İçeriğe geç

Bölüm Otuz Dokuz 🕊️ Vuslata Eriş

Yeniden merhaba!

Burada yeniden bölüm paylaşmayı özlemişim.

Tüm bölümleri yazmayı bitirip öyle döneceğimi söylemiştim, öyle de oldu. İs Kokan Zeytin Ağacı bir savaş kitabı ve savaşın insanlar üzerinde nasıl etkileri olduğunu, hayatları nasıl sarstığını, değiştirdiğini gösteriyor aslında. Üç kitaplık bir seriydi ve kitap her şey neredeyse günlük gülistanlıkken başladı ve şimdi o gülistanlığın nasıl kurumaya başladığını görüyoruz aslında yavaş yavaş.

Bu arada serimiz tamamlandı ve satışa açıldı. Görmeyenler için burada da paylaşmak istedim.

Sizi daha fazla bekletmeyeyim ve bölüme geçelim artık.

Bölüm Şarkısı:

Suzan Hacıgarip - Kul

Selda Bağcan - Düşen Hep Yerde Mi Kalır

Bölüm Otuz Dokuz 🕊️ Vuslata Eriş

Uzaklardan gelen patlama sesinin akabinde ders verdiğimiz evin bulunduğu mahallede kısa süreli bir sessizlik oluştu. Hiç unutmuyorum, sözcüklerin köklerini inceleme konusunu anlatıyordum, tahtaya yazdığım kelime "yaşamak"tı. Ben, üç çizgiyle ayırmıştım yaşamak kelimesini ve bir patlama sesi, koca ilçenin içindeki tüm yaşamakları almıştı.

Patlama sesiyle beni can kulağıyla dinleyen öğrencilerin bakışları kasvetli bir endişe bulutuyla gölgelendi. Tebeşirim elimden düştü, ne yapacağımı bilemedim. Patlama nerede olmuştu, hangi bölgedeydi ayırt etmek zordu. "Hocam," dedi öğrencilerden biri. "Bomba patladı!"

O ses aklımda defalarca kez yankılandı. Bakışlarım Gülnar'ın anında dolan gözleri, korku dolu bakışlarıyla buluştu. Sanki yapmam gereken her şey silindi bir an aklımdan. Endişe tüm vücudumu sardı ve yere düşecek gibi oldum, arkamdaki duvardan tutunarak destek aldım. Patlamanın nerede olduğunu bilmiyorduk ancak her yerde olabilirdi ve insanı esas korkutan da buydu.

Dersliğin kapısı açılınca başımı o yana çevirdim, içeriye giren Sadık'tı. Telaşla bana baktı, ardından öğrencilere, "Herkes eğilsin!" diye bağırdı. "Saldırı sürüyor. Savaş uçakları hâlâ gökyüzünde! Eğilin! Başlarınızı koruyun! Camdan içeri bir şeyler sıçrayabilir."

Öğrencilerden bazıları ağlıyordu ama hepsi Sadık'ın sözünü dinledi çünkü yapacak başka bir şeyleri yoktu. Hâlâ ayakta olduğumu görünce yanıma geldi. "Eğil Mihra," dedi. Yapamadım, yapmamı engelleyen bir şey vardı. Bombanın nerede patladığını bilmiyordum ama yüreğimde amansız bir acı vuku bulmuştu.

Sadık, "Mihra!" diyerek kolumdan tuttu ve benim eğilmeme fırsat vermeden beni kendisiyle birlikte yerde diz çökmeye zorladı. Bir kolunu kendi başının, diğerini benim başımın üzerine koydu. Kendime gelemeden ilkinden daha güçlü olan ikinci patlama sesiyle sarsıldık. Akabinde sirenlerin, alçak uçuş yapan uçakların, mermilerin, şarapnel parçalarıyla kırılan camların seslerini işittik.

"Hocam, burayı mı bombalıyorlar?" diye sordu bir öğrenci.

"Annemlere bir şey olmuş mudur?" dedi kızlardan biri ağlayarak.

"Babam çarşıya gidecekti!" dedi bir başkası.

Benim aklımaysa hastaneye giden Elif ve Ayşe geldi. Aynısını düşünmüş gibi Gülnar'la birbirimize baktık. Korku dolu bakışlarımız birbirine deva olamadı, kendime gelince yaptığım ilk iş Sadık'ın siperinin altından çıkmak oldu. Eğilerek ayaklandığımda, "Mihra? Nereye gidiyorsun?" diye seslendi arkamdan. Durmadım, derslikten çıktım ve öğretmenlerin bulunduğu kısma gittim. Kapıyı araladığımda Devran'ın sesini duydum. "Duydunuz mu? Biri, 'Hastaneyi vurdular,' diye bağırdı."

