İçeriğe geç

Bölüm 4:Davetsiz Misafir


​Kalevra’da sabah, şehrin üzerine ağır ağır çöken gri bir ışıkla başladı.

​Sokakların üzerinde gece boyunca biriken nem henüz dağılmamıştı. Karşı apartmanın pencerelerinde ışıklar yanıyor, uzaktan gelen tramvay sesi dar sokakların arasında kayboluyordu. Fırınlardan yükselen ekmek kokusu, köşe başındaki gazete satıcısının sesi ve işe yetişmeye çalışan insanların telaşı, şehrin her zamanki düzenini sürdürdüğünü gösteriyordu.

​Dışarıdan bakıldığında o sabahın diğerlerinden hiçbir farkı yoktu. Elena Moretti içinse hiçbir şey eskisi gibi değildi.

​Mutfak masasının başında oturmuş, önündeki soğuk kahveye dalmıştı. Bakışları fincanın üzerinde olsa da zihni dün gecenin karanlık parçaları arasında mekik dokuyordu. Kahverengi zarf, içinden çıkan sararmış fotoğraflar, Dosya 41 damgası ve telefondaki yabancı… Hepsi aynı tehlikenin habercisiydi; ama Elena’yı asıl ürperten karşısındaki kişiydi.

​Luca’ydı. Kardeşi karşısında oturuyordu. Her zamanki gibi kahvaltısını yapıyor, arada bir saatine bakıyor ve işe gitmeden önce yapması gerekenleri düşünüyormuş gibi davranıyordu. Yüzünde belirgin bir korku yoktu. Hatta zaman zaman Elena’ya bakıp hafifçe

​gülümsüyordu. Elena bu gülümsemeleri eskiden düşünmeden kabul ederdi.

​Şimdi ise kardeşinin her hareketinin altında gizli bir hesap arıyordu. Luca’nın üç hafta önce Adrian’ın kapısını çalması… Sahte hatların peşine düşmesi… Cuma gecesi için verilen o gizli randevu… Ve en önemlisi, bütün bu tehlikeyi aynı çatı altında yaşadığı ablasından gizlemesi.

​Elena, Luca’yı çocukluğundan beri tanıyordu. Onun nasıl düşündüğünü, ne zaman yalan söylediğini ve bir şeyden kaçınırken gözlerini nasıl başka tarafa çevirdiğini bilirdi. Şimdi Luca’nın davranışlarında tanıdığı ama adını koyamadığı bir şey vardı. Bir yabancının evlerine girmesi gibi değildi bu. Daha kötüsüydü.

​Sanki kardeşinin yıllardır tanıdığı yüzünün arkasında, kendisine hiç göstermediği başka bir hayat vardı. Luca fincanını masaya bıraktı.

​“Bugün biraz erken çıkmam gerekiyor,” dedi.

​Elena başını kaldırdı. “Neden?” Luca’nın eli bir anlığına durdu. Ardından sandalyesini geriye çekti.

​“İşler var. Dün yarım kalan birkaç şey.”

​“Her zamanki işlerin mi?”

​Luca ona baktı. “Ne demek istiyorsun?” Elena omuz silkti. Sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışıyordu.

​“Bir şey demek istemiyorum. Sadece sordum.”

​Luca birkaç saniye boyunca onu izledi. Ardından tabağını kenara itti.

​“Elena, sabah sabah bununla mı uğraşacağız?”

​“Ne ile?”

​“Bu sorularla.”

​Elena’nın yüzündeki ifade değişmedi.

​“Ben yalnızca kardeşimin neler yaptığını öğrenmek istiyorum. Bunun neresi yanlış?”

​Luca cevap vermeden ayağa kalktı. Tabağını lavaboya bıraktı, ceketini sandalyenin arkasından aldı ve kapıya doğru yürüdü.

​“Akşam konuşuruz.”

​Elena arkasından seslendi. “Her şeyi akşama erteliyorsun, Luca.” Kardeşi eşikte durdu. “Çünkü şu an söyleyebileceğim bir şey yok.” Sesinde bu kez öfkeden çok, derin bir bitkinlik ve gizlemeye çalıştığı bir ürperti vardı. Kapıyı açtı. “Akşam konuşuruz.” Çıkış kapısı kapandığında Elena yumruklarını sıktı.

​Kardeşinin ayak sesleri merdiven boşluğunda eridi, ardından apartmanın giriş kapısı çarptı ve daire sessizliğe gömüldü. Elena masanın başında yalnız kaldı. Luca bir kez daha kaçmıştı; fakat bu akşam o kapıdan girdiğinde kaçacak yeri kalmayacaktı. Saat yediyi vurduğunda anahtar kilitte döndü.

​Elena akşama dek yerinde duramamıştı. Zarfı ortaya çıkarmadan önce kardeşinin kendi rızasıyla konuşmasını beklemiş, bir yandan da zarftaki evrakların şifrelerini kendi not defterine kopyalamıştı. Gözü sürekli yelkovandaydı ve zihni aynı sorulara saplanıp kalmıştı. Nihayet dış kapı açıldığında salonda hazır bekliyordu.

​Luca içeri girdiğinde yüzündeki yorgunluk sabahkinden daha belirgindi. Ceketini askıya astı, ayakkabılarını çıkardı ve mutfağa yöneldi.

​“Yemek var mı?” diye sordu.

​“Var.”

​Elena’nın sesi sakindi. Luca tezgâhtan bir bardak su doldurdu. Bardağı kaldırırken koridorun ucundaki ablasıyla göz göze geldi. Elena’nın bakışlarındaki öfkeyi okudu; artık kaçış yoktu.

​“Ne oldu?” dedi.

​Elena cevap vermedi. Salona geçti. Konsolun üzerindeki çekmeceyi açtı ve kahverengi zarfı çıkardı. Zarfın kenarları hafifçe kıvrılmıştı. Elena onu elinde tutarken, içinde ne varsa artık geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcı olduğunu hissediyordu. Luca salona geldiğinde Elena zarfı sehpanın üzerine bıraktı.

