, belki de sokağa bırakılan bir metal parçadan kaynaklandığını düşündü. Ancak ses atölyenin içinden gelmişti. Bunu fark ettiğinde yüzündeki bütün yorgunluk silindi. Başını yavaşça merdivenlere çevirdi.

​Marek’in atölyesi eski bir binaydı. Alt katta çalışma tezgâhları, duvarlara asılmış aletler, metal parçalar, eski makineler ve yıllar içinde biriktirilmiş türlü eşya bulunuyordu. Gece karanlığında bunlardan herhangi birine çarpmak mümkündü. Ama o saatte kimsenin aşağıda olmaması gerekiyordu. Marek’in uyuduğunu düşünüyordu.

​Adrian da gece yarısı eve gitmiş, sabah erkenden döneceğini söylemişti. Elena ise… Luca düşüncesini tamamlamadan merdivenlere yöneldi.

​Her basamağa dikkat ederek aşağı indi. Tahta basamaklar hafifçe gıcırdıyordu. Luca, ses çıkarmamak için ağırlığını yavaşça aktarıyordu. Merdivenlerin sonunda durup atölyenin ana bölümüne baktı. Kimse görünmüyordu.

​Tezgâhların üzerindeki eski lambalar kapalıydı. Pencerelerin arasından süzülen soluk sabah ışığı, metal aletlerin üzerinde donuk çizgiler oluşturuyordu. Bir köşede üst üste konmuş sandıkların yanında uzun bir gölge uzanıyordu. Luca’nın bakışları gölgeye takıldı. Sonra gölgenin hareket ettiğini gördü. Bir insan silueti, atölyenin arka tarafında durmuştu. Luca’nın kalbi hızlandı.

​İlk düşüncesi Viktor oldu. Viktor’un atölyeye nasıl girdiğini, Marek’in onu neden durduramadığını veya adamın ne zamandır içeride olduğunu düşünmeye vakti yoktu. Yalnızca bir şey biliyordu: Eğer Viktor buradaysa, Elena’yı yeniden tehlikeye atmamak için onu yukarıda tutmalıydı.

​Luca elini yakındaki tezgâhın kenarına uzattı. Parmakları sert ahşabın üzerinde ilerledi. Tezgâhın altında duran kısa bir tahta parçasını bulup sessizce kavradı. Siluet, metal bir şeyin yanında eğilmişti. Luca bir adım attı. Tahta zeminden hafif bir ses yükseldi. Siluet başını çevirdi.

​“Kim var orada?” diye sordu Luca.

​Sesini alçak tutmuştu ama içindeki gerginlik cümlesine yansımıştı. Adam cevap vermedi. Luca bir adım daha yaklaştı. Artık elindeki tahta parçasını gizlemeye çalışmıyordu.

​“Duydun beni.”

​Siluet doğruldu. Sabah ışığı, adamın yüzünün bir kısmına ulaştı. Luca’nın kaşları çatıldı. “Adrian?” Adrian Voss olduğu yerde kaldı.

​Üzerinde dün geceden beri çıkarmadığı koyu renkli gömleği vardı. Saçları dağılmış, yüzü uykusuzluktan çökmüştü. Bir elinde metal bir kupa tutuyordu. Luca elindeki tahtaya baktı, sonra tekrar Adrian’a döndü.

​“Ne yapıyorsun sen burada?”

​Adrian önce kupaya, ardından yerdeki küçük metal parçaya baktı.

​“Erken geldim. Su almaya indim.”

​Luca’nın yüzündeki ifade değişmedi. “Haber vermeden mi?”

​“Evet.”

​“Sabahın bu saatinde, gizlice dolaşarak mı?”

​Adrian kısa bir nefes verdi. Yorgunluğu sesine yerleşmişti.

​“Evde uyuyamadım, Luca. Ön kapıdan yedek anahtarla girdim, arkamdan sürgüyü çekip su almak istedim. Şu koridorun kenarındaki aletlere çarptım. Sesin sebebi bu.”

​Luca, Adrian’ın gösterdiği yere baktı. Zeminde küçük, metal bir anahtar duruyordu. O sırada arka rafların olduğu taraftan çok hafif bir hışırtı geldi ama ikisi de önemsemedi. Açıklama mantıklıydı. Ama Luca’nın sinirleri o kadar gerilmişti ki mantıklı açıklamalar bile ona güven vermiyordu.

​“Bir dahaki sefere biraz daha dikkatli ol,” dedi. “Neredeyse seni Viktor sanıyordum.”

​Adrian’ın yüzündeki ifade değişti. “Viktor mu?” Luca elindeki tahtayı tezgâhın üzerine bıraktı.

​“Bütün gece dışarıdaki arabayı izledim. Hâlâ orada.”

​Adrian’ın bakışları hemen pencereye kaydı.

​“Ne zamandan beri?”

​“Gece boyunca.”

​“Bütün gece mi?”

​“Evet.”

​Adrian hemen yanıtlamadı; elindeki metal kupayı yakındaki tezgâha bırakıp hızla cama yaklaştı. Perdeyi aralamadan önce dönüp Luca’ya kısa bir bakış attı.

​“Emin misin? Aynı araç olduğundan emin misin?”

​Luca’nın sesi sertleşti. “Adrian, bütün gece o pencerenin önündeydim.” Adrian başka bir şey söylemedi. Perdenin kenarından dışarı baktı. Aracı görünce yüzündeki son uyku belirtisi de kayboldu.