"Ne?" dedim girer girmez. Üçünün de bakışları beni buldu. Hepsi eğilerek, kafalarını tutarak duruyorlardı. "Hastaneyi mi vurmuşlar? Emin misin?"

"Öyle söylediler," dedi Devran. "Bilmiyorum ama olabilir. Hastane buraya yakın, bomba sesi de çok yakından geldi."

Kalbimdeki yangına kömürler atılmaya devam ediyordu. Elif, Ayşe, babam, Asude... Hangi biri için telaşlanacağımı şaşırarak pencerenin kenarına ilerledim ve ince, beyaz tülü tek elimle kenara çekip camdan dışarı baktım.

O sırada Devran, "Ne yapıyorsun?" diye seslendi. "Pencere kenarları tehlikeli, Mihra. Eğil!"

Umursamadım. En alt katta olduğumuz için başımı kaldırıp dışarıyı incelemeyi sürdürdüm. Karşıdaki üç dört katlı binaların arkasında, tam da hastanenin bulunduğu konumdan semaya doğru gri bir sis bulutu yükseliyordu. Gökyüzündeki uçaklar alçak uçuş yaparken sokaktaki insanlar nereye gideceğini bilemeden bağıra çağıra 268 kaçışıyordu. Siren sesleri, çığlıklar ve acı iniltiler birbirine karışmıştı. Balamir, yok oluyordu sanki. İlteriş, Nesta, Batı Harezm gibi... Sıra Balamir'e gelmişti. Karşımda gördüğüm manzaranın başka bir açıklaması olamazdı.

"Sığınağa inelim," dedi Begül. "Burada kalmak mantıklı değil."

Hastaneye gitmeliydim. Hastaneye gitmeli Elif'i, Ayşe'yi ve babamı kontrol etmeliydim. Ama nasıl gidecektim? Yaralanmadan gitmem imkânsız gibi duruyordu. Mantıklı düşünmeliydim. Bunun için sığınağa inip patlamaların dinmesini, ortalığın sakinleşmesini beklemek daha makul olurdu. Koluma değen elle irkilip soluma baktım. Yanıma gelen Meral'di. "Hadi Mihra," dedi sessizce. Gözlerimden akmak üzere olan damlaları güçbela zapt ederek derin nefes almayı deneyip onu başımla onayladım. İlk önce masanın üzerindeki çantamı aldım. Hemen aklıma telsizim geldi, kuyuya düşen bir insanın ip görmesi gibi elimi çantaya attım. Büyük çantanın içini karıştırarak telsizi buldum, sıkıca tuttum ve düğmesine basarak açılmasını bekledim. Tek duyulan ses cızırtıydı. Bu da sinyallerin kesildiğine delaletti.

Omuzlarım çöktü, dolu gözlerimden bir iki damla yaş aktı.

"Hadi Mihra."

Meral'in ikazıyla gözlerimi kırpıştırarak kendime geldim. Telsizimi çantamın içine bıraktım, öğretmen arkadaşlarım ve öğrencilerle birlikte bulunduğumuz apartmanın sığınağına indim. Güçlü durmaya çalışıyordum, kötüyü düşünmemek için kendimi zorluyordum fakat her şeyden habersiz olmama rağmen ilk kez yüreğimde bu kadar belirgin bir acı hissediyordum. Bir şey olmuştu, sevdiklerimden birine bir şey olmuştu. Onun ağırlığıydı bu. Bilmek, anlamak istemiyordum ama anlıyordum.

Yanımda oturan Gülnar, "Abla, patlama nerede olmuş?" diye sorduğunda göz ucuyla ona baktım.

Korku dolu, meraklı bakışlarıyla göz göze gelince yutkundum, bakışlarımı kaçırdım. "Bilmiyorum," dedim sadece. Başka bir şey söyleyemeden başımı dizlerime gömdüm ve dua etmeye başladım. Elimden gelen tek şey oydu.

🕊️

Patlama sesiyle hastanenin içi deprem oluyormuş gibi sarsıldı, komodinin üzerindeki tıbbi malzemelerden bazıları devrildi, uyumakta olan hastalar uykularından sıçrayarak uyandı. Herkes bombanın hastanenin tam içine atıldığını sandı ama hastane binası değil, bahçesi ve az ilerisindeki yol bombalanmıştı. Hastası olmayan tüm doktorlar kendi canlarını hiçe sayarak dışarıya çıktıklarında karşılaştıkları manzara içler acısıydı. Bombanın etkisiyle üst katları yıkılıp çöken, enkazı aşağıdaki insanların üstüne saçılan içler acısı bir görüntü vardı karşılarında. Bağıran yaralı insanlar, vücutlardan kopup başka yerlere savrulan uzuvlar, keskin kan kokusuyla birleşiyor ve bakanın midesini ağzına getirip kalbini ortadan ikiye ayırıyordu.