​“Şimdi konuşacağız.”

​Luca önce zarfa, sonra Elena’ya baktı. Yüzündeki renk yavaş yavaş çekildi. “Onu nereden buldun?” Elena’nın beklediği tepki buydu. Yine de Luca’nın yüzündeki gerçek korkuyu görmek, içinde bir şeylerin sıkışmasına neden oldu.

​“Demek tanıyorsun.”

​Luca cevap vermedi.

​“Adrian’ın dükkânında buldum,” dedi Elena. “İçinde fotoğraflar var. İsimler var. Tarihler var. Senin adın var, Luca.”

​Luca’nın gözleri zarfın üzerinde sabitlendi.

​“Ne kadarını gördün?”

​“Yeterince.”

​“Elena…”

​“Hayır. Bu kez beni susturmayacaksın.”

​Luca elini alnına götürdü. Birkaç adım yürüdü, sonra durdu. Sanki söyleyeceği sözleri zihninde tartıyor, her birinin doğuracağı sonucu hesaplıyordu.

​“Bu işe karışmaman gerekiyor.”

​Elena acı bir ifadeyle güldü. “İnanılmaz. Bana söyleyecek ilk şeyin bu mu?”

​“Ne duymak istiyorsun?”

​“Gerçeği!”

​Elena’nın sesi ilk kez yükseldi.

​“Dosya 41 ne? Neden senin adın o belgelerde? O adamlar kim? Cuma günü nereye gideceksin? Ve neden herkes benden sır saklıyor?”

​Luca’nın çenesi gerildi. “Çünkü bilmen seni tehlikeye atar.”

​“Ben zaten tehlikenin içindeyim!”

​Elena sehpanın üzerindeki fotoğrafları çıkardı ve Luca’nın önüne koydu. Limandaki depo, eski binanın girişi ve arkasına o tuhaf cümlenin yazıldığı fotoğraf… Luca hepsine baktı. Limandaki deponun fotoğrafına geldiğinde parmakları hafifçe titredi. Arkasındaki tarihi kontrol etti: 12 Eylül 1994. Ardından listeyi gördü.

​Luca Moretti.

​17 Ekim 2000.

​Dosya 41.

​Luca kâğıdı elinden bıraktı. Elena onun yüzünü inceliyordu. “Sen bunları daha önce gördün.” Luca başını kaldırdı. “Bir kısmını.”

​“Ne zamandan beri?”

​“Elena, lütfen…”

​“Ne zamandan beri?”

​Luca cevap vermedi. Bakışlarını masanın kenarına kaçırıp dişlerini sıktı. Bu sessizlik, Elena için bütün itiraflardan daha ağırdı.

​“Üç haftadır mı?” diye sordu Elena. “Adrian’a gittiğin o günden beri mi?”

​Luca’nın gözleri bir anlığına ablasına değdi, ardından hızla yere indi. Elena ellerini masaya dayayıp öne doğru eğildi. “Tanrım… Sen gerçekten o karanlığın ortasındasın.”

​“Sandığın gibi değil.”

​“Ne sandığımı bile bilmiyorum, Luca! Çünkü tek kelime etmiyorsun!”

​Luca aniden sandalyesinden fırlayıp ablasına doğru bir adım attı. “Dinle beni! Bu insanların kim olduğunu bilmiyorsun. Yanımda kalırsan seni koruyamam.”

​“Ben senden beni korumanı istemedim!” Elena kardeşinin göğsüne doğru uzanıp ceketinin yakasını tuttu. Parmakları bembeyaz kesilmişti. “Bana güvenmeni istedim.” Luca’nın yüzündeki sert zırh, ablasının titreyen elleri altında çatladı.

​“Sana güvenmediğim için susmadım,” dedi Luca fısıltıyla.

​“Öyleyse neden?”

​Luca dudaklarını araladı ama ses çıkaramadı. Elena kardeşinin yakasını bırakmadı; gözlerinin içine dik dik bakarken göz pınarlarında biriken yaşı inatla geri itti.

​“Ben senin ablanım Luca,” dedi, sesi boğuk ama çelik gibi keskindi. “Babamızı o yangında bıraktığımız günden beri, annemiz gittiğinden beri birbirimizin soluğuyla hayatta kaldık. Şimdi bana bir yabancı gibi bakamazsın.”

​Luca başını iki yana salladı, gözlerini kaçırarak yumruklarını sıktı.

​“O zaman anlat,” dedi Elena, ellerini yavaşça indirerek. “Neyin içindesin?”

​Luca başını öne eğdi. “Henüz parçaların tamamını bilmiyorum.”

​“Bildiğin kadarını söyle!”

​“Yapamam.”

​Elena derin bir nefes alıp masadaki zarfı hırsla kavradı, montunun cebine yerleştirdi. “Öyleyse ben kendim öğreneceğim.”

​Luca’nın çenesi kasıldı, kapının önüne geçti. “Hayır. Bu işin tek bir adımına bile yaklaşmayacaksın.”

​Elena başını dikleştirdi. “Benim adıma karar veremezsin Luca.”

​“Anlamıyorsun!” dedi Luca öfkeyle. “Çünkü anlatmıyorsun!”

​İkisi de sustu. Tartışmanın sesi küçük salonun duvarlarında yankılanmış, evin alışıldık huzurunu parçalamıştı. Luca’nın nefesi hızlanmıştı. Elena’nın elleri titriyordu ama geri çekilmedi. Luca nihayet konuştuğunda sesi daha alçaktı.

​“Benim yüzümden sana bir şey olursa…”

​Cümlesini tamamlayamadı. Elena’nın öfkesi bir anlığına dağıldı. Luca’nın gözlerinde yalnızca sakladığı sırları değil, gerçekten korktuğunu da gördü. Fakat tam o sırada kapı çaldı. İkisi de başlarını girişe çevirdi. Kapı ikinci kez çalındı. Bu kez daha sert. Luca hareketlendi. “Ben bakarım.” Elena zarfı hızla çantasına sokup onun kolundan tuttu.