​“Lanet olsun,” diye mırıldandı.

​Luca onun bu tepkisini fark etti. “Sen de tanıyor musun?”

​“Hayır. Aracı tanımıyorum.”

​“Öyleyse neden şaşırdın?”

​Adrian perdeyi bıraktı.

​“Çünkü buranın artık güvenli olmadığını düşünüyordum. Bizi buraya getirmekle doğru yaptığımı sanmıştım.”

​“Bizi buraya getiren sendin.”

​“Biliyorum.”

​“Ve şimdi dışarıda bizi izleyen bir araba var.”

​Adrian’ın çenesi gerildi. “Biliyorum, Luca.” İkisi birkaç saniye boyunca birbirine baktı. Aralarındaki sessizlik, söylenmeyen cümlelerle doluydu. Adrian’ın bazı şeyleri bildiği açıktı. Fakat Luca artık onun da bütün cevaplara sahip olmadığını anlamaya başlamıştı. Adrian birden başını kaldırdı. “Elena nerede?” Luca’nın zihni, soruyu duyar duymaz yukarıdaki odaya döndü.

​“Uyuyor. Dün gece çok yorulmuştu.”

​“Gördün mü onu?”

​Luca ağzını açtı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Ablasını en son ne zaman kontrol ettiğini düşündü. Gece yarısı aralık kapıdan baktığında Elena derin bir uykudaydı; fakat sonrasında bütün dikkatini sokaktaki araca vermiş, saatlerce pencerenin başından ayrılmamıştı.

​“Yukarıdaydı,” dedi sonunda.

​Adrian’ın yüzünde beliren ifade, Luca’nın içindeki huzursuzluğu daha da artırdı.

​“Luca, git bir bak.”

​Bu kez Luca cevap vermedi. Merdivenlere yöneldi ve hızla yukarı çıktı. İlk basamakta tahtalar gıcırdadı. İkinci basamakta ayağı kayar gibi oldu. Merdivenlerin sonuna ulaştığında neredeyse koşuyordu. Odanın kapısını açtı. “Elena?” Cevap gelmedi. Luca içeri girdi. Yatak boştu.

​Bir an gördüğü şeyi anlayamadı. Yorgan kenara çekilmişti. Yastıklardan biri yere düşmüş, diğerinin üzerinde hafif bir çöküntü kalmıştı. Pencerenin perdesi, gece bıraktığı konumdan biraz farklı

​duruyordu. Ama Elena yoktu. Luca yatağın yanına gitti. “Elena?” Sesi bu kez daha yüksekti.

​Banyoya açılan küçük kapıyı kontrol etti. Boştu. Dolabın kapağını açtı. Sanki Elena orada saklanabilecekmiş gibi, bir anlığına odanın her köşesine baktı. Sonra kapıya döndü. “Elena!” Bu kez sesinde öfke yoktu. Yalnızca korku vardı. Adrian merdivenlerden çıkarken Luca çoktan koridora fırlamıştı.

​“Ne oldu?”

​Luca cevap vermedi. Diğer odaya girdi, ardından küçük mutfak bölümünü kontrol etti. Elena’nın gece omuzlarına aldığı şal sandalyenin arkasında duruyordu; hırkası ve ince ayakkabıları ise yerinde yoktu. Yalnızca ev terlikleri duvarın dibinde kalmıştı.

​Luca dizlerinin üzerine çöküp yatağın altına baktı. Sonra doğrulup kapıya yöneldi.

​“ELENA!”

​Sesi bütün üst kata yayıldı. Adrian onun kolunu tuttu. “Luca, sakin ol.” Luca kolunu sertçe çekti. “Sakin mi olayım?”

​“Önce nerede olmadığını anlayalım.”

​“Her yere bakıyorum!”

​“Biliyorum. Ama düşünmemiz gerekiyor.”

​“Ne düşüneceğiz, Adrian? Birkaç saat önce burada uyuyordu!”

​Adrian’ın yüzü gerildi. Luca’nın sesindeki çaresizlik, onun da korkmaya başladığını gösteriyordu.

​“Belki aşağı indi.”

​“Ben aşağıdaydım!”

​Genç adamın sesi koridorda çınladı. İkisi de bir an donup kaldı. Luca odayı yeniden taradı; dağılmış yorgana, yerdeki yastığa, aralık perdeye baktı. Zihninde korkunç bir ihtimal belirdi: Ya Elena gece uyanıp sokaktaki aracı görmüş ve kimseye haber vermeden harekete geçmişse?

​Belki de Luca’nın kendisini korumaya çalıştığını fark etmiş, artık beklemek istememişti. Elena bazen düşünmeden hareket edebiliyordu. Fakat bu, onun ne yaptığını açıklamıyordu. Luca kapıya yöneldi. “Dışarı çıkmış olabilir.” Adrian hemen arkasından geldi. “Tek başına mı?”

​“Bilmiyorum!”

​Luca merdivenlerden inerken son kelimeyi neredeyse bağırmıştı. Atölyenin ana bölümüne vardıklarında ilk iş olarak ağır kepenkli ön kapıya koştular. Kapı içeriden sürgülüydü; kilidin üzerinde herhangi bir kırılma ya da zorlanma izi yoktu.