Ammar Bey, kızı Ayşe ve gelini Elif 'in hastaneden az evvel çıktığını biliyordu. Bomba sesini işittiği sıra hastalarından birinin rutin muayenesine gidecekti ancak patlama onu duraksattı. Yüreğinin tam ortasına hançer saplandı sanki, adımları çıkış kapısına yöneldi ve dışarıdan gelen çatışma seslerini umursamadan var gücüyle dışarı koştu. Yağmurlu havada canını hiçe sayarak alevlerin yükseldiği, çevresini koyu dumanların sardığı alana ilerledi. Aldığı her solukta ciğerine yüklü karbondioksit gazı doluyordu ama bu onu durdurmaya yetmezdi. Tam başının sağ tarafından teğet geçen kurşuna karşılık iki eliyle başını kapatarak eğildi.

"Durun!" diye bağırdı bir çaresi olacakmış gibi. "Burası sivillerin olduğu kısım! Elinize ne geçecek?"

Aslında neyin geçeceğini çok iyi biliyordu. Sırf burada yaşayan çoğunluk, değişecek yönetimi desteklemiyor diye gözlerini korkutmak, canlarını almaktı amaçları. Umurlarında değildi. Arkalarında çok güçlü eller olduğunu herkes biliyordu. Yönetim değişimine karşı olmalarının en büyük nedenlerinden biri, iktidarın yerine zorla geçecek herifin ülkeyi parça parça bölüp dağıtacak olmasıydı. Oysa vatan bölünmez bir bütündü, asla parçalanamazdı ve burada yaşayan herkes sırf bu yüzden kanlarının son damlasına kadar direnirdi. Hep birlikte direneceklerdi. Ne pahasına olursa olsun.

Yine de direnecek olmaları, karşısında gördüğü içler acısı görüntünün yüreğini derinden dağlamasına engel değildi. Yaşı elli beşi geçen koca adam, karşısındaki manzaraya bakarken dizlerinin üzerine çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Önünden geçerken mesleksel refleks olarak karşısına çıkan ilk yaralı kişinin önünde diz çöktü. Yirmi, yirmi beş yaşlarında bir erkekti. Gözleri açık kalmıştı, görüntüsünden anlayabiliyordu ancak bir umut elini şahdamarına koydu, nabzını kontrol etti.

Atmıyordu.

Titreyen elini yukarı kaldırdı ve avcunu çocuğun koyu kahverengi gözlerine uzattı, açık kalan gözlerini kapattı.

Eğildiği yerden etraftaki yaralılara bakarken sol tarafında, birkaç metre ilerisinde kendisine sırtı dönük olarak yatan siyah feraceli kadını gördü. Onun, gelini Elif olduğunu hemen anladı ve yüreğindeki yangın büyüdü. "Elif," dedi kendi kendine. Ayağa kalktı hemen, birkaç yaralı bedenin üzerinden atlayarak Elif 'in yanına ulaştı. Sağ omzundan tutarak onu yavaşça sırtüstü döndürdü ve yüzünü görünce kalbine bir ok fırlatıldı sanki.

Benzi bembeyaz olmuştu, güzel çehresinden boncuk boncuk ecel terleri akıyordu, alnının sol tarafı morarmıştı ancak yüzünde bir kanama görünmüyordu. Sevinemedi çünkü başı tam kaldırımın üzerinde kalıyordu, kaldırıma çarpmış olmalıydı, kanama yoksa iç kanama geçiriyor olması muhtemeldi. Bir adım geri çekilip vücuduna baktığında bacaklarından yattığı zemine akan koyu kırmızı kanı gördü. Düşük yaptığını düşündü. Arkasına döndü, "Sedye!" diye haykırdı. "Sedye getirin!"

Peşinden gelen doktorların çoğu onun gibi, başka hastalarla ilgileniyordu. Sesini duyan ya da komutuna uyan biri olup olmadığını bilmeden tekrar Elif 'e baktı. Genç kızın, oğlunun emanetinin, kendi kızlarından farksız olan Elif 'in gözleri baygın bakıyordu. Örtüsünün iğnesini çıkarıp iki tarafa açarak boynunu açığa çıkardı. İşaretparmağıyla ortaparmağını birleştirip şahdamarının olduğu kısma yerleştirdi, nabzını dinledi. Nabzı, ölmek üzere olan bir hastanınki gibi son derece yavaş ve düzensizdi. Başını eğdi, kulağını ağzına yaklaştırdı, az da olsa nefes alabiliyor olduğunu fark etti. Geri çekildi.