​“Bekle.”

​“Elena, kapı çalıyor.”

​“Biliyorum. Bekle.”

​Elena girişe doğru ilerledi. Kalbi hızla atıyordu. Kapının yanına geldiğinde önce sessizce durdu, ardından kapı deliğinden dışarı baktı. Ve dondu kaldı. Koridorda duran adamı daha önce görmüştü. Geniş omuzları, koyu gri paltosu ve yüzünün sağ tarafındaki yara izi…

​Viktor Sorel.

​Adrian’ın arka odasında boğuştuğu adam. Dükkândan kaçarken karşı kaldırımda pusuya yatan siyah aracın sahibi olup olmadığını bilmiyordu; ama şimdi o tehlike kapılarına dayanmıştı. Elena hızla geri çekildi. Luca, ablasının yüzünü görünce durumu anladı.

​“Kim?”

​Elena cevap vermeden önce yutkundu. “Viktor.” Luca’nın yüzündeki ifade bir anda değişti.

​“Ne?”

​“Viktor Sorel. Kapının önünde.”

​Luca kapıya yöneldi. Elena hemen önüne geçti. “Sakın açma.”

​“Elena, kapının önünde beklemesine izin veremeyiz.”

​“İzin mi? Luca, o adamın Adrian’ın dükkânında ne yaptığını gördüm! Seninle ne konuşacağını da tahmin edebiliyorum.”

​“Burada daha fazla beklerse komşular…”

​“Umurumda değil!”

​Elena kendi sesinden bile irkildi. Bir anlığına koridora baktı; kapının altından içeri sızan ışıkta gölge hareket ediyordu. Viktor orada olduğunu biliyordu. Belki de evde ikisinin bulunduğunu da biliyordu. Kapı yeniden çalındı. Ardından Viktor’un sesi duyuldu. “Bay Moretti. Kapıyı açmanızın vakti geldi.” Luca’nın yüzü sertleşti.

​Viktor devam etti. “İkinizin de evde olduğunu biliyorum. Bunu daha fazla uzatmayalım.” Elena, Luca’nın kolunu daha sıkı kavradı.

​“Kapıyı açma.”

​Luca bir süre ona baktı. Sonra gözlerini kapıya çevirdi.

​“Ne istiyorsun, Viktor?” diye seslendi.

​“Konuşmak.”

​“Burada konuşacak bir şey yok.”

​Viktor hafifçe güldü. “Bu kararı senin vermen gerekmiyor.” Kısa bir sessizlik oldu.

​“Adrian’ın dükkânından aldığınız şeyin nerede olduğunu biliyorum,” dedi Viktor. “Onu geri vermenizi istiyorum.”

​Elena’nın midesi sıkıştı. Viktor’un zarfın peşinde olduğunu biliyorlardı. Fakat adamın bunu bu kadar açık söylemesi, durumun düşündüğünden daha kötü olduğunu gösteriyordu.

​“Yanlış kapıdasın,” dedi Luca.

​“Öyle mi? O hâlde neden sesin titriyor?”

​Luca dişlerini sıktı. Kapının ardındaki ses yeniden yükseldi. “Size tek bir soru soracağım ve doğru cevap istiyorum. Zarfı kim aldı?” İki kardeş birbirine baktı; ikisinden de çıt çıkmadı. Viktor birkaç saniye bekledi, ardından tonu daha da sertleşti.

​“Anlıyorum. Demek bu şekilde olacak.”

​Elena’nın aklına Adrian geldi. Adrian bu adamı tanıyordu. Viktor’un nasıl biri olduğunu biliyordu. Üstelik ona bir şey yapmamalarını söylemişti. Belki de tek şansları oydu. Elena sessizce cebine uzandı ve telefonunu çıkardı. Luca’nın dikkatini kapıda tutmaya çalışırken Adrian’ın numarasını buldu. Telefon birkaç kez çaldı. Adrian açtı. “Elena?”

​“Adrian, Viktor kapımızda.”

​Telefonun diğer ucunda bir sessizlik oldu.

​“Ne dedin?”

​“Viktor Sorel. Evde olduğumuzu biliyor. Zarfı istiyor. Ne yapacağımızı bilmiyoruz.”

​Adrian’ın sesi hemen ciddileşti. “Kapıyı açmayın.”

​“Zaten açmıyoruz.”

​“Dinle beni. Hiçbir şey yapmayın. Ona meydan okumayın, onunla tartışmayın. Sakın kapıyı açmayın. Ben geliyorum.”

​“Ne kadar sürer?”

​“Elimden geldiğince çabuk geleceğim.”

​Elena kapıya baktı. Viktor’un ayak sesleri duyulmuyordu.

​“Adrian, acele et.”

​“Elena, beni dinle. Hiçbir şey yapmayın.”

​Hat kapandı. Elena derin bir nefes alarak telefonu hızla cebine attı, ardından kapının önünde bekleyen kardeşine döndü.

​“Adrian geliyor.”

​Luca başını salladı ama rahatlamış görünmüyordu.

​“Bu bizi kurtarmaya yetmeyebilir.”

​Elena’nın aklına konsolun alt çekmecesindeki eski silah geldi. Babasından kalan, yıllardır el sürülmemiş soğuk bir tabancaydı. Elena silahın orada durduğunu sanıyordu; çekmecenin dün geceden beri hafifçe aralık kaldığını ise o telaşta fark etmemişti. İkisi de Viktor’un ne kadar acımasız olduğunu biliyordu.

​Elena, silahlı bir çatışmanın durumu büsbütün içinden çıkılmaz hâle getireceğini düşündü. Luca ise sağ elini ceketinin iç kısmına götürür gibi oldu, ardından ablasının gözlerine bakıp beklemeye karar verdi. Tam o sırada Viktor yeniden seslendi: “Elena Moretti.”