​Luca hızla yan pencerelere yöneldi. Demir parmaklıkların hepsi yerli yerindeydi; içeriden kilitli mandalların hiçbirine dokunulmamıştı. Sokağa bakan tozlu camdan dışarı baktığında, gece boyunca bekleyen koyu renkli otomobilin hâlâ karşı kaldırımda, aynı sessizlikle durduğunu gördü. Elena’dan ise hiçbir iz yoktu.

​“Belki biz fark etmeden dışarı çıktı,” dedi Adrian.

​Luca ona döndü. “Ön kapı içeriden sürgülüyken mi? Üstelik bana tek kelime bile etmeden mi?” Adrian cevap veremedi; sokağa bir kez daha kaygıyla baktı. “Önce Marek’i uyandırmamız gerekiyor. Binanın her köşesine bakacağız.”

​Luca başını salladı. Merdivenlere yönelmeden önce son bir kez karşı kaldırımdaki otomobile baktı. Aracın karartılmış camları ardında kimin beklediğini, içeriden birinin onları izleyip izlemediğini artık kestiremiyordu.

​Marek Draven’ın kapısı birkaç kez sertçe çalındı. İlkinde içeriden ses gelmedi. Adrian yeniden vurdu. “Marek! Aç kapıyı!”

​Birkaç saniye sonra odanın içinden ağır adımlar duyuldu. Kapı açıldığında Marek’in yüzü uykudan şişmişti. Saçları dağınık, gömleğinin yakası açıktı. Fakat karşısında duran Luca’nın yüzünü görünce uykusu bir anda dağıldı.

​“Ne oldu?”

​Luca konuşmak istedi ama kelimeler ağzından çıkmadı. Adrian araya girdi. “Elena yok.” Marek’in yüzü sertleşti. “Ne demek yok?”

​“Odada değil. Atölyenin içinde de yok. Ön kapıyı ve pencereleri kontrol ettik.”

​Marek bir an Luca’ya baktı. “En son ne zaman gördün?”

​“Gece uyuyordu,” dedi Luca. “Sabah kontrol etmek için yukarı çıktım. Yatak boştu.”

​“Kapılarda zorlama var mı?”

​“Hayır.”

​Marek kapıdan çıkıp hemen yanındaki ceketi aldı. Bir kolunu geçirirken diğerini aceleyle omzuna attı.

​“Tamam. Kimse tek başına hareket etmiyor. Önce binayı kontrol edeceğiz. Sonra çevreyi.”

​Luca sabırsızca başını salladı. “Onu bulmamız gerekiyor.”

​“Bulacağız,” dedi Marek.

​Bunu kesin bir güvence olarak mı söylediği, yoksa Luca’nın ayakta kalabilmesi için mi böyle konuştuğu belli değildi. Üçü birlikte ana bölüme döndüler.

​Marek önce atölyenin ağır ön kapısını inceledi. Kilidin çevresinde çizik olup olmadığına baktı, ardından ön kapının iç tarafındaki demir sürgüyü kontrol etti. Sonra atölyenin yan duvarındaki havalandırma pencerelerine geçti. Demir parmaklıklar sağlamdı; eski kutular ve ağır motor parçaları duvarın önünü kapatmıştı.

​“Kapı ve pencereler içeriden kilitli,” dedi Marek. “Elena’nın çantası ve zarf da masada duruyor. Biri zorla girseydi mutlaka bir iz bırakırdı.”

​Marek ön pencereye yaklaşıp karşı kaldırıma baktı.

​“Şu koyu renkli araba bütün gece orada mıydı?”

​“Evet. Hiç kıpırdamadı.”

​“Bunu daha fazla görmezden gelemeyiz.”

​Marek pencerenin önünden çekildi.

​“Önce Elena’yı bulmak istiyorum ama o araç orada dururken ne döndüğünü anlayamayız. Gidip kimin beklediğini öğreneceğiz.”

​Adrian kollarını göğsünde birleştirdi. Üçü de dışarıdaki tehlikeyle yüzleşmekten başka çare kalmadığını biliyordu.

​“Bizi izleyen biri olabileceğini düşünüyorsun. Ona gidip kendimizi gösterecek miyiz?”

​Marek’in bakışı sertleşti.

​“Zaten bizi görüyor olabilir. Bütün gece orada bekledi. Saklanarak hiçbir şey öğrenemedik.”

​Luca kapıya yöneldi. “Gidelim.” Adrian onun önüne geçmedi ama kolunu uzatarak durmasını işaret etti.

​“Bir dakika. Düşünmeden hareket etmeyeceğiz.”

​Luca ona döndü. “Düşünmek için bütün gece vardı. Elena şimdi nerede, onu bile bilmiyoruz.”

​“Bu yüzden daha dikkatli olmalıyız. Eğer araçtaki kişi bizi bir yere çekmeye çalışıyorsa, tam da istediği şeyi yapıyor olabiliriz.”

​Marek başını hafifçe yana eğdi.

​“Adrian haklı. Ama araçtaki kişinin kim olduğunu öğrenmek zorundayız. Bunu hazırlıksız yapmayacağız.”

​Luca’nın bakışları çalışma tezgâhına kaydı. Orada, eski bir sandığın yanında tahta bir sopa duruyordu. Marek’in atölyede ağır malzemeleri hareket ettirmek için kullandığı parçalardan biriydi. Luca sopayı aldı. Adrian bunu görünce kaşlarını kaldırdı.

​“Ne yapıyorsun?”

​“Yanıma alıyorum.”

​“Bir konuşmaya gidiyoruz, kavga etmeye değil.”

