İçeriğe geç

Bölüm 3:Mühürsüz Zarf


​Kalevra’nın eski sokakları, sabahın solgun ışığında bile geceden kalma bir sır taşıyor gibiydi. Elena Moretti, montunun yakasını kaldırıp dar kaldırımlarda ilerlerken telefonunu avucunda sımsıkı tutuyordu. Dün Rinaldi’yle yaptığı konuşma ve hemen ardından gelen o tehditkâr kadın sesi, geceki mesajla birleşip uykusunu kaçırmıştı:

​“Cuma günü aynı yerde. Bu kez tek başına gel.”

​Ve zihninden silinmeyen o son cümle:

​“Kız kardeşine hiçbir şey söylemedin, değil mi?”

​Elena, kardeşinin tehlikeli bir sırrı gizlediğinden artık emindi. Fakat o sırrın nereye uzandığını bilmiyordu. Üstelik Luca’yı sorularla sıkıştırmanın hiçbir sonuç vermeyeceğini görmüştü. Kardeşi konuşmuyorsa, cevabı bizzat kendisi söküp alacaktı.

​Aklında tek bir isim vardı: Adrian Voss. Yıllar önce yakın arkadaştılar; babasının ölümünden sonra yolları ayrılsa da Adrian eski hatların ve numaraların izini sürmeyi herkesten iyi bilirdi.

​Eski şehrin arka sokaklarından birinde, tabelası yıllardır solmuş küçük bir elektronik tamir dükkânı vardı. Kapısının üstündeki zil, Elena içeri girince cılız bir ses çıkardı. Raflarda eski radyolar, sökülmüş telefonlar ve lehim kokusu birikmişti. Tezgâhın arkasındaki adam başını kaldırdı.

​“Elena Moretti,” dedi Adrian Voss, elindeki havyayı yavaşça bırakarak. “Bunca zamandan sonra.”

​“Sana ihtiyacım var, Adrian.”

​Adrian’ın yüzündeki buruk gülümseme yavaşça silindi. Elena’nın sesindeki gerginliği fark etmişti. Tezgâha yaklaştı, buğulu vitrinden sokağa kısa bir bakış attı ve daha alçak sesle konuştu.

​“Ne oldu?”

​Elena çantasından not ettiği kâğıdı çıkardı.

​“Bu numara dün beni aradı. Bir kadın. Luca’yla ilgili soru sormamamı söyledi. Cuma günü nerede buluşacağını öğrenmeye çalışmamam gerektiğini de ekledi.”

​Adrian kâğıttaki numarayı dikkatle inceledi. Sonra eski bilgisayarının başına geçip siyah ekranda birkaç sorgu satırı açtı. Monitörün solgun ışığı yüzüne vurdukça kaşları çatılıyordu.

​“Bir şey buldun mu?” diye sordu Elena.

​“Kesin bir isim veremem,” dedi Adrian, kesik ve huzursuz bir sesle. “Bu numara göründüğü kadar basit değil. Aramanın gerçekten bu hattan yapıldığını bile varsayamayız. Birisi santral üzerinden izini özellikle gizlemeye çalışıyor.”

​“Yani sıradan bir telefon görüşmesi değildi.”

​Adrian ekrana bakarak kısa bir süre sustu.

​“Hayır. Bana da öyle gelmiyor.”

​Elena, onun bakışlarındaki gölgeyi yakaladı.

​“Cuma gününü duyunca neden böyle oldun?”

​Adrian taburesine yaslandı ama omuzları hâlâ gergindi.

​“Cuma gecesi hakkında bazı fısıltılar duydum. Belediye denetimi eski antrepoları açmadan önce, limandaki bazı insanlar geçmişten kalan kayıtları tamamen kapatmak istiyor.”

​“Luca da mı bunların içinde?”

​“Bunu söyleyemem.” Adrian’ın sesi kısıldı. “Ama kardeşinin bu işten tamamen habersiz olduğunu da garanti edemem.”

​Elena’nın boğazı düğümlendi. Luca onun yalnızca kardeşi değil, hayatta kalan tek ailesiydi. Onun kendisinden sır saklaması canını yakıyordu ama başına bir şey gelme ihtimali daha korkutucuydu. Tam o sırada kapının üstündeki zil yeniden çaldı.