​Elena’nın kanı çekildi. “Seninle henüz tanışmadık. Ama hakkındaki bazı şeyleri biliyorum.” Luca kapıya yaklaştı. “Onun adını ağzına alma.”

​“Demek sonunda konuşmaya başladın, Luca.”

​Viktor’un sesinde hafif bir alay vardı.

​“Bir sorum daha var. Kardeşine ne anlattın?”

​Luca cevap vermedi. “Dosya 41’den söz ettin mi? Yoksa onu da karanlıkta mı bırakıyorsun?” Elena’nın bakışları Luca’ya kaydı. Viktor devam etti.

​“İnsanların birbirlerinden sakladıkları şeyler, genellikle onları birbirlerine bağlayan şeylerden daha tehlikelidir.”

​Luca’nın elleri yumruk oldu. “Defol git.”

​“Bu kadar kolay değil.”

​“Git!”

​Viktor’un sesi sertleşti.

​“Cuma gününe kadar vaktiniz var. Ama artık bu yalnızca seninle benim aramda değil. Kız kardeşin de işin içinde.”

​Elena geri çekildi. Viktor’un son cümlesi bir tehditten fazlasıydı. Adam, onun artık geri dönülemeyecek bir çizgiyi geçtiğini biliyordu.

​“Zarfı geri verin,” dedi Viktor. “Sonra belki bazı şeyleri konuşabiliriz.”

​Luca bir anlığına gözlerini kapattı. Elena onun içinde bir şeylerin koptuğunu hissedebiliyordu. Bir sonraki hareketi o kadar ani oldu ki

​Elena onu durduramadı. Luca kapının kilidini çevirdi. “Luca, hayır!” Kapı açıldı.

​Viktor karşısında Luca’yı gördüğünde şaşırmadı. Sanki tam olarak bunu bekliyordu. Bir an ikisi birbirine baktı. Sonra Viktor içeri girdi. Her şey birkaç saniye içinde oldu.

​Luca, Viktor’un eve daha fazla girmesine izin vermemek için önüne geçti. Viktor ise hiç tereddüt etmeden Luca’nın göğsüne doğru hamle yaptı. Luca onu geriye itmeye çalıştı ama Viktor’un gücü beklediğinden fazlaydı. İkisi girişte birbirine çarptı.

​Elena çantasını omzuna geçirip geri çekildi. Sehpanın kenarına çarptı; üzerindeki gazeteler ve dergiler yere dağıldı.

​“Luca!”

​Luca, Viktor’un kolunu yakalayıp onu duvara doğru itti. Viktor dengesini kaybetti ama hemen toparlandı. Dirseğini Luca’nın gövdesine doğru savurunca Luca’nın nefesi kesildi. Viktor onu yakasından tuttu. “Bu işi zorlaştırma.” Luca kendisini kurtarmaya çalıştı. “Evime gelmeye hakkın yok!”

​Viktor onu geriye doğru itti. Luca’nın sırtı duvara çarptı. Bir an sendeledi; Viktor bu fırsatı kaçırmadı. Onu tekrar yakalayıp yere doğru savurdu. Luca sertçe yere düştü. Elena’nın boğazından bir çığlık yükseldi.

​“Luca!”

​Viktor başını ona çevirdi. Elena kapının yanında kalmıştı. Kaçmak istiyordu ama ayakları sanki zemine yapışmıştı. Viktor’un bakışları üzerine çevrildiğinde, onun kendisine doğru yürüdüğünü gördü.

​“Seninle de konuşmamız gerekiyor,” dedi Viktor.

​Elena geriye doğru bir adım attı. “Yaklaşma.” Viktor durmadı. “Zarf nerede?”

​“Yok.”

​Viktor’un yüzündeki ifade sertleşti. “Yalan söyleme.” Elena’nın sırtı duvara değdi. Gözleri bir anlığına yerde yatan Luca’ya kaydı. Luca kıpırdamıyordu; yalnızca nefes almaya çalıştığını görebiliyordu. Viktor, Elena’ya doğru uzandı. Tam o anda yerdeki Luca hareket etti.

​Luca bir eliyle kendisini kaldırmaya çalıştı. Başını kaldırdığında yakındaki sehpanın üzerinde duran vazoyu gördü. Düşünmeye vakti yoktu. Ayağa kalkar kalkmaz vazoyu kaptı ve Viktor’un başına indirdi. Vazonun kırılma sesi evin içinde yankılandı. Viktor sendeledi.

​Bir adım geri attı, ardından duvara tutunmaya çalıştı. Yüzündeki öfke yerini kısa süreli bir şaşkınlığa bırakmıştı. Kırılan vazonun parçaları zemine saçılmıştı. Luca, Viktor’un yeniden toparlanmasına fırsat vermedi. Elena’ya koştu. “Gel!”

​Elena şoktan donup kalmıştı. Luca onun buz kesmiş elini sıkıca tuttu ve hızla kendine doğru çekerek yerinden sarstı. Elena bir an sendeledi ama kardeşinin koluna tutunarak dengesini buldu.

​“Luca, ne yapıyorsun?”

​“Şimdi soru sorma!”

​Luca kapıya yöneldi. Elena onun koluna sıkıca tutunmuş, arkasına bakmamaya çalışıyordu. Koridora çıktılar. Merdivenleri hızla indiler. Luca’nın nefesi düzensizdi; Elena ise onun elini tutarak peşinden inerken tek bir şey söyleyemiyordu. Apartmanın giriş kapısından dışarı çıktıklarında soğuk hava yüzlerine çarptı. Luca kapının önünde durup Elena’nın omuzlarını tuttu.

​“Devam edebilir misin?”

​Elena başını salladı. “Evet.”

​“Öyleyse koş.”

​Sokağa fırladılar. Kalevra’nın akşam trafiği yavaş yavaş yoğunlaşıyordu. Birkaç dükkânın kepengi yarıya kadar indirilmişti. Köşedeki kahvenin önünde oturan adamlar başlarını çevirip onlara baktılar fakat kimse önlerini kesmedi. Luca ara sokaklara yöneldi.