​“Viktor’la son karşılaşmamızda konuşma pek işe yaramadı.”

​Adrian itiraz edecek gibi oldu ama sonra sustu. Tezgâhın çekmecesini açıp ayarlı bir anahtar çıkardı. Anahtarı elinde tarttı ve ceketinin cebine yerleştirmek yerine elinde tuttu. Marek onları izledi.

​“Benim yanıma bir şey almam gerekmiyor,” dedi.

​Luca ona baktı. Marek’in omuzları genişti; elleri, yıllarca ağır makinelerle ve limandaki işlerle uğraşmış bir adamın elleriydi. Bir şey söylemeden kapıya yöneldi.

​“Yalnızca konuşacağız,” diye ekledi.

​Adrian ona baktı. “Senin konuşma biçimini biliyoruz, Marek.”

​“Öyleyse beni gereksiz yere kızdırmayın.”

​Bu söz, ortamın gerginliğini dağıtmadı ama üçüne de kısa bir an için nefes alacak alan bıraktı. Marek ön kapıyı açmadan önce sokağı kontrol etti. Ardından dışarı çıktı. Adrian ve Luca onu takip etti.

​Atölyenin önünden doğrudan otomobile gitmediler. Önce köşeye kadar yürüdüler, ardından karşı binanın duvarına yakın ilerleyerek aracın arkasına ulaşabilecekleri dar geçide girdiler. Luca’nın kalbi yeniden hızlanmıştı. Elindeki tahta parçasını fazla sıkı tuttuğunu fark etti. Parmakları ağrıyordu ama gevşetmedi.

​Adrian sessizce yürüyordu. Elindeki anahtarı aşağıda tutuyor, çevresini dikkatle izliyordu. Marek ise her zamanki gibi önde ilerliyordu. Sanki karşılarında yalnızca bir yabancı değil, yıllar önce yarım kalmış bir hesap da vardı. Aracın arka tarafına yaklaştıklarında Marek elini kaldırdı. İkisi de durdu.

​Otomobilin camları koyu renkliydi. Arka camın arkasında hiçbir hareket görünmüyordu. Motor kapalıydı. Egzozdan duman

​çıkmıyordu. Marek bir adım daha attı. Tam o sırada aracın arka kapısı açıldı. Üçü de olduğu yerde kaldı.

​Kapıdan önce bir ayakkabı, sonra koyu renkli bir pantolonun paçası göründü. Ardından uzun boylu bir adam dışarı çıktı. Adam kapıyı kapatırken başını çevirdi. Yüzündeki eski yara, sabah ışığında daha belirgin görünüyordu.

​Viktor Sorel.

​Luca elindeki sopayı sıkıca kavradı. Adrian’ın beti benzi attı; Marek’in ifadesi ise olduğu yerde taş gibi sertleşti. Viktor üçünü karşısında görünce kılını bile kıpırdatmadı. Donuk bakışlarını önce Luca’da, sonra Adrian ve Marek’in üzerinde gezdirdikten sonra yeniden Luca’ya dikti.

​“Güzel,” dedi soğuk bir sesle. “Sonunda ortaya çıktınız.”

​Luca bir adım öne çıktı. “Seninle konuşmamız gerekiyor.” Viktor onu duymamış gibi davrandı. “Kadın nerede?” Üçü de bir an hiçbir şey söylemedi. Luca, Viktor’un yüzüne baktı. “Ne?”

​“Elena Moretti,” dedi Viktor. “Nerede?”

​Adrian’ın parmakları anahtarın çevresinde sıkılaştı. Marek bir adım öne çıktı. “Onu biz de arıyoruz.” Viktor’un yüzündeki ifade değişti. Çok küçük bir değişiklikti. Kaşları hafifçe çatıldı, çenesi gerildi. Fakat Luca bunu gördü.

​“Ne dedin sen?”

​Marek’in sesi sakindi. “Elena kayıp.” Viktor’un parmakları arasındaki gümüş çakmak bir anda durdu; gözlerindeki şüphe öfkeye dönüştü.

​“Bununla dalga geçmeyin.”

​“Dalga geçmiyoruz,” dedi Luca.

​Viktor ona yaklaştı. “Bana Elena’nın nerede olduğunu söyle.”

​“Bilmiyoruz!”

​Luca’nın sesi sokağın duvarlarına çarptı. Viktor bir an durdu. Luca sopayı elinde tutuyordu ama saldırmaya çalışmıyordu. Gözleri Viktor’un yüzündeydi. İçinde biriken korku, yerini keskin bir öfkeye bırakmıştı.

​“Sabah uyandık ve ortada yoktu,” diye devam etti. “Atölyenin her yerine baktık. Dışarı çıktık. Onu bulamadık. Senin burada olmanla bir ilgisi varsa, söyle.”

​Viktor’un yüzünde kısa, sert bir gülümseme belirdi.

​“Beni aptal yerine koymaya çalışma.”

​“Gerçeği söylüyorum!”

​“Bana Elena’nın nerede olduğunu söyle!”

​“Bilmiyorum!”

​Viktor bir anda Luca’nın üzerine yürüdü. Marek hemen araya girdi. “Yeter.” Viktor durdu ama gözlerini Luca’dan ayırmadı.

​“Beni dinle, çocuk. Bu işin ne olduğunu hâlâ anlamamışsın. Elena’nın kaybolması, senin tahmin ettiğinden çok daha büyük bir mesele.”