​İçeri orta yaşlı, koyu renk paltolu bir kurye girdi. Elena’ya kısa bir bakış attıktan sonra doğrudan Adrian’ın yanına yürüdü. Tek kelime etmeden tezgâhın üzerine kalın, kahverengi bir zarf bıraktı.

​“Cuma gününe kadar kararınızı vermiş olmanız gerekiyor,” dedi adam.

​Adrian zarfa elini bile sürmedi. “Bunun burada konuşulmayacağını söylemiştim.”

​“Bana yalnızca sürenin değişmeyeceğini iletmem söylendi.”

​Adam paltosunun yakasını düzeltti, sonra kapıya yöneldi. Çıkmadan önce Elena’ya bir kez daha baktı. Bakışında açık bir tehdit yoktu; tam aksine bu soğuk kayıtsızlık Elena’yı daha çok ürpertti. Zil sustuğunda dükkânın içini ağır bir sessizlik kapladı.

​“Bu da neydi?” diye sordu Elena.

​Adrian tezgâhın üzerindeki kahverengi zarfa baktı. Parmaklarını yıpranmış kâğıdın kenarında gezdirdi ama kapağını açmadı.

​“Sana anlatmam gereken bir şey var,” dedi. “Ama duyduktan sonra bu işten tamamen uzak durmak isteyebilirsin.”

​Elena’nın gözünün önüne Luca’nın yorgun yüzü, telefondaki mesajlar ve dün evinin sokağında bekleyen koyu renkli araba geldi. Korkuyordu; bunu inkâr edemezdi. Ama korkusu, arkasını dönüp gideceği anlamına gelmiyordu.

​“Sanmıyorum,” dedi Elena. “Artık uzak durabileceğimi hiç sanmıyorum.”

​Adrian gözlerini ondan ayırmadı. Sonra başını hafifçe eğdi.

​“Öyleyse ön kapıyı kilitle.”

​Elena hızla dönüp camlı kapıya yürüdü. Dışarıdaki dar cadde görünürde sakindi; fakat gölgelerin arasında birilerinin nöbet tuttuğunu artık hissedebiliyordu.

​Anahtara uzanırken gözü tezgâhın üzerindeki kahverengi zarfa takıldı. İçinde ne olduğunu henüz ikisi de bilmiyordu. Yine de Elena, o zarfın cuma gününe kadar her şeyi altüst edebileceğini hissediyordu. Elena kilidi çevirdi. Metalin tok sesi, dükkânın dar sessizliğinde olduğundan daha yüksek yankılandı.

​Adrian zarfı tezgâhın ortasına doğru çekti. Kısa bir an kâğıda baktıktan sonra başını kaldırdı.

​“Bunu sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum.”

​Elena’nın içindeki endişe yerini keskin bir sabırsızlığa bıraktı.

​“Adrian, buraya kadar geldim. Luca’nın başı belada ve herkes benden bir şeyler saklıyor. Artık açık konuş.”

​Adrian derin bir nefes verdi. “Luca yaklaşık üç hafta önce buraya geldi.” Elena’nın adımları tezgâhın önünde durdu.

​“Ne için?”

​“Bir numarayı araştırmamı istedi. Kendisini arayan birinin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Eski kayıtları taradım ama normal bir iz bulamadım. Tıpkı senin getirdiğin numara gibi özellikle gizlenmiş bir hattı.”

​“Peki, hiçbir şey çıkmadı mı?”

​“Hayır. Ama Luca dükkândan çıkarken bana tek bir şey söyledi.”

​Adrian’ın sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü.

​“Eğer bir gün kız kardeşim buraya gelirse, ona hiçbir şey anlatma sakın, dedi.”

​Elena’nın yüzündeki çizgiler gerildi. “Beni korumaya mı çalışıyordu?”

​“Belki,” dedi Adrian. “Ya da seni bu işin dışında tutmaya.”

​Elena ağzını açacakken dışarıdan boğuk bir motor sesi duyuldu. İkisi de aynı anda sustu. Adrian vitrinin tozlu perdesini hafifçe araladı. Karşı kaldırımda koyu renkli bir otomobil durmuştu. Motoru rölantide çalışıyordu.

​“Bizi takip ediyorlar,” diye fısıldadı Elena.

​Adrian perdeyi bıraktı.

​“Hayır,” dedi yavaşça. “Bence senin eninde sonunda buraya geleceğini biliyorlardı.”