​Elena onun peşinden koşarken aklında tek bir düşünce vardı: Viktor yeniden ayağa kalkarsa onları takip edecekti. Arkalarından gelen her ayak sesi onu irkiltiyordu. Her motor sesi, her açılan kapı, her köşeden yükselen konuşma… Nereye gittiklerini tam olarak bilmiyordu. Luca ise hiç durmadan ilerliyordu. Sonunda tanıdık bir sokağa girdiler.

​Adrian’ın dükkânı birkaç bina ilerideydi. Luca vitrindeki ışığı görünce hızını artırdı. Dükkânın önüne geldiklerinde içeride Adrian’ı gördüler. Önemli kayıtlarını toplayıp montunu giymiş, yanlarına gelmek üzere anahtarlarını eline almıştı. Kapı açıldı. Adrian başını kaldırdı. Önce Luca’yı, ardından onun yanındaki Elena’yı gördü. Yüzündeki ifade bir anda değişti. “Ne oldu size?”

​Luca cevap veremedi. Nefes nefeseydi. Adrian ikisini içeri aldı ve kapıyı kapattı.

​“İyi misiniz? Bir yerinizde yara var mı?”

​Elena başını salladı. “Ben iyiyim.” Adrian, Luca’nın yüzüne ve ellerine baktı. Kardeşinin kıyafetleri dağılmıştı; nefesi hâlâ düzensizdi. Adrian onun koluna, omzuna ve başına dokunarak görünür bir yarası olup olmadığını kontrol etti.

​“Başını bir yere çarptın mı?”

​“Sanmıyorum.”

​“Başın dönüyor mu?”

​“Hayır.”

​Adrian birkaç saniye daha onu inceledi.

​“Tamam. Oturun.”

​Elena sandalyeye çöktü, Luca da hemen yanına ilişti. Evdeki boğuşmanın sarsıntısı henüz geçmemişti. Adrian ön kapıyı sürgüleyip hızla yanlarına döndü. “Viktor evinize mi dayandı?” Luca başını salladı. “Zarfı geri istedi.” Adrian elini yüzüne götürdü. “Lanet olsun…” Elena sertçe baktı. “Bize beklememizi söylemiştin.”

​“Doğru.”

​“Biz de seni bekledik. Ama Luca kapıyı açtı.”

​Adrian, Luca’ya baktı. Onu suçlamadı. Yalnızca yüzündeki yorgun ifadeyle derin bir nefes aldı.

​“Viktor’un kapınızda ne yapacağını tahmin etmeliydim.”

​“Sen onu tanıyorsun,” dedi Luca. “Bize neyin içine girdiğimizi anlatman gerekiyor.”

​Adrian bir süre sessiz kaldı. Sonra anahtarlarını masaya bıraktı. “Burada kalamayız.” Elena’nın yüzü gerildi. “Nereye gideceğiz?”

​“Bir dostumun yanına.”

​Luca ayağa kalkmaya çalıştı. “Başka kimseye güvenmiyorum.” Adrian ona doğrudan baktı.

​“Ben de güvenmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Ama bu gece seçeneklerimiz sınırlı.”

​Elena zarfın bulunduğu çantayı sıkıca tuttu. Adrian bunu fark etti. “Zarf hâlâ sende mi?” Elena başını salladı. “Evet.” Adrian’ın yüzünde belli belirsiz bir rahatlama belirdi.

​“Öyleyse onu yanından ayırma. Ve artık kimseye ne bulduğunu anlatma.”

​Luca ceketini aldı. “Tamam. Nereye gidiyoruz?” Adrian dükkânın arka tarafına yöneldi. “Benimle gelin.” Adrian’ın arabası eski ama bakımlı bir otomobildi. Motor çalıştığında kısa bir titremeyle sarsıldı, ardından düzenli bir sesle çalışmaya devam etti.

​Luca ön koltuğa geçti; Elena ise arka tarafa oturup çantasına sıkıca sarıldı. Adrian dikiz aynasından karanlık sokağı kontrol edip gaza bastı. Kalevra’nın merkezinden uzaklaştıkça ışıklar seyreldi; vitrinlerin yerini kepenkleri pas tutmuş ambarlar ve eski atölyeler aldı. Yol boyunca kimse ağzını açmadı.

​Elena camdan dışarı bakıyordu. Her kavşakta arkalarındaki araçları kontrol ediyor, kendilerini takip eden koyu renkli bir otomobil görüp görmediğine dikkat ediyordu. Luca ise iki elini dizlerinin üzerine koymuştu. Parmakları hâlâ hafifçe titriyordu.

​Adrian sonunda konuştu. “Birazdan bir arkadaşımın dükkânına varacağız. Adı Marek Draven.” Luca başını çevirdi. “Ne iş yapıyor?”

​“Eskiden limanda çalışırdı. Şimdi kendi atölyesini işletiyor. Metal işleri, makine tamiri… Biraz da başka şeyler.”

​“Başka şeyler derken?”

​Adrian gözlerini yoldan ayırmadı.

​“Marek’in en iyi yaptığı şey, insanlara kendisinden uzak durmaları gerektiğini anlatmaktır.”

​Elena ilk kez hafifçe gülümsedi ama gülümsemesi hemen kayboldu.

​“Viktor’u tanıyor mu?”

​Adrian’ın yüzü ciddileşti. “Eskiden tanıyordu.”

​“Ne kadar eskiden?”

​“Yeterince eskiden.”

​Elena daha fazla sormak istedi ama Adrian’ın konuşmak istemediğini anladı. Birkaç dakika sonra otomobil, büyük bir metal kapının önünde durdu. Binanın üst katındaki pencerelerden birinde sarı bir ışık yanıyordu. Kapının yanında, boyası dökülmüş bir tabelada Draven Atölyesi yazıyordu. Adrian kornaya kısa bir kez bastı.