​Luca’nın yüzü gerildi. “Büyük bir mesele mi? O benim kardeşim!” Viktor’un bakışlarında bir anlığına başka bir şey belirdi. Şaşkınlık

​mıydı, yoksa Luca’nın sözlerine duyduğu küçümseme mi, anlamak zordu. Sonra yüzünü yeniden sertleştirdi. “Onu bulacaksınız.” Adrian araya girdi.

​“Biz zaten onu arıyoruz. Ama nerede olduğunu bilmiyoruz. Eğer sen biliyorsan…”

​“Ben bilseydim burada sizinle vakit kaybetmezdim.”

​Bu söz, üçüne de beklemedikleri kadar sert çarptı. Viktor’un Elena’yı gerçekten aradığı ve bu sabahki kayboluştan habersiz olduğu açıktı. Luca’nın ise midesi kasıldı; gölgedeki bir başka el, kimseye haber vermeden hamlesini çoktan yapmıştı.

​“Öyleyse neden bütün gece burada bekledin?” diye sordu.

​Viktor’un bakışları Luca’ya kaydı. “Bunu sana açıklamak zorunda değilim.”

​“Bizi izliyordun.”

​“Evet.”

​Bu kadar açık bir cevap beklemiyorlardı. Adrian’ın yüzü gerildi. “Bizi neden izliyordun?” Viktor başını ona çevirdi. “Çünkü birilerinin sizi izlediğinden şüpheleniyordum.” Sokaktaki sesler, Luca’nın kulaklarında bir anda uzaklaşmış gibi oldu.

​“Ne demek istiyorsun?” diye sordu.

​Viktor cevap vermeden önce çevresine baktı. Sokak başındaki iki işçi hâlâ konuşuyordu. Birkaç metre ötede bir kadın, dükkânının önündeki kasaları düzenliyordu. Kimse onlara özel bir ilgi göstermiyor gibiydi. Viktor sesini alçalttı.

​“Bu şehirde yalnızca benim peşimde olduğumu düşünüyorsunuz. Bu, yaptığınız ilk hata.”

​Marek’in yüzü karardı. “Bunu açıklayacaksın.”

​“Hayır.”

​“Viktor…”

​“Beni dinle, Marek.” Viktor’un sesi sertleşti. “Yıllar önce bazı şeylerin nasıl başladığını sen de biliyorsun. Kayıtlar değiştirildi. İnsanlar ortadan kayboldu. Bazı isimler belgelerden silindi. Dosya 41, bütün bunların yalnızca bir parçası.”

​Marek’in bakışları sabitlendi. “Bana geçmişi anlatmana gerek yok.”

​“Öyleyse bugünü anla.”

​Viktor yeniden Luca’ya döndü. “Eğer Elena’yı bulamazsanız, bu işin sonu sizin için iyi olmayacak.” Luca bir adım attı. “Bizi tehdit etmeyi bırak ve ne bildiğini anlat.” Viktor’un gözleri daraldı. “Cuma gecesine kadar vaktiniz var.” Adrian’ın yüzündeki ifade değişti. “Ne için?”

​“Elena’yı bana getirmek için.”

​“Az önce onun nerede olduğunu bilmediğini söyledin,” dedi Marek.

​“Bilmiyorum.”

​“Öyleyse bizden ne istiyorsun?”

​Viktor’un sesi soğudu. “Onu bulun. Yarın gece saat 22.30’da eski gümrük limanında olun. Başka kimsenin eline geçmesine izin

​vermeyin.” Luca başını iki yana salladı. “Onu sana neden getirelim? Sana güvenmemiz için hiçbir sebep yok.”

​Viktor, Luca’ya uzun uzun baktı. “Güvenmek zorunda değilsin. Ama zamanın olduğunu sanma.” Cebinden üzerinde numarasının yazılı olduğu küçük bir kart çıkarıp Luca’nın önüne attı ve kapıya yöneldi. “Yarın gece saat 22.30. O saatten sonra ne olacağını ben bile garanti edemem.” Marek’in sesi tehditkârdı. “Bize bir şey yaparsan…”

​Viktor elini kaldırıp onu susturdu. “Hâlâ anlamadın mı? Benim ne yapacağım artık en büyük sorununuz değil.” Kapıyı açtı. “Onu bulun.” Koltuğa geçip kontağı çevirdi. Siyah sedan dar caddede hızla ilerledi; köşeyi dönerken stop lambaları sisin içinde eriyip kayboldu. Üç adam kaldırımda yalnız kaldı.

​Luca’nın elindeki tahta parçası hâlâ sıkıca kavranmıştı. Parmaklarını gevşettiğinde elinin ağrıdığını fark etti. Adrian, otomobilin kaybolduğu köşeye bakıyordu. Marek ise başını hafifçe eğmişti. Yüzünde öfke vardı ama bu kez öfkesinin altında başka bir şey de bulunuyordu.

​Korku.

​Çünkü Viktor Sorel’in yalan söylediğine inanmak kolaydı. Fakat onun da Elena’nın nerede olduğunu bilmediğini kabul etmek, her şeyi çok daha karmaşık hâle getiriyordu.

​Atölyeye dönüş yolunda kimseden çıt çıkmadı. Luca önden hızlı adımlarla yürüyordu; Adrian ve Marek’in geride kaldığını fark ettikçe zorlukla yavaşlıyordu. Viktor’un son uyarısı zihninin içinde durmadan

​yankılanıyordu. Benim ne yapacağım artık en büyük sorununuz değil. Viktor bunu neden söylemişti? Gerçekten Elena’yı arıyor muydu?