​Adrian hızla tezgâha döndü. Kahverengi zarfı eline aldı, mühürsüz kapağını kaldırdı ve içindeki belgeleri yarıya kadar çekti. Tam o anda, arka odaya açılan koridordan üç sert darbe sesi geldi. Adrian’ın eli zarfın üzerinde donup kaldı. Yüzü bembeyaz kesildi. Elena koridora doğru döndü. “Arka kapıda kim var?”

​Adrian cevap vermedi. İçindekilere bakmaya fırsat bulamadan zarfı aceleyle kapattı, ardından tezgâhın alt çekmecesinden küçük, paslı bir anahtar çıkardı.

​“Ne olursa olsun,” diye fısıldadı, “arka odaya geçince zarfı masanın kenarına bırakacağım. Fırsatını bulduğunda onu al. İçine ben bile bakamadım ama bu kadar insan peşindeyse, Luca’yla ilgili her şey o zarfta olabilir.”

​Arka kapının ardındaki sesler bir anda bıçak gibi kesildi.

​Adrian birkaç saniye tezgâhın arkasında mıhlanıp kaldı. Paslı anahtarı avucunda sıktı, ardından zarfı kaparak arka odaya uzanan dar koridora yöneldi. Elena da nefesini tutmuş onu izliyordu. Adrian’ın omuzlarındaki gerginlik, yıllardır geçmişten kalan karanlık bir sırrı taşıyan bir adamın huzursuzluğuydu. Şimdi o gölge kapıya dayanmıştı.

​“Adrian.”

​Elena’nın kısık sesi onu koridorun başında durdurdu. Adrian omzunun üzerinden döndü. “Ne oldu?”

​“Kapının arkasındaki kim?”

​“Birazdan öğreneceksin.”

​Elena kaşlarını çattı. “Bana böyle cevap verme. Az önce dışarıda bizi gözetleyen bir araba olduğunu söyledin. Şimdi de arka kapı çalınıyor ve sen tek kelime etmeden kapıyı açmaya gidiyorsun.” Adrian bir an ona baktı, sonra yeniden arka odaya yürüdü.

​Elena da peşinden arka odaya girdi. “Bir dakika. Bu gelen adam güvenilir mi?” Adrian demir kapının önünde durdu. Elena bir cevap bekledi. En azından başını sallamasını, kısa bir uyarı fısıldamasını ya da içini rahatlatacak küçücük bir işaret vermesini umuyordu. Fakat Adrian tek kelime etmedi. Anahtarı kilide soktu ve ağır kapıyı araladı.

​Arka geçidin loşluğunda kırklı yaşlarının sonlarında, geniş omuzlu bir adam duruyordu. Koyu gri paltosunun yakası kalkıktı; sağ elmacık kemiğinden çenesine eski bir yara izi inmişti. Parmaklarının arasında tuttuğu aşınmış gümüş çakmağın kapağını ağır ağır açıp kapatıyordu. Adamın adı Viktor Sorel’di.

​Viktor, Adrian’a selam vermedi. Keskin bakışlarıyla önce dar arka odayı, ardından köşede duran Elena’yı süzdü.

​“Demek yalnız değilsin.”

​Adrian geri çekilerek kapıyı biraz daha açtı.

​“Buraya gelmemen gerektiğini söylemiştim.”

​Viktor içeri adım attı. “Sen bana pek çok şey söyledin, Adrian. Ama verdiğin sözleri tutmak konusunda aynı özeni göstermedin.”

​“Sesini alçalt.”

​“Bana emir verme.”

​Adrian arka kapıyı kapattı ve elindeki zarfı belli etmeden çalışma masasının kenarına bıraktı. Viktor ise çantasını masaya koyup paltosunun düğmelerini açtı. Gümüş çakmağının metalik klik sesi dar odada yankılanırken bakışları sabrının tükendiğini gösteriyordu.

​“Anlaşmamız basitti,” dedi Viktor, pürüzlü ve buz gibi bir sesle. “Ben senin payını gizleyecektim, sen de Dosya 41’i getirecektin.”

​Adrian kollarını göğsünde kavuşturdu. “Bana bu işin kime uzandığını söylemedin.”

​“Bu, anlaşmamızı değiştirmez.”

​“Gerçeği bilseydim bu işe hiç girmezdim.”

​Viktor kısa, buz gibi bir kahkaha attı.

​“İnsanlar genellikle sonuçları gördükten sonra böyle konuşur.”