​İçeriden metal bir şeyin yere bırakılma sesi geldi. Ardından ağır adımlar duyuldu. Kapı açıldığında karşılarında iri yapılı bir adam belirdi.

​Marek Draven, ellili yaşlarının başlarındaydı. Gür ve kırlaşmış bir sakalı, nasırlı elleri ve yıllarca kor ateşin karşısında çalışmaktan yanık izleriyle dolmuş kalın ön kolları vardı. Üzerinde koyu renkli, kolları sıvanmış bir gömlek vardı. Önce Adrian’a baktı.

​“Bu saatte buraya geliyorsan ya büyük bir belaya bulaştın ya da bela seni buldu,” dedi Marek, demir gibi tok ve boğuk bir sesle.

​Adrian arabadan indi. “İkincisi.” Marek’in bakışları Luca ile Elena’ya kaydı.

​“Kim bunlar?”

​“Elena ve Luca Moretti.”

​Marek’in yüzündeki ifade değişti. “Moretti mi?” Adrian başını salladı. Marek birkaç saniye onları inceledi. Ardından kapıyı tamamen açtı.

​“İçeri girin.”

​Atölyenin içi yağ, metal ve eski ahşap kokuyordu. Bir köşede yarısı sökülmüş bir motor, duvar boyunca sıralanmış aletler ve üzerinde çeşitli parçalar bulunan uzun bir tezgâh vardı. Arkadaki kapıdan geçtiklerinde daha sıcak, daha düzenli bir odaya ulaştılar. Burası Marek’in salonuydu.

​Ortada geniş bir masa, çevresinde ağır ahşap sandalyeler bulunuyordu. Duvara yaslanmış eski bir koltuk ve pencerenin yanında küçük bir radyo vardı. Marek kapıyı kapatıp salona geçti.

​“Oturan otursun. Adrian, anlat bakalım.”

​Adrian hiç vakit kaybetmeden olanları baştan sona özetledi. Elena’nın dükkândaki zarfı alışını, Viktor’un baskınını, apartman kapısına dayanmasını ve Luca’yla giriştiği boğuşmayı bir çırpıda anlattı. Marek tek kelimeyle bölmeden dinledi; yalnızca Viktor’un ismi geçtiğinde yüzündeki kaslar gerildi. Söz bittiğinde masaya eğilip boğuk sesle mırıldandı: “Viktor Sorel…”

​Adı ağzından çıkarken eski bir anıyı hatırlıyor gibiydi. Luca öne doğru eğildi. “Onu tanıyorsun.” Marek başını salladı. “Uzun zamandır.”

​“Nasıl biri?”

​Marek kısa, neşesiz bir gülüş çıkardı. “Şimdiki hâliyle mi, eskiden olduğu hâliyle mi?” Elena cevap vermesini bekledi. Marek sandalyeye oturdu.

​“Viktor’u ilk tanıdığımda böyle biri değildi. Sertti, evet. İnsanlara kolay güvenmezdi. Ama her sorunu yumrukla çözmeye çalışmazdı. Cebindeki o eski gümüş çakmağıyla oynar, saatlerce sessizce beklerdi. Sabrı, öfkesinden bile daha tehlikeliydi.”

​Luca’nın kaşları çatıldı. “Öyle görünmüyor.”

​“Çünkü onu tanıdığın kişiyle benim tanıdığım kişi aynı değil.”

​Marek masanın üzerinde duran metal küllüğü kenara itti.

​“Yıllar önce limanda birlikte çalıştığımız bir dönem vardı. O zamanlar işler bugünkünden farklı yürürdü. Bazı insanlar para taşırdı, bazıları evrak. Kimin ne taşıdığını herkes bilmezdi. Ama herkes, bilmemesi gereken şeyleri sormaması gerektiğini öğrenirdi.”

​Elena’nın aklına zarfın içindeki fotoğraf geldi. Eski liman. Üç adam. Depo.

​“Viktor da bu işlerin içinde miydi?” diye sordu.

​Marek ona baktı.

​“Viktor, limanda olup bitenlerin büyük bölümünü bilirdi. Fakat o zamanlar bir çizgisi vardı. Herkesin bir çizgisi olur. Bazıları o çizgiyi geçmez. Bazılarıysa bir gün, geçmek zorunda kaldığına inanır.”

​“Ne oldu ona?” dedi Luca.

​Marek’in bakışları masaya indi. “Bir olay yaşandı.”

​“Nasıl bir olay?”

​Marek hemen cevap vermedi. Sanki hatırladığı şeyin ayrıntılarını seçmekte zorlanıyordu.

​“Birileri ortadan kayboldu. Bazı kayıtlar değişti. İnsanlar birbirlerine verdikleri sözleri inkâr etmeye başladı. Sonra bir gün Viktor, eskisi gibi davranmayı bıraktı.”

​Elena’nın kalbi hızlandı. “Kayıtlar mı?” Marek başını kaldırdı. “Evet.”

​“Ne tür kayıtlar?”

​“Gümrükten gizlenen özel sevkiyat ve aile anlaşması kayıtları.”

​Elena onun yüzünü dikkatle inceledi. Marek bir şey saklıyor olabilirdi ama yalan söylediğine dair bir işaret göremiyordu.

​“Viktor’un değişmesine neden olan olayda biri öldü mü?” diye sordu Luca.

​Marek’in çenesi sıkıldı.

​“Bildiğim kadarıyla o olaydan sonra herkes bir şey kaybetti. Ama kimin ne kaybettiğini kimse açıkça anlatmadı.”

​Elena çantasını biraz daha sıkı tuttu. Bir kişi kaybolduğunda herkes onu arar. Bir kayıt kaybolduğunda kimse neyi kaybettiğini bilmez. Fotoğrafın arkasındaki cümle yeniden zihninde belirdi. Marek, Elena’nın yüzündeki değişimi fark etti.

​“Bir şey mi biliyorsun?”

​Elena cevap vermeden önce Adrian’a baktı. Adrian’ın sessizliği, her şeyi anlatmaması gerektiğini düşündürüyordu.