​Yoksa onu bulmak isteyen başka birilerinin varlığını biliyor muydu? Luca bütün bunların arasında bir noktaya takılıp kalmıştı. Viktor da Elena’yı bulamıyordu.

​Bu durum, en azından şimdilik, Viktor’un Elena’yı bizzat kaçırmış olma ihtimalini zayıflatıyordu; fakat onu asla temize çıkarmıyordu. Adamın geçmişteki karanlık rolü, Dosya 41’le olan bağlantısı ve neden bu kadar tehlikeli birine dönüştüğü hâlâ tam olarak belirsizdi. Atölyenin kapısından içeri girdiklerinde Marek ağır demir sürgüyü çekti.

​“Önce sakinleşeceğiz,” dedi.

​Luca hemen ona döndü. “Bunu söylemeyi bırakın.” Marek’in kaşları çatıldı. “Ne?”

​“Bana sakinleşmemi söylemeyi bırakın! Kardeşim kayıp, nerede olduğunu bilmiyorum. Viktor cuma gecesine kadar süre verdi, siz hâlâ sakinleşmekten bahsediyorsunuz!”

​Marek bir süre ona baktı, sonra sesi biraz yumuşadı. “Hayır, Luca. Sana Elena’yı unutmanı söylemiyorum. Ama panikle hareket edersek gözümüzün önündeki izleri bile kaçırırız.”

​“Sabah duyduğun o metalik ses,” dedi Adrian.

​Luca başını kaldırdı. “Metalik ses mi?”

​“Evet. Sen aşağı indiğinde Adrian’ın aletlere çarptığını gördün,” dedi Marek. “Ama sesin tam olarak nereden geldiğini hatırlıyor musun?”

​Luca düşünmeye çalıştı. “Arka taraftan gelmiş gibiydi. Ama emin değilim.” Adrian başını salladı. “Ben su almak için aşağı indim, koridorun kenarındaki aletlerden birine çarptım. Ama biz konuşurken arka rafların oradan hafif bir ses daha gelmişti. Belki de duyduğun ilk ses bana ait değildi.”

​Marek ayağa kalktı. “Yani sesten önce arka tarafta başka biri hareket etmiş olabilir mi?”

​“Bunu bilmiyorum,” dedi Adrian. “Yalnızca ihtimali söylüyorum.”

​Luca yeniden ayağa kalktı. “Öyleyse o bölgeye tekrar bakacağız.” Üçü birlikte atölyenin arka duvarındaki büyük metal rafın yanına yöneldi. Adrian yerdeki anahtarı alıp incelerken, Luca rafın altındaki eski kutulara baktı. Kutulardan biri diğerlerinden biraz daha ileride duruyordu. Luca diz çöktü; zemindeki toz, kutunun altında yeni çekilmiş ince bir çizgi oluşturuyordu.

​“Bu sabah buraya baktığımızda bunu fark etmemiştik,” dedi Luca. “Bu kutu hareket ettirilmiş.”

​Luca kutuyu dikkatlice yana çekti. Arkasında, duvarın dibinde duran paslı bir metal levha ortaya çıktı. Levha, diğer hurda parçalarının arasında neredeyse görünmezdi; kenarında ise yeni sürtünmüş gibi duran ince bir iz vardı.

​Marek eğilip levhayı inceledi, ardından kenarından tutup hafifçe çekti. Metal levha gıcırdayarak duvardan ayrıldı. Arkasında, binanın dış duvarının içine oyulmuş karanlık ve dar bir geçit uzanıyordu. Adrian’ın yüzü değişti. “Bu ne?”

​“Eski servis geçidi,” dedi Marek. “Bina ilk yapıldığında arka sokağa bağlanan dar bir tahliye yolu varmış. Duvar örülürken buranın tamamen kapatıldığını sanıyordum.”

​Luca’nın kalbi hızlandı. “Bunu neden daha önce söylemedin?” Marek’in yüzü sertleşti. “Çünkü kapalı olduğunu biliyordum, Luca. Yıllardır o rafların arkasına kimse dokunmadı.”

​Marek tezgâhtan el fenerini alıp ışığı karanlık boşluğa tuttu. Geçit, insanın ancak eğilerek yürüyebileceği kadar dardı; duvarları kaba taşlarla örülmüş, zemini ince bir toprak tabakasıyla kaplanmıştı.

​“Ben önden gideceğim,” dedi Marek.

​“Ben de geliyorum,” dedi Luca.

​Üçü peş peşe dar geçide girdi. İlk birkaç metre boyunca yalnızca tavandan damlayan suların sesi duyuldu. Geçit hafifçe sola kıvrılırken Luca fenerin ışığını zeminde gezdirdi. Toprağın üzerinde, kenarları dağılmış ince bir ayakkabı izi vardı.

​Luca biraz daha ilerleyince duvarın dibinde, taşların arasına sıkışmış küçük bir nesne parladı. Eğilip onu aldı. Bu, koyu renkli, kenarı hafifçe çizilmiş küçük bir hırka düğmesiydi. Luca’nın boğazı düğümlendi. Düğmeyi avucunda sıktı. “Elena buradan geçmiş.”

