Otelden çıkış yapacakları gün gelmişti. Bavullar toparlanmış, arabanın bagajına yerleştirilmiş, kahvaltı yapılmış ve oda resepsiyona teslim edilmişti. Artık İstanbul’a dönmek için yola çıkma zamanı gelmişti.
Yolun ilk bölümünde, sağlı sollu dağların arasında uzanan, tek gidiş ve tek dönüş şeridinden oluşan virajlı yolda ilerliyorlardı. Arca’nın dikkatini yol kenarına kadar yuvarlanmış taşlar çekti.
“Baba, dağlar nasıl oluştu?” diye sordu.
Mert Bey, “Yer hareketleri sonucunda kıtalar birbirleriyle çarpışarak dağları oluşturur,” diye cevap verdi.
Arca, bir süre düşündükten sonra yol kenarındaki taşları gösterdi.
“Peki bu taşlar arabalar için tehlikeli değil mi? Daha önce gördüğümüz filelerden çekseler, taşların yola yuvarlanmasını önlemiş olmazlar mı?” dedi.
Tam o sırada kardeşi Asel, radyoda çalan Otobüsün Tekerleri şarkısının nakaratından aklında kalan sözlerle:
“Yuvarlak yuvarlak!” diye söyledi.
Selen Hanım ve Mert Bey kısa bir süre gülümsediler.
Arca’nın aklı hâlâ dağlarda ve yol kenarındaki taşlardaydı. Kardeşinin söylediklerine pek aldırmadan yeni bir soru sordu:
“Peki bu yolları dağları dinamitle patlatarak mı yapmışlar?”
Selen Hanım, “Geçen gün böyle bir video izlerken seni de görmüştüm. Sanırım oradan dolayı aklında kalmış,” dedi. “Evet, bazı yerlerde dağları düzleştirerek yollar oluşturuyorlar.”
Dağlık yolu geçip ücretli yola bağlandıklarında Arca etrafına bakındı.
“Sanırım İstanbul’a yaklaştık. Böyle geniş yollar genellikle İstanbul’un yolları oluyor,” dedi.
Fakat bu kez yanılmıştı.
Mert Bey gülümseyerek, “İstanbul’a daha çok var oğlum. İstersen biraz gözlerini dinlendirebilirsin,” dedi.
Arca önce bu teklife itiraz etti.
“Ben uyumayacağım.”
Ancak bir süre sonra Asel’in de uykuya daldığını görünce gözlerini kapattı. Çok geçmeden o da uyuyakaldı.
Bir süre sonra Arca gözlerini açtı. Etrafına bakındı ve heyecanla:
“Baba, bak! İstanbul’a gelmişiz!” dedi.
Selen Hanım ve Mert Bey gülümseyerek:
“Tünaydın,” dediler.
Ardından Mert Bey merakla sordu:
“İstanbul’a geldiğimizi nereden anladın?”
Arca hiç düşünmeden cevap verdi:
“Böyle büyük binalar sadece İstanbul’da var. Dikili’de ya da Gümüldür’de böyle binalar görmedim. Bir de yollar çok kocaman!”
Mert Bey, “Evet oğlum, İstanbul’un girişindeyiz. Çok doğru gözlemlemişsin. Ne Dikili’de ne de Gümüldür’de böyle yüksek binalar var. Oralar daha çok sahil kasabaları. Burası ise kocaman bir metropol,” dedi.
Bir müddet sıkışık ve dur-kalk trafiğinde ilerlediler. Sonunda evlerine yaklaşmaya başladılar.
Evlerinin bulunduğu caddeye girdiklerinde Arca sevinçle:
“Oley! Evimize yaklaştık!” diye bağırdı.
Selen Hanım merakla sordu:
“Peki bu defa nereden anladın?”
Arca gururla cevap verdi:
“Bizim evden yürüyerek her zaman gittiğimiz dönercinin tabelasını gördüm. Eve yaklaştığımızı oradan anladım.”
Sonunda apartmanın kapalı otoparkına girip arabayı park ettiler. Bavulları alıp eve çıktılar.
Kapı açılır açılmaz Arca ve Asel, büyük bir sevinçle kendilerini içeri attılar ve doğruca oyuncaklarının olduğu alana koştular.
Asel hemen bebekleriyle oynamaya başladı.
Arca ise mıknatıslı oyuncaklarını eline alarak:
“Ben Çandarlı Kalesi yapacağım!” dedi.
Mıknatısları tek tek birleştirmeye başladı.
Çocuklar İstanbul’daki oyuncaklarını o kadar özlemişlerdi ki yemek yemek ve duş almak için bile oyunlarını bırakmak istemiyorlardı.
Selen Hanım birkaç kez:
“Çocuklar, önümüzde çok gün var. Oyuncaklarınızla yine oynarsınız. Hadi, yemek zamanı,” dese de Arca:
“Anne, biraz daha oynayabilir miyim?” diye soruyordu.
Asel ise bebeğini yatağına yatırıyor, sonra tekrar kucağına alıyor ve ona sımsıkı sarılıyordu.
Bir müddet sonra yemeklerini yediler ve duşlarını aldılar. Uyku vakti geldiğinde herkes yatağına geçti.
Asel, aylardır ayrı kaldığı bebeğine sarılarak uykuya daldı.
Arca ise mıknatıslı oyuncaklarını ve arabalarını yanına alarak uyudu.
Yaz tatilinde denize girmek, yeni yerler görmek ve sahilden birbirinden güzel taşlar toplamak Arca’yı çok mutlu etmişti. Ama İstanbul’daki oyuncaklarını da ne kadar özlediğini defalarca söylemişti.
Hatta bir daha onlardan bu kadar uzun süre ayrı kalmak istemediğini bile anlatmıştı.
Kim bilir, belki de Arca’nın dünyasında oyuncakları yalnızca oyuncak değildi.
Belki onlar, ailesinin birer parçası gibiydi.