Avuçlarını Elif 'in yanaklarına yerleştirdi. "Elif, kızım," dedi kendini hissetmesi için. "Buradayım kızım. İyileştireceğim seni."

İki eli şiş karnının üzerinde duran Elif 'in aralanan yeşil gözleri onu bulur gibi oldu, gözlerine baktı fakat gördüğü sanki kendisi değildi. Kuruyan dudaklarını araladı, sessizce son kalan takatıyla, "Bilal," dedi. Ammar'ın gözünden o an bir damla sıcak yaş, Elif 'in feracesine süzüldü.

🕊️

Genç kadın, kapattığı gözlerinin perde arkasında bir beyazlık gördü. O beyazlıkla birlikte dışarıdan gelen tüm sesler sustu. Kapattığı gözlerini halsizlikle araladı, az önce hastaneden çıktığını hatırlıyordu ancak şimdi yemyeşil bir alandaydı. Avuçlarını uzandığı çimlere bastırarak yerden destek alıp doğruldu. Tepede parıldayan güneş, gözlerini kamaştırdı. Çimler pembe, sarı, yeşil, mor renklerinde rengârenk çiçeklerle kaplıydı. Derin bir nefes çekti içine, ne öksürmek istedi ne de boğazı karıncalandı. Böyle bir yere gelmeyeli, soludukça ciğerlerine barut kokusu, toz duman dolmayalı uzun zaman olmuştu. Gün ışığının kamaştırdığı gözlerini kısarak doğruldu. Dizlerini öne uzatmış bir vaziyette oturarak etrafına baktı. Nerede olduğunu, buraya nasıl geldiğini anlayamadı. Ansızın, bacaklarının arasından gelen kanı anımsayınca korkuyla iki elini karnına bastırdı, bir de ne görsün? Karnı, hiç hamile kalmamış misali dümdüzdü. Ne ara giydiğini bilmediği beyaz elbisesinde ufacık bir kan lekesi dahi yoktu. Kaşlarını çattı, telaşlandı bir an.

Etrafına korkuyla bakarken, "Bebeğim," dedi. Boş, yeşil araziye baktı. Hiçbir şey göremedi, gözleri doldu, boğazına büyük bir yumru oturdu. Hamileydi, biliyordu. Ama karnı boştu. Oluk oluk terlediğini hissetti o an, ne yapacağını bilemedi. Issız bir arazide kimsesiz kalmıştı. Yer bilmiyordu, yön bilmiyordu. Ne yapacağını bilmiyordu.

Dolan gözlerinden bir damla yaş akmak üzereyken sağ arka tarafından bir çocuk kahkahası işitti. Telaşla başını arkasına çevirdi, birkaç metre ilerisinde üç dört yaşlarında bir çocuğun elini tutan, asker üniformalı bir adam gördü. Bu manzara karşısında kalbi tekledi çünkü çocuğun elini tutan asker, aylardır yolunu gözlediği eşi Bilal'den başkası değildi. Boğazındaki yumru büyüdü, gözlerinden acı yaşlar boşandı.

Ayakları olduğu yere mıhlandı. "Bilal," diyebildi sessizce. Burnunu çekti, yutkunmayı denedi. Kuruyan dudaklarında buruk ama neşeli bir gülümseme can buldu. "Bilal!"

Nihayet sesini çıkarabildiğinde, Bilal başını kaldırıp Elif 'e baktı. Yeşil gözler birbirleriyle buluştuğunda sonsuz bir hasret vuslata erdi sanki. Elif, şimdi hiç acı hissetmiyordu. Bilal'in dudaklarında aşk dolu, nahif bir tebessüm canlanınca Elif 'in iki gözlerinden de yaşlar süzüldü. Kafasını iki yanına salladı, gerçek mi diye düşünemedi daha fazla, elbisesinin eteklerini tutup biraz kaldırdı ve var gücüyle kocasına koştu. Karşısına geçtiğinde ayrı kaldıkları tüm günün acısını çıkarmak istercesine kollarını omzuna doladı.

Gerçekti.

Her şeyiyle gerçekti. Ona sarılıyordu. Bir hayalin ortasında falan değildi. Bilal'e sarılıyordu. Bilal'ine. Eşine. Aşkına.