​Geçit birkaç metre sonra taş duvarın ortasındaki alçak, şişmiş ahşap bir kapakta sona erdi. Marek ile Adrian omuz verip kapağı ittiğinde eski menteşeler gıcırdadı ve dışarıdan soğuk gün ışığı sızdı.

​Öte tarafta, iki yanı yüksek duvarlarla çevrili, kullanılmayan dar bir arka sokak uzanıyordu. Birkaç eski depo kapısı paslı zincirlerle kapatılmıştı. Geçidin çıkışında, su birikintisinin kenarında yarım bir ayak izi daha seçiliyordu; izler sokağın kuru bölümüne doğru karışıp kayboluyordu.

​Adrian sokağın iki ucuna baktı. “Eğer buradan çıktıysa iki yönden birine gitmiş olmalı. Sağ taraf ana caddeye ulaşıyor, sol taraf ise limana yakın eski depolara.” Luca’nın bakışları limana inen yola kaydı. Kahverengi zarftaki fotoğraflardan birinde eski bir liman deposu vardı; Elena da o fotoğrafı görmüştü.

​“Liman tarafını ve çevredeki sokakları kontrol etmeliyiz,” dedi Luca.

​Marek başını salladı. “Önce bu sokağın iki ucunu tarayacağız, sonra liman çevresine ineceğiz. Ama tek başımıza dağılmak yok.” Luca bu kez itiraz etmedi. İlk kez, Elena’nın kayboluşunun çevresinde somut bir iz yakalamışlardı. Ve Luca, artık bu ipucunu görmezden gelmeyecekti.

​Atölyeye döndüklerinde hava kararmaya başlamıştı.

​Akşama dek arka sokağın iki ucunu adım adım taramış, çevredeki açık dükkânlara girip Elena’yı sorarak iz sürmüşlerdi. Kimse kesin bir bilgi verememişti. Yalnızca erken saatte kepenk açan bir fırıncı, şafak vakti koyu paltolu bir yabancının sokaktan geçtiğini görmüş fakat karanlıkta yüzünü seçemediğini eklemişti. Başka bir esnaf ise gece boyu hiçbir ses duymadığını söylemişti.

​Bu sonuçsuz arayış, Luca’nın damarlarındaki gerilimi daha da tırmandırmıştı. Atölyeye girer girmez doğrudan cama koştu. Karşı kaldırım bomboştu; Viktor’un siyah sedanı sırra kadem basmıştı. Ancak bu ıssızlık, sinsi bir durgunluktan farksızdı. Luca birkaç saniye boş sokağı süzdü, ardından hızla dönüp masadaki kahverengi zarfı önüne çekti.

​Zarfı açtı. Elena’nın çantasının yanında bıraktığı fotokopileri bir kez daha gözden geçirdi. Tarihler, isimler, kısa notlar… Hepsi birbiriyle bağlantılıydı ama aralarındaki bağ görünmüyordu. En üstteki sayfayı çevirdi.

​Sonraki sayfada, daha önce dikkatini çekmeyen bir not vardı. Yazı, belgenin alt kenarına yakın bir yerdeydi. Mürekkep dağılmış, bazı harfler silinmişti. Luca sayfayı pencereye yaklaştırdı. Okuyabildiği kelimeler şunlardı:

​“İkinci tarafın kimliği doğrulanmadan…”

​Cümlenin devamı silinmişti. Luca sayfayı çevirdi, ardından yeniden aynı yere baktı. İkinci taraf. Belgede bu ifade daha önce de geçiyordu. İkinci tarafın kimliği doğrulanmamıştı. Moretti bağlantısı teyit bekliyordu. Luca’nın zihninde bir soru belirdi. Ya bu belgeler yalnızca geçmişte yaşanan bir olayla ilgili değilse?

​Ya kayıtların içinde, hâlâ hayatta olan ve kimliği gizlenen biri varsa? Peki ya Elena, bu kişiye ulaşmanın bir yolunu bulmuşsa? Luca kâğıtları masaya bıraktı. Adrian yanına geldi. “Bir şey mi buldun?” Luca başını salladı.

​“Henüz değil. Ama bu kopyalarda yalnızca geçmişte olan şeyler yazmıyor olabilir.”

​Adrian sayfaya baktı. “Bunu nereden çıkardın?”

​“İkinci tarafın kimliği doğrulanmadı. Moretti bağlantısı teyit bekliyor. Bunlar yalnızca eski bir olayın açıklaması gibi durmuyor. Sanki birilerinin hâlâ doğrulaması gereken bir şey var.”

​Adrian bir süre düşündü.

​“Bu mümkün. Ama belgenin ne zaman hazırlandığını ve kim tarafından yazıldığını bilmeden emin olamayız.”

​Luca’nın çenesi kasıldı. “Herkes bir parçayı tutuyor ama kimse gerçeği konuşmuyor!” Adrian bu kez itiraz edemedi; genç adamın yaşadığı çaresizlik kendi göğsüne de ağır bir taş gibi oturmuştu. Marek ise masadaki evrakları kontrol ettikten sonra cebinden eski liman krokisini çıkardı.

​“Şu liman meselesi var,” dedi Marek. “Yarın sabah ilk iş olarak eski gümrük depolarının kayıtlarını ve çevresini yoklayacağım.”

​Luca hemen başını kaldırdı. “Yarın mı? Geceyi bekleyemeyiz. Viktor’un verdiği süre yarın gece doluyor, ondan önce Elena’yı bulmamız şart.”