​Adrian masaya bir adım yaklaştı. “Luca’nın bu işe nasıl bulaştığını biliyor musun?” Viktor’un ağır bakışları bir anlığına Elena’ya kaydı. Elena bu bakışı kaçırmadı. Adam, Luca’nın adını duyduğunda hiç şaşırmamıştı. Tam tersine, bu yüzleşmenin yaşanacağını çok önceden biliyormuş gibi sakindi.

​“Burada Luca hakkında konuşmayacağız,” dedi Viktor.

​Adrian’ın çenesi kasıldı. “Onun adını senin ağzından duymak istemiyorum.”

​“Öyleyse o çocukla ilgili sorular sormayı bırak.”

​Elena dayanamayıp bir adım öne çıktı. “Benim kardeşim hakkında ne biliyorsun?” Viktor yavaşça ona döndü. İlk kez doğrudan gözlerinin içine baktı.

​“Bildiğim şeylerin senin için bir önemi yok.”

​“Buna ben karar veririm.”

​Adrian hemen kolunu uzattı. “Elena, lütfen karışma.” Fakat Elena geri çekilmedi.

​“Hayır, Adrian. Günlerdir herkes bana neyi bilip neyi bilmemem gerektiğini söylüyor. Kardeşim eve geç geliyor, telefonunda tehdit mesajları buluyorum, tanımadığım insanlar beni arayıp susmamı emrediyor. Şimdi de bu adam Luca’nın adını duyunca konuyu kapatıyor. Artık kimsenin beni korumak bahanesiyle karanlıkta bırakmasına izin vermeyeceğim.”

​Viktor’un yüzündeki sert ifade hafifçe değişti. Elena’yı başından beri odadaki sıradan bir yabancı gibi görmüş olabilirdi. Şimdi ise karşısında geri adım atmayan bir abla duruyordu.

​“Cesaretin var,” dedi Viktor. “Ama cesaret, insanı her zaman doğru kapıya çıkarmaz.”

​“En azından karanlıkta beklemekten iyidir.”

​Viktor yeniden Adrian’a döndü. “Bunu ona sen mi anlattın?”

​“Hayır.”

​“Öyleyse neden hâlâ bu odada?”

​Adrian masanın kenarına doğru bir adım attı.

​“Çünkü burası benim dükkânım. Kimin kalacağına sen karar veremezsin.”

​Viktor’un sakinliği silindi; çakmağın kapağı sertçe kapandı.

​“Senin dükkânın, senin kuralların…” diye mırıldandı. “Hep aynı kibir. Kendini hâlâ bu şehirde bir şeyleri kontrol edebilecek güçte sanıyorsun.”

​“En azından insanlara verdiğim sözleri şantaj aracına dönüştürmüyorum.”

​Viktor’un bakışları karardı.

​“Süreniz cuma gecesi doluyor. O saate kadar istediğim dosyayı bana getireceksin.”

​“Sana hiçbir şey getirmeyeceğim.”

​“Bir daha düşün.”

​“Düşündüm.”

​Viktor aniden ileri atılıp iki eliyle Adrian’ın yakasına yapıştı. Adrian’ın sırtı sertçe arka odanın duvarına çarptı. Sarsıntıyla birlikte masanın üzerindeki birkaç kâğıt yere savruldu.

​“Beni iyi dinle!” diye gürledi Viktor. “İki hafta önce kapıma gelen sendin. Yardım dilenen sendin. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi aradan çekilebileceğini mi sanıyorsun?”

​Adrian, Viktor’un kalın bileklerini kavradı.

​“Bırak yakamı!”

​“Bırak dedim!”

​Elena olduğu yerde kaskatı kesildi. İki adamın arasına girmeye gücü yetmezdi ama gözlerini bir saniye bile onlardan ayıramıyordu. Viktor, Adrian’ı yeniden duvara doğru bastırdı. O sırada çalışma masasının kenarındaki kahverengi zarf kayıp düşecek gibi oldu.

​Elena’nın bakışları zarfa kilitlendi. Adrian’ın biraz önce fısıldadığı sözler zihninde yankılandı:

​Arka odaya geçince zarfı masanın kenarına bırakacağım. Onu al. Zarfın içinde ne olduğunu bilmiyordu. Fakat az önceki kuryenin, Viktor’un öfkesinin ve Luca’ya gelen tehditlerin aynı düğümde birleştiğini artık çok net görüyordu. Viktor, Adrian’ı duvara sıkıştırmaya devam ediyordu.