​“Bir fotoğraf gördüm,” dedi sonunda. “Eski bir liman deposu. Birkaç adam var. Ayrıca bazı kayıtlarla ilgili belgeler.”

​Marek’in yüzü ciddileşti. “Belgelerde ne yazıyor?”

​“Dosya 41.”

​Marek’in bakışları bir anda Adrian’a döndü. Adrian da onun yüzündeki ifadeyi fark etti.

​“Sen bu adı duydun mu?” diye sordu.

​Marek cevap vermeden önce uzun bir nefes aldı.

​“Yıllar önce.”

​“Ne anlama geliyor?”

​“Dört ortağın imzaladığı gizli sevkiyat ve sicil anlaşmasıydı.”

​Luca öfkeyle ayağa kalktı. “Yine aynı şey! Herkes bir şey biliyor ama kimse anlatmıyor!” Marek de ayağa kalktı. İri gövdesiyle Luca’nın karşısında durdu ama sesini yükseltmedi.

​“Öfkeni anlıyorum, genç adam. Ama bilmediğin bir şey hakkında aceleyle karar verirsen, bir sonraki kapıyı açtığında karşında Viktor’dan daha kötü biri olabilir.”

​Luca cevap vermek istedi fakat Elena elini hafifçe koluna koydu. Marek yeniden oturdu.

​“Şunu bilmenizi istiyorum: Viktor tehlikeli bir adamdır. Yalnızca güçlü olduğu için değil. Neyi kaybettiğini bilen insanlar tehlikelidir. Neyi kaybetmekten korktuğunu bilenlerse daha da tehlikelidir.”

​Elena’nın sesi alçaldı. “Peki Viktor neyi kaybetti?” Marek ona uzun uzun baktı. “İşte bunu öğrenmek için önce neyin kaybolduğunu bulmanız gerekiyor.”

​Dosya 41.

​O isim artık yalnızca bir kâğıdın üzerinde yazan kelimeler değildi. Viktor’un geçmişine, limandaki fotoğrafa ve Luca’nın sakladığı sırlara uzanan bir kapıydı. Ama kapının arkasında ne bulunduğunu henüz kimse bilmiyordu.

​Marek, Elena ile Luca’nın bu geceyi atölyenin üst katındaki küçük odalarda geçirebileceğini söyledi. Adrian da plan yapmak için yanlarında kaldı. Dışarıda rüzgâr sertleşmiş, caddelerin uğultusu kesilmişti. Saat ilerledikçe yorgunluk ağır bastı.

​Adrian, sabah ilk iş eski kaynaklarını yoklayacağını belirtti; Marek ise Viktor’un yeni bir hamlesine karşı tetikte kalacaklarını ekledi. Henüz kimsenin elinde kesin bir çıkış yolu yoktu; bu yükü göğüslemek için zamana muhtaçtılar. Çok geçmeden Adrian ayaklandı.

​“Sabah erkenden geleceğim,” dedi. “Siz burada kalın. Dışarı çıkmayın.”

​Luca başını salladı. “Tamam.” Marek onları üst kattaki küçük yaşam alanına çıkardı. Koridorun ucundaki odada eski bir kanepe, bir sandalye ve yan odaya açılan bir kapı vardı. Pencerenin kalın perdelerinden sokak lambasının ışığı belli belirsiz süzülüyordu. Marek kapının yanında durdu. “Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenin.” Elena teşekkür etti.

​Marek kapıyı kapatıp aşağı indiğinde nihayet yalnız kaldılar. Luca kanepeye oturdu. Başını geriye yaslayıp gözlerini kapattı. Elena ise

​pencerenin önünde dikiliyor, perdenin aralığından karanlık caddede nöbet tutuyordu. Sonunda Elena sessizliği bozdu. “Başın hâlâ zonkluyor mu?” Luca gözlerini araladı. “Çok az.”

​“Adrian’ın sabah tekrar kontrol etmesini isteyelim.”

​“Gerek yok. İyiyim.”

​Elena pencerenin kenarından çekilip ağır adımlarla kardeşinin yanına geldi. Karşısındaki eski ahşap sandalyeye oturdu.

​“Her zaman iyiyim diyorsun,” dedi fısıltıyla.

​Luca cevap vermek yerine başını geriye yasladı.

​Elena uzanıp elini kardeşinin yüzüne yaklaştırdı. Parmak uçlarıyla Luca’nın kaşının hemen üzerindeki taze, kırmızı sıyrığa usulca dokundu. Luca acıyla değil, suçlulukla gözlerini yumdu.

​“Bugün seni o kapının eşiğinde yerde gördüğümde…” dedi Elena. Boğazı düğümlendi, cümlesini tamamlayamadı.

​Luca gözlerini açtı. Ablasının titreyen parmaklarını kendi avucunun içine aldı; iki eliyle birden sıkıca sardı.

​“Buradayım Elena,” dedi boğuk bir sesle. “Geçti.”

​Elena bakışlarını ellerine indirdi. Kardeşinin nasırlı parmaklarındaki sıcaklık, sabahtan beri içinde donup kalmış o buz kütlesini yavaşça eritiyordu. Derin, titrek bir soluk verdi. Gözleri dolmuştu ama ağlamadı.

​“Seni kaybedebileceğimi sandım, Luca. Gerçekten.”

​Luca kardeşinin elini bırakmadı. Oturduğu yerden biraz daha öne kayıp başını ablasının alnına yaklaştırdı.

​Odanın içindeki sessizlik, sokaktan sızan ayazla birleşip aralarında görünmez bir bağ örüyordu. Luca, ablasının omzundaki gerginliğin hafifçe çözüldüğünü hissetti.

​“Babamın öldüğü o gece verdiğim sözü unutmadım,” dedi Luca, sesi yalnızca ikisinin duyabileceği kadar alçaktı. “Seni ne pahasına olursa olsun ayakta tutacağım.”