​Marek ellerini masanın üzerine koydu. “Luca, seni anlıyorum ama gümrük sahasının ana girişleri bu gece silahlı devriyelerle tutulur. Gündüz nöbet çizelgesini yoklamadan girersek vuruluruz.”

​Luca’nın gözleri masadaki zarfa mıhlandı. Boğuk bir sesle, “Bütün gece onu koruduğumu sanıyordum,” dedi. “Sokaktaki gözcüyü kolladım, her adımı hesaba kattığımı düşündüm. Ama sabah odaya girdiğimde… yatak boştu.”

​Sesi son cümlede zayıfladı. “Ya ona bir şey olduysa? Ya çok geç kaldıysak?” Marek’in yüzü yumuşadı. “Henüz elimizdeki bütün yolları denemedik, Luca. Elena’yı aramayı bırakmadık. Bu yüzden en kötüsünü olmuş gibi kabul etmeyeceğiz.”

​Luca derin bir nefes aldı. Bu sözler içindeki düğümü çözmese de düşüncelerini toparlamasına yardım etti. Adrian, zarfın içinden çıkan küçük kartı Luca’ya uzattı. “Bunu daha önce gördük,” dedi. “Cuma, saat 22.30. Altıncı Rıhtım Antreposu. Viktor’un sözünü ettiği buluşma

​yeri de tam olarak burası olmalı.” Adrian kartın arkasını çevirdi. “Bu kez yalnız gelmeyecek.”

​Luca’nın bakışları el yazısına takıldı. Şimdi Elena kayıptı ve tüm işaretler yarın gece saat 22.30’daki o antrepo buluşmasına çıkıyordu.

​“Bir de şu var,” dedi Adrian, kartı zarfa geri koyarken. “Zarfın içindekiler yalnızca birer suretti. Asıl Dosya 41 başka bir yerde. Eğer Elena’yı kaçıranlar, asıl dosyanın onda olduğunu sanıyorsa…”

​Cümlesini tamamlamadı ama üçü de aynı soğuk ihtimalin ağırlığını hissetti. Luca, masanın üzerindeki belgeleri yeniden inceledi. Elena’yı bulmadan bu karanlık kapıların hiçbirini kapatamayacağını biliyordu.

​Marek masadaki belgeleri topladı. “Bu gece sırayla nöbet tutacağız. En ufak bir haber gelirse anında harekete geçeriz.”

​“İlk nöbeti ben tutarım,” dedi Luca.

​Adrian itiraz edecek gibi oldu ama Luca’nın yüzünü görünce sustu. Marek elini genç adamın omzuna koyup yalnızca, “Bu kez tek başına değilsin,” dedi.

​Luca yaşlı adamın gözlerindeki sarsılmaz ifadeye baktı; tek kelime etmeden başını eğip cama döndü. Dışarıda gece koyulaşmıştı ve Elena’nın yokluğu, atölyenin duvarları arasında her geçen dakika daha yakıcı bir yüke dönüşüyordu.

​O gece Luca yeniden pencerenin başına oturdu. Bu kez dışarıdaki bir otomobili gözetlemek için değil, Elena’dan gelecek en ufak bir işareti kaçırmamak için bekliyordu. Çok geçmeden cebindeki telefon sessizce titredi. Gizli bir numara, Elena’nın eski mahalledeki bir evde

​tutulduğunu fısıldayıp kapattığında üçü de karanlık sokaklara fırlayacak ve sabaha dek sürecek o amansız arayış başlayacaktı.

​Çünkü Elena Moretti kaybolmuştu ve cuma gecesi yaklaşırken, Luca’nın en büyük korkusu ablasının başına ne gelmiş olabileceğini hâlâ bilmiyor olmasıydı.

​O sırada, Kalevra’nın eski mahallelerinden birinde, paslı demir bir kapı ağır bir gıcırtıyla aralandı ve Viktor Sorel içeri adım attı. İçerisi koyu bir zift gibi karanlıktı; yalnızca masadaki gaz lambasının cılız alevi, karşıdaki koltukta oturan kadının siyah deri eldivenli parmaklarını belli belirsiz aydınlatıyordu. Yüzü tamamen gölgede kalan siluet kımıldamadı. Viktor, parmakları arasındaki gümüş çakmağın kapağını ilk kez ses çıkarmadan avucunda kapattı.

​“Moretti kızı...” dedi Viktor, boğuk ve temkinli bir sesle. “Sokaktan tek bir fısıltı bile bırakmadan çekip almışsın.”

​Gölgeden gelen ses, bir emrin soğuk ağırlığını taşıyordu: “Dün gece o kapıya dayanarak sınırı aştın, Viktor. Masadaki payını korumak istiyorsan gürültü çıkarmayacaksın. Kız, zamanı gelene kadar güvenli bir mesafede nefes alacak. Sen ise yarın gece doksan dördün küllerini teslim etmeye geleceksin. Eksiksiz.”

​Viktor, masadaki 12 Eylül 1994 tarihli fotoğrafa ve o fotoğrafa gölgesi vuran acımasız iradeye baktı. Şehrin sokaklarını titreten gücüne rağmen bu odadaki karanlığa karşı ses çıkaramayacağını biliyordu. Başını ağır ağır eğdi. Kadın lambanın fitilini usulca kısarak fısıldadı: “Öyleyse asıl mesele şimdi başlıyor.”

​— Bölüm sonu —