​Elena soluğunu tutarak masaya yaklaştı. Durup Adrian’a baktı; arkadaşının gözlerinde hem öfke hem de sessiz bir onay vardı. Uzanıp zarfı masadan çekti. Hızla montunun iç cebine sakladı ve bir adım geriye çekildi. Viktor’un sesi arka odada bir kez daha yankılandı.

​“Cuma gecesi! Beni tekrar oyalarsan bedelini ağır ödersin!”

​Elena koridordan hızla süzülüp ön dükkânın vitrinine göz attı. Siyah otomobil hâlâ karşı kaldırımda pusudaydı. Motoru tamamen susmuştu; karartılmış camların ardında kimin beklediği seçilmiyordu. İçerideki gözcüyü göremese de aracın orada durması bile nefesini kesmeye yetiyordu. Zarf koynundayken burada bir saniye daha bekleyemezdi.

​Arka odadaki boğuk tartışma sürerken Elena sessizce ön kapıya yöneldi. Kilidi çevirmeden önce koridora son bir kez baktı. Adrian, Viktor’un ellerinden kurtulmuştu ama ikisi hâlâ birbirlerine çok yakındı. Elena kilidi sessizce açtı ve kendisini sokağın soğuğuna attı.

​Keskin rüzgâr yüzüne çarptı. Birkaç saniye kaldırımda durup ne tarafa gideceğini tarttı. Doğrudan eve yürümek istiyordu ama karşıdaki aracın peşine takılıp takılmayacağını bilmiyordu. Hızlı adımlarla köşeye doğru yürüdü.

​İlk sokağı döner dönmez temposunu artırdı. Geniş bir vitrinin yansımasından arkasına baktı. Siyah arabanın yerinden kıpırdayıp kıpırdamadığını seçemedi. İzini kaybettirmek için üst üste iki ara sokağa saptı, kalabalık bir fırının önünde vitrine bakıyormuş gibi oyalandı. Sonunda dar geçitten çıkıp tramvayların geçtiği ana caddeye karıştı.

​Evine giden yol normalde on beş dakika sürerdi. Bugünse her köşe başı olduğundan daha uzak, her gölge daha tekinsiz görünüyordu.

​Adımlarını hızlandırırken eli birkaç kez cebindeki telefona gitti. Adrian’ı aramaya yeltendi ama vazgeçti. Viktor’un içeriden çıkıp çıkmadığını kestiremiyordu. Üstelik Adrian’ın bu karanlık denklemde kimin safında durduğundan da artık emin değildi.

​Eskiden olsa gözü kapalı ona koşardı. Babasının sağlığında, başı ne zaman sıkışsa soluğu o küçük tamirhanede alır, çay içerken her şeyi konuşurlardı. Şimdi ise Adrian’ın sakladığı sırlar, yılların dostluğuna ağır bir gölge düşürmüştü.

​Mahallesine vardığında ikindi güneşi bulutların ardında kaybolmak üzereydi; sokaklara erken bir alacakaranlık çökmüştü. Elena apartman kapısını açtı, içeri girdi ve merdivenleri çıktı. Anahtarı kilide sokarken parmaklarının hâlâ titrediğini fark etti. İçeri girip kapıyı kapattı ve sırtını soğuk ahşaba yasladı.

​Sessizlik.

​Dairenin içinde yalnızca buzdolabının boğuk vızıltısı ve caddeden sızan rüzgâr sesi vardı. Görünürde her şey bıraktığı gibiydi. Paspasın üzerinde Luca’nın botları yoktu; son haftalarda eve geç dönmesi zaten alışkanlığa dönüşmüştü. Fakat bu gece evdeki sessizlik bile tehditkâr geliyordu.

​Elena montunu bile çıkarmadan salona yürüdü. Kalın perdeleri çekip yemek masasının başına oturdu. Cebinden zarfı çıkarıp önüne koydu ama hemen açmadı. Adrian’ın korkusunu, Viktor’un tehdidini ve Luca’nın bu işin neresinde durduğunu düşündü; pencereden sızan son ışık da çekilince masa lambasını yaktı ve zarfı açtı.

​Kalın kâğıdın köşeleri yıpranmıştı. Üzerinde ne bir isim ne de bir mühür vardı. Kapağın yapışkanı daha önce zorlanarak açılmıştı; Adrian’ın arka kapı çalındığında onu alelacele kapattığı belliydi. Elena zarfın içindekileri lambanın altına kaydırdı.