​Elena kardeşinin yüzündeki derin yorgunluğa baktı. Göz altlarındaki mor gölgeler, dudaklarındaki kuruluk… Luca artık çocuk değildi ama Elena’nın gözünde hâlâ o kış gecesi paltosunu üzerine örttüğü küçük kardeşiydi.

​Tek kelime etmeden kollarını kardeşinin boynuna doladı. Başını Luca’nın omzuna yaslayıp sımsıkı sarıldı. Luca ilk saniyede donakaldı; ardından kollarını ablasının sırtına dolayıp onu göğsüne bastırdı.

​Dakikalarca öylece kaldılar. Ne geçmişteki o karanlık yangından söz ettiler ne de cuma gecesinin yaklaşan gölgesinden. Yalnızca birbirlerinin nefes alışını dinlediler.

​Elena geri çekildiğinde yüzünde hüzünlü ama kararlı bir ifade vardı. Luca doğruldu, parmaklarını ovuşturarak pencereye doğru kısa bir bakış attı.

​Dışarıdaki tehdidin varlığı odadaki havayı yeniden ağırlaştırmıştı. Fakat artık ikisi de yalnız olmadıklarını biliyordu.

​Luca derin bir soluk alarak ayağa kalktı. Köşedeki eski dolaptan yün bir battaniye çıkarıp ablasının omuzlarına bıraktı.

​“Birbirimizden saklayarak hiçbir şeyi çözemeyiz,” dedi, sesi bu kez çok daha sakindi. “Bunu bu sabah çok sert öğrendim.”

​Elena battaniyeye sarındı. “Öyleyse yarın gece o antrepoya gitmeden önce her şeyi konuşacağız.”

​“Konuşacağız,” dedi Luca. “Ama önce benim de öğrenmem gereken şeyler var. Adrian’ın ve Marek’in sustuğu şeyleri çözmemiz gerekiyor.”

​“Dosya 41’i de mi?”

​“Hepsini.”

​Elena başını salladı. Aralarındaki o buzdan duvar nihayet yıkılmıştı. Luca kapının eşiğine yöneldi.

​“Yan odadaki yatağa geçip biraz uyu,” dedi. “Sabaha çok az kaldı.”

​“Sen de dinlenmelisin.”

​“Birazdan.”

​Elena yan odaya geçtiğinde Luca koltuğa oturdu. Gözleri penceredeki perdenin aralığına kilitlendi. Dışarıdaki soğuk sokak sessiz görünüyordu ama ikisi de şafağın yeni bir hesaplaşma getireceğini biliyordu.

​Luca başını salladı. Elena yan odaya geçip yatağa uzandı; aradaki kapıyı açık bıraktı. Luca ise sokağa bakan odadaki koltuğa oturdu.

​“İyi geceler, Elena.”

​“İyi geceler, Luca.”

​Lamba söndü. Elena gözlerini yumduğunda Viktor’un kapıyı yumruklayışı hâlâ kulaklarındaydı. Parçalanan vazonun şangırtısı, Luca’nın yere düşüşü ve ayazda soluk soluğa kaçışları zihninden silinmiyordu. Ama hepsinin altında daha derin bir korku vardı.

​Luca’nın hayatında, kendisine anlatmadığı bir geçmiş bulunuyordu. Bu geçmiş yalnızca Viktor’u değil, Adrian’ı ve Marek’i de birbirine bağlıyordu. Dosya 41 ise bütün bu insanların aynı noktada buluştuğu karanlık bir düğüm gibiydi. Elena, zarfı çantasının içinde sakladığı yeri düşündü. Oradaki belgeler bir başlangıçtı. Asıl dosya hâlâ bulunamamıştı.

​Ve Viktor Sorel, onu bulmak için her şeyi yapmaya hazır görünüyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti. Atölyenin önündeki sokak sessizdi. Uzaklarda bir motor sesi yükseldi, sonra yavaşça kayboldu. Marek’in odasında ışık yanmıyordu. Adrian çoktan gitmişti.

​Luca uyumaya çalışıyordu ama gözlerini her kapattığında Viktor’un kendisine doğru yürüdüğünü görüyordu. Başının ağrısı hafifti; asıl acı, Elena’nın onun yüzünden tehlikeye girmiş olmasıydı. Yan odadaki yatakta Elena’nın nefesi düzene girmişti. Uyuyor gibi görünüyordu. Luca aralık kapıdan ona baktı.

​Bütün hayatları boyunca birbirlerine tutunmuşlardı. Şimdi ise onları birbirine bağlayan şey, aynı zamanda en büyük zayıflıkları hâline gelebilirdi. Düşmanları bunu öğrenmişti. Viktor, Elena’nın Luca için ne ifade ettiğini biliyordu. Bu bilgi onu daha da tehlikeli

​yapıyordu. Luca yavaşça doğruldu ve penceredeki perdeyi araladı. Sokak boş görünüyordu.

​Ama karşı kaldırımda, lambanın aydınlatmadığı bir bölümde koyu renkli bir otomobil duruyordu. Luca’nın nefesi kesildi. Arabanın farları kapalıydı. İçeride birinin bulunup bulunmadığı seçilemiyordu. Luca birkaç saniye boyunca kıpırdamadan bekledi. Sonra arabanın içindeki küçük bir ışık yandı. Bir sigaranın ucu gibi parlayan kırmızı nokta… Ardından ışık söndü.

​Otomobil hareket etmedi. Luca perdeyi kapattı. Elena’yı uyandırmak için arkasını döndü ama durdu. Onun en azından birkaç saat dinlenmesine ihtiyacı vardı. Yavaşça koltuğuna geri oturdu. Sabaha kadar gözünü kırpmamaya karar verdi. Çünkü artık şunu biliyordu: Viktor onları yalnızca bulmamıştı. Onları izliyordu.

​Ve Dosya 41’in peşindeki insanlar, Elena ile Luca’nın düşündüğünden çok daha yakındaydı.

​— Bölüm sonu —