Sağ avcunu Elif 'in beline bastırdı Bilal, başını eğdi, burnunu boynuyla omzunun arasına yasladı. Kokusunu içine çekti, "Elif..." diye fısıldadı. "Elif 'im... Sevdiğim... Söylediğin doğruymuş, gerçekten inananlar hiç ayrılmazmış. Bak, yine buluştuk burada. Ayrılmadık. Sen, ben ve oğlumuz."

Oğlumuz, kelimesi zihninde yankılandı Elif 'in. Gözyaşlarıyla Bilal'in üniformasının gömleğini ıslatırken bir anda geri çekildi. Bilal'in sağ tarafında, elini sıkı sıkıya tutan, kumral, yeşil gözlü, bukle bukle saçları olan, suratı Bilal'in bir kopyası gibi duran güzel yüzlü çocuğa baktı. Kalbinden midesine ılık bir kan aktı. "Oğlumuz..." dedi sessizce. "Bizim oğlumuz mu?"

Küçük çocuk gülümseyerek ona elini uzatırken, "Anne," dedi sessizce. Elif 'in dolu gözlerinden iki damla yaş daha aktı. O an anladı; vuslat, mahşerdeydi ve hasret de çektiği acılar da döktüğü acı gözyaşları da arkada kalmıştı. O şimdi derin bir sonsuzluğa, oğlu ve canından çok sevdiği kocasıyla uğurlanıyordu.

🕊️

Elif 'in yüzünde huzur dolu bir tebessüm canlanırken gözleri kapandı, küçücük kalmış başı Ammar'ın kollarına yığıldı. "Elif!" diye bağırdı Ammar Bey. "Kızım, aç gözlerini!" Hem ağlıyor hem de Elif 'in uyanması için ona sesleniyordu. Daha önce sayısız hastanın hayatını kaybettiğine şahitlik etmişti ancak ailesinden biri ilk kez can veriyordu kollarında. Hayır, dedi kendi kendine. Olamazdı, böyle ölemezdi. Daha Bilal gelecekti, çocukları doğacaktı, birlikte büyüteceklerdi onu. Bilal geldiğinde Elif 'i sağ salim bulacaktı. Çektikleri acı verici hasret, tatlı bir vuslatla son bulacaktı. Olamazdı, böyle bitemezdi.

Toparlandı.

Elif 'i yavaşça düz zemine taşıdı, sırtüstü uzanmasını sağladı. "Dayan kızım," dedi sessizce. "Diren kızım."

Feracesinin fermuarını indirip göğüskemiğinin alt yarısına sağ elinin topuğunu yerleştirdi. Sol elini sağ elinin üzerine koyarak parmaklarını birbirine kenetledi ve göğüskemiğinin birkaç santim aşağısına baskı uygulamaya başladı. İçinden sayarken durdu, soluk soluğa sağ elini Elif 'in burnuna götürüp burnunu kapattı, ağzını aralayarak ona iki soluk verdi ancak genç kız hayata dönmedi.

Ammar Bey pes etmedi. Yeniden birleştirdi ellerini, parmaklarını birbirine kenetleyip göğsüne tam otuz kez baskı uyguladı. Kulağını ağzına yerleştirdi, soluğunu kontrol etti. Soluğunun yerine gelmediğini fark ettiğinde tekrar iki nefes verdi. Yeniden kalp masajı yaptı, olmadı, yeniden denedi, olmadı ve tekrar denedi...

Ta ki doktor arkadaşı Latife, kolundan tutup onu çekinceye dek.

"Ammar..." dedi Latife duygu yüklü bir sesle. "O... Öldü. Şu an tek yaptığın bedenine işkence etmek."

Ammar Bey, başını olumsuz anlamda salladı. "Hayır..." dedi dolan gözleriyle. "Hayır. Ölemez. Ölemez. Oğlum gelecek, oğlumla kavuşacaklar daha. Bilal onu bize emanet etti. Karnında torunum var. Karnında, bak..." Elini uzatıp Elif 'in karnına dokundu. "Bak burada..." dedi ama kızın dümdüz duran, yükselip alçalmayan karnı gerçekleri onun yüzüne sert bir tokat gibi çarptı. "Ölemez, hayır..." dedi ve bir anda kafasını eğip alnını Elif 'in karnına yaslayarak, omuzları sarsıla sarsıla, hıçkırarak ağlamaya başladı.

"Ammar abi..." Sesiyle kafasını çevirip gözyaşları arasında arkasına baktı. Mihra'nın vesilesiyle yanlarında çalışmaya başlayan Asude'ydi seslenen. "Ayşe... Burada! Yaralanmış!"

Ammar Bey, duyduğu sözle beynine bir darbe daha aldı sanki. Bomba onun yanında patlamamış, enkazın altında kalmamış ya da çıkan ateşle savrulup yaralanmamıştı ancak şimdi etraftaki tüm yaralılardan daha ölümcül yara almış gibi hissediyordu. Tüm ev halkına her daim güçlü görünmeyi denemişti, onların yanında bir kez olsun ağlamamış, başlarına gelenlere üzülmemiş gibi dik durmuştu ancak gerek Bilal'in Batı Harezm'e gidişi, gerek Yasir'in evden kaçışı yüreğinde derin oyuklar açmıştı. Elif 'in ölümü o oyukları deşmiş, Ayşe'nin yaralandığı haberiyse açık yaranın üzerine avuç avuç tuz serpmişti. Ayağa kalkmayı denerken dizlerinin üzerine düşünce Latife onu sağ kolundan tutarak devrilmesine engel oldu.

Ammar yutkundu, sağ elinin tersiyle göz altlarını sildi. Omzunun üzerinden Latife'ye bakıp, "Onun yanından ayrılma," dedi. Ayağa kalktı, bu defa Ayşe'nin yattığı kısma ilerledi, başında Asude'yle birlikte Doktor Enes vardı. Yaşıyor olsun, diye yalvardı içinden Rabbine. "Allah'ım, ne olur yaşıyor olsun."

Doktor Enes'in arkasında durdu, yarı kapalı gözleriyle kızına bakarken, "Durumu nasıl?" diye sordu. Enes, doğrulmadan bir adım sağa kaydı. "Hocam..." dedi ve başını kaldırıp Ammar'a baktı. Tek elindeki kumaş parçasıyla Ayşe'nin bacağına tampon yapıyordu. "Bacağı... Maalesef."

Ammar'ın gözleri Ayşe'nin bacağına ilişti. Oluk oluk akan kanlar, yarısı kopmuş bacağından kaldırıma akmış, orada küçük bir göl oluşturmuştu âdeta. Gördükleri içine oturdu. Eğildi, Enes'in omzundan tuttu. "Bana bırak," dedi.

Kızına eğildiğinde Ayşe'nin yarı baygın gözleri kendisini buldu. "Baba..." diye fısıldadı sessizce.

Sesini duyunca az da olsa rahatladı. Burnunu çekti, sağ elinin tersiyle göz altlarını sildi. "Ayşe'm, buradayım kızım," dedi.

"Bacağım acıyor baba," dedi Ayşe.

"Geçecek yavrum," diye yanıtladı Ammar. Enes'in tuttuğu tampona elini bastırdı. Diğer elini Ayşe'nin belinin altından geçirdi. Yavaşça kucağına aldığında Ayşe sessizce inledi. "İyileşeceksin, geçecek," dedi Ammar gözyaşlarının arasında.

Ancak bu kadar derin yaraları burada tedavi etmenin ne kadar zor olduğunu biliyordu. Sadece, "Bir mucize olsun," diye fısıldadı kızını hastaneye yetiştirirken. "Yalvarırım bir mucize olsun."

🕊️

Balamir'e yapılan bombardıman durduğunda saat akşamın yedisine yaklaşıyordu. Karanlık bir sığınakta, hiç tanımadığımız insanlarla tek yürek olmuştuk. Ellerimi semaya açtım, başımı dizlerime gömdüm, saatlerce dua ettim. Ailemi, eşimi sağlıklı bulabilmek için Rabbime yalvardım. Ortalık nispeten sakinleştiğinde evlerimize dağılmak için ayrıldık. Yol boyunca telsizle Yusuf Agâh'a ulaşmaya çalıştım ancak başarısız oldum. Sığınaktan dışarı çıkınca rahatlamadım, bilakis aldığım her nefeste ciğerlerime dolan toz bulutuyla yüreğim sıkıştı. İçimde kötü bir his vardı, hayra yormak istiyordum lakin yapamıyordum. Korktuğumdan oldu demek istiyordum, kendimi yatıştırmayı deniyordum ama mümkün olmuyordu.

Gülnar'la evin bahçesine geldiğimizde sığınaktan çıkan annemle karşılaştık. Bizi görür görmez gözlerini büyütüp, "Şükürler olsun!" dedi. Onu sağ, evimizi sağlam görmek benim de omuzlarımı düşürerek tuttuğum nefesimi serbest bırakmamı sağladı.

"Anne," diyerek ilerledik Gülnar'la. Üçümüz ve annemin kucağındaki Sehra, birbirimize sıkıca sarıldık. Annemi görmek beni rahatlatsa da içimdeki yangın sönmüş değildi. Omzundan tutarak geri çekildim, tedirgin bakışlarla annemin şişmiş gözlerine bakarken, "Ayşe'yle Elif gelmediler mi?" diye sordum.

Annem, başını olumsuz anlamda salladı. "Öldüm meraktan, öldüm. Çıkıp gidemedim, durmadı bombalar. Sehra'yı kime bırakacaktım zaten?"

"Ben gidip bakarım," dedi Gülnar. "Bu saate kadar gelmemeleri garip değil mi?"

"Mehmet amcanız onları bırakmaya gitmişti. Babanız da hastanede, onları yalnız bırakmamıştır."

Annemin de gitmek istediğini biliyor, anlıyordum ama sanki o da benim gibi oraya ulaştığında göreceklerinden, duyacaklarından kaçıyordu. Bahçenin kapısı gıcırdayarak açıldığında Elif ve Ayşe'nin geldiğini düşünerek heyecanla kafamı çevirip gelen kişiye baktım.

Kapının girişinde Yasemin'i görmeyi beklemiyordum. İki gözü iki çeşmeydi, tek eli kapının kenarından tutunmuş, soluk soluğa, şiş ve kırmızı gözlerle bize bakıyordu. İçeri bir adım daha atmadı ve "Doğru mu?" dedi yalnızca, ağlayarak. Telaş, tüm ruhuma yayıldı ve çabuk yayılan kara haberin gri dumanlarını gördüm.

"Ne doğru mu?" diye sordum titreyen sesimle.

"Elif..." dedi Yasemin, ardından hıçkırarak başını salladı. "Elif ölmüş diyorlar, Mihra! Elif ölmüş diyorlar!"

Kulaklarımda tiz bir çınlama hâkim oldu. Bastığım zemin kaydı ve bahçe etrafımda bir tur döndü sanki o an. Tutunacak bir yer bulamamanın verdiği boşlukla afalladım, dizlerimin üzerine düştüm. Tüm sesler kesildi, renkler soldu, etraf siyah ve beyaza büründü. Kimsenin farkında değildim, o an her şey ağır çekime girmiş gibiydi. Gülnar'ın ellerini başının iki yanına koyarak çığlık attığını işittim. Annem, kucağındaki Sehra'yı daha sıkı tuttu. "Ne diyorsun kızım sen?" diye sordu Yasemin'e. O da hiçbirimiz gibi idrak edememişti.

"Patlamada ölmüş," dedi Yasemin gözyaşlarının arasında. "İnanmak istemedim, buraya geldim. Ne olur yalan deyin! İçeride deyin, ne olur!"

Patlamayı duyduğumdan beri yüreğimde beliren yangının sebebini anladım. Yasemin'e Elif içeride diyebilmeyi isterdim, Elif 'in balkon kapısından çıkıp bize neden ağladığımızı sormasını isterdim, sabahki patlamayı hiç yaşamamış olmayı isterdim. Çırpındıkça yükselmek yerine daha da dibe çekildiğim bir girdabın içine hapsoldum. Ağlayamıyor, konuşamıyor, hiçbir tepki veremiyordum. Sanki tüm tepkilerim elimden alınmıştı.

Yasemin'in arkasından içeri komşularımız girdi. Biri annemi tuttu, biri Sehra'yı annemin kucağından aldı, biri benim yanıma gelip koluma girdi, eline döktüğü suyla yüzümü ıslattı. "Mihra, kızım," dedi. "Kalk kızım, gel, içeri girelim."

Ayağa kalkamadım. Bir anda evimizin bahçesi kalabalıklaştı, kimi bize bakıp ağladı, kimi yaralarımıza merhem olmaya çalıştı. Kimisi olayı bilmediğinden, "Ne olmuş?" diye sordu. "Gelinleri, Elif ölmüş," diye yanıtladı başkası.

"Hamileydi bir de," dedi öbürü.

"Kocasını bekliyordu zavallı kız. Evlendi evleneli bir günyüzü görmemişti," dedi bir diğeri.

Tüm sesler aklımda oynayıp durdu, her konuşan kişi beynimde farklı ağrılara sebep oldu. Her ses, bir iğne misali battı başıma. Kalbimdeki ağırlık büyüdü, kafamı iki yanıma salladım. Olamazdı, bir gerçeğin içinde olamazdım. Gözümü kapatıp açsam, kötü bir kâbustan uyanacaktım sanki fakat hiçbir kâbusun bu kadar can yakmayacağını biliyordum. Göz ucuyla kolumdan tutan kadına baktım, tanıyamadım ama kulağıma yatıştırıcı şeyler söyleyip beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Kolumu hızlıca ellerinden çektim, beklemeden ayağa kalktım ve bahçenin çıkışına koşmaya başladım. Hüngür hüngür ağlayan Yasemin'le göz göze geldiğimizde yanından hızla geçip gittim, kalabalığı aştım. Var gücümle hastaneye ilerledim, attığım her adımda çisenti şeklinde yağan yağmurun sert darbelerini hissediyordum.

Hastanenin bulunduğu sokağa geldiğimde kalbim, ağzımdan çıkacakmış gibi atıyordu. Soluk soluğa etrafıma bakındığımda ambulansların sirenlerinin hâlâ çalmakta olduğunu gördüm. Yerden kaldırılmaya fırsat bulunamayan, bazılarının üzeri gazete parçaları, bazılarınınkiyse battaniyeyle kaplı olan cansız bedenlerin yanlarından geçtim. Üniversitenin ilk günü yaşadığım bomba saldırısı yeniden aklımda yer etti. Boğazıma koca bir yumru oturdu, bacaklarım titrerken kalbim sıkıştı. Elimi sol göğsümün üzerine koydum, ovuşturarak kalbimin acısının geçmesini bekledim ama imkânsız olduğunu biliyordum. Hava kararmıştı. Ortamı aydınlatan tek şey, ambulans sirenlerinden yansıyan mavi ışıktı ve o siren sesi, ölümün hüküm sürdüğü sokakta ağıt gibi yayılıyordu. Kaldırımda, yolun ortasında, cesetlerin başında ağlayan insanlar yüreğime oturdu. Ölümün bir gün bizim evin kapısını çalacağını hiç düşünmemiş, bu fikri düşüncelerime hiç yaklaştırmamıştım bile. Titreyen bacaklarımla ilerlemeye devam ettim.

Hastaneye girdim, içerisi tıklım tıklımdı. Doktorlar, hastalar, hasta yakınları... Hepsinin sesleri, telaşları birbirine karışmıştı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışırcasına koşuyor, hızlı hareket ediyordu. O kalabalıkta, bir perdenin kenarındaki duvara omzunu yaslayarak duran, eliyle yüzünü kapatan bir adam gördüm.

O adam, benim babamdı.

Eğer işaretparmağındaki yüzüğü görmesem babam olduğuna inanmazdım çünkü onu hiç görmediğim kadar güçsüz, bitkin ve halsiz duruyordu. Gözümü babamdan ayırmadan yanına ilerledim. Karşısına geçtiğimde, "Baba," dedim sessizce. Sesimi duyar duymaz başını kaldırıp bana baktı, yaşla dolan gözlerinin beyazı kıpkırmızı olmuştu. Akıp duran gözyaşları teninde belirgin emareler bırakmıştı, bakışları hüzün yüklüydü. Surat ifadesi her şeyi anlatıyordu ama yine de içimde bir yerlerde kıpraşan bir heves vardı. Yasemin'in söylediğinin bir yalan olması düşüncesiyle, "Elif..." dedim. "Baba... Yalan, de."

Babam kafasını önüne eğdi ve başını olumsuz anlamda sallayıp omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Onu ilk kez ağlarken görüyordum ve bu, gerçeği idrak etmemi sağlayan yegâne şey oldu. "Ayşe..." dedim kekeleyerek.

"Ayşe ameliyatta..." diye cılız sesiyle karşılık verdi babam. Konuşurken yüzüme bakmıyor, yeri seyrediyordu. Gözlerinden inci taneleri gibi iri, yüklü damlalar boşalıyor, beyaz önlüğünü ıslatıyordu. "Ben girmek istedim, almadılar ameliyatına. Elif 'i kaybettik, Mihra. Oğlumun emanetine sahip çıkamadım. Gelinimi, torunumu kaybettik."

Bir anda gözlerimden art arda yaşlar firar ederken kafamı hayır dercesine salladım. Kalbimdeki yangın ruhuma yayılırken, "Hayır..." dedim sessizce. "Hayır..." Burnumu çektim, başımı kaldırdım ve hastanenin rutubetli, beyaz tavanına bakarken, "Hayır, Elif!" diye haykırdım. Hıçkırıklarım boğazımı esir aldı, bedenim yüksek şiddetli depreme tutulmuş bir apartman gibi şiddetle sarsıldı. Boğazım bağırmaktan tahriş oldu.

"Mihra..." Peşimden geldiğini fark etmediğim Yasemin ismimi söylediğinde başımı çevirip ona baktım ve çocukluk arkadaşımla kollarımız aylar sonra ilk kez birbirine dolandı. Birbirimize sarılıp