​Masanın üzerine üç siyah-beyaz fotoğraf, katlanmış bir liste, birkaç sayfalık soluk bir fotokopi ve küçük bir kart döküldü. Önce ilk fotoğrafı eline aldı.

​Karede Kalevra’nın eski liman bölgesi görünüyordu. Paslı vinçlerin ve antrepoların önünde iki yük gemisi vardı. Arka planda, depo kapılarından birinin önünde üç adam yan yana duruyordu. Elena fotoğrafı sarı ışığa biraz daha yaklaştırdı.

​Uzaktan çekildiği için yüzler grenli ve bulanıktı. Yine de ortadaki adamın babası Marco Moretti olduğunu dik duruşundan hemen tanıdı. Fotoğrafı çevirdiğinde arka yüzünde bir tarih gördü: 12 Eylül 1994. Elena’nın kaşları çatıldı.

​Altı yıl öncesi; babasının limandaki antrepo yangınında ölmesinden yalnızca birkaç hafta öncesiydi. Şimdi aynı tarih, bu gizli zarfın içinde yeniden karşısına çıkmıştı. İkinci fotoğrafa uzandı.

​Burada taş bir binanın kemerli girişi yer alıyordu. Kemerin üstündeki paslı tabelada, sabah gazetedeki yıkım haberinde de gördüğü eski deniz nakliye şirketinin adı seçiliyordu. Üçüncü fotoğrafın arkasında ise el yazısıyla tek bir cümle yazılıydı:

​“Bir insan kaybolduğunda herkes onu arar. Bir kayıt silindiğinde ise kimse neyi kaybettiğini bilmez.”

​Elena satırları birkaç kez tekrar okudu. Bu bir uyarı mıydı, yoksa geçmişe bırakılmış bir iz mi? Fotoğrafı bırakıp dörde katlanmış kâğıdı açtı. Sayfada daktiloyla yazılmış bir isim listesi, karşılarında ise tarihler ve kod numaraları vardı. İsimlerin çoğu Elena’ya yabancıydı. Fakat listenin tam ortasındaki satır kanını dondurdu:

​Luca Moretti.

​Elena’nın soluğu boğazında düğümlendi. İsmin karşısında yakın bir tarih duruyordu: 17 Ekim 2000. Hemen altında ise kalın harflerle tek bir ibare vardı:

​“Dosya 41.”

​Elena zihninden hızla günleri hesapladı. Luca’nın son haftalardaki dalgınlığı, gece yarıları eve dönüşü ve telefondaki mesajlar birer birer yerine oturuyordu. Üstelik 17 Ekim, Luca’nın Adrian’dan yardım istediği günden bile öncesine işaret ediyordu. Kardeşi bu karanlığın içine dün düşmemişti.

​Belki de aylardır, ablasının ruhu bile duymadan bu ağın içinde çırpınıyordu.

​Elena fotokopi kâğıtlarını çevirdi. Sayfaların kenarında fotokopi makinesinin bıraktığı gri şeritler ve silik bir “SURET” damgası vardı; elindekiler orijinal evrak değil, birer kopyaydı. Çoğu satır siyah kalemle karalanmıştı ama en alttaki daktilo notu okunabiliyordu:

​“Dosya 41’in aslı bulunmadan gizli sevkiyat sicili kapanmayacak. İkinci tarafın kimliği doğrulanmadı. Moretti bağlantısı teyit bekliyor.”

​Elena sandalyesinde yavaşça geriye yaslandı.

​Moretti bağlantısı.

​Bu sözler yalnızca Luca’yı değil, kendisini de işin içine çekiyordu. Zarfın dibindeki küçük kartı aldı. Üzerinde tek bir tarih yazılıydı: Cuma, saat 22.30.

​Altında ise tek satırlık bir adres vardı: Eski Gümrük Limanı, Altıncı Rıhtım Antreposu. Elena bu rıhtımı yalnızca haritadan hatırlıyordu; şehrin yıllardır terk edilmiş, en ıssız kıyılarından biriydi. Kartın arkasında ise el yazısıyla eklenmiş bir cümle bulunuyordu:

​“Bu kez yalnız gelmeyecek.”

​Elena kartı parmaklarının arasında sıktı. Kimin yalnız gelmeyeceği belli değildi. Luca mı? Viktor Sorel mi? Yoksa belgede sözü edilen o belirsiz “ikinci taraf” mı? Ve bu notu zarfın içine kim, ne zaman eklemişti?

​Elena masadaki fotokopileri ve fotoğrafları sıraya koydu. Listedeki kodları, 1994 tarihini ve rıhtım adresini kendi not defterine geçirdi. Sonra zarfın içini son kez kontrol etti; başka bir şey yoktu.

​Telefonunu masaya bıraktı. Adrian’ı arayıp hesap sormak istiyordu ama elini uzatamadı. Zarfı aldığını öğrenirse Adrian ne yapardı? Yoksa başından beri Elena’nın bu kopyaları görmesini mi istemişti? Zihninin gerisinde soğuk bir şüphe belirdi.

​Viktor Sorel asıl dosyanın peşindeydi; kuryenin bıraktığı zarftan ise yalnızca sansürlenmiş suretler çıkmıştı. Belki de Adrian, kendi geçmişini kurtarmak için Elena’nın bu kopyaları görmesini ve Viktor’u durdurmasını istemişti. Elena pencereye yürüdü ve tülü hafifçe araladı. Sokak lambasının altı boştu.

​Yine de dışarıdaki karanlığın kendisini izlediğini hissedebiliyordu. Masaya döndüğü sırada telefonunun ekranı sessizce titredi. Küçük yeşil ekranda “Numara Gizli” ibaresi yanıp sönüyordu. Elena birkaç saniye titreşimi izledi. Ardından tuşa basıp telefonu kulağına götürdü ama ses çıkarmadı.

​Hattın öbür ucundan hafif bir cızırtı geldi. Ardından sakin, ölçülü ve sabah konuştuğu Rinaldi’yi andıran aşina bir erkek sesi duyuldu.

​“Elena Moretti?”

​Elena’nın parmakları telefonun gövdesinde kasıldı.

​“Kimsiniz?”

​“Adrian’ın masasındaki zarfı aldığını biliyorum.”

​Elena’nın bakışları hızla masadaki fotokopilere kaydı.

​“Beni mi izliyorsunuz?”

​“Bu sorunun şu anda bir önemi yok. Önemli olan, elindeki kopyalarda ne gördüğünü doğru anlaman.”

​“Dosya 41 nedir?”

​Hattın diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.

​“Kardeşin sana hiçbir şey anlatmadı, değil mi?”

​“Luca’yı nereden tanıyorsunuz?”

​“Cuma gecesine kadar bir karar vermeniz gerekiyor.”

​Elena’nın sesi sertleşti. “Kim olduğunuzu söylemeden benden bir karar vermemi bekleyemezsiniz.”

​“Bunu yapabilirim,” dedi adam. “Çünkü cuma gecesi karar vermek zorunda kalacak olan yalnızca sen değilsin.”

​Klik sesiyle birlikte hat kapandı. Elena telefonu kulağından yavaşça indirdi. Hareket edemedi. Sonra masadaki kâğıtlara baktı: Luca’nın adı, eski gümrük limanı, 12 Eylül 1994 tarihi, Dosya 41 ve cuma gecesi… Hepsi aynı geçmişin kırık parçalarıydı. Fakat tablonun tamamı hâlâ zifiri karanlıktaydı.

​Elena fotokopileri topladı ve salondaki konsolun alt çekmecesine sakladı. Zarfı ise yanında tuttu. Bu kez elindekileri ne Adrian’a ne de bir başkasına teslim etmeyecekti. Önce kardeşinin neyin içine düştüğünü öğrenecekti.

​Saat gece yarısını geçmişti. Elena yatağına uzandığında gözlerini kapatmayı denedi ama daktiloyla yazılmış o not zihninden silinmedi:

​Moretti bağlantısı teyit bekliyor.

​Bu satır, Luca’nın rastgele bir belaya çatmadığını kanıtlıyordu. Birileri yıllardır Moretti adını adım adım izlemiş olmalıydı. Belki de kardeşi, babalarının külleri arasında kalan bir sırrın ucunu çekmiş ve dönüşü olmayan bir uçurumun kenarına gelmişti.

​Elena karanlıkta tavana bakarken, çekmeceye sakladığı sayfaların üzerindeki soluk “SURET” damgasını düşündü. Asıl Dosya 41 ise hâlâ dışarıda, bilmediği başka bir yerdeydi. Ve cuma gecesi gelmeden önce onu arayan tek kişi kendisi değildi.

​— Bölüm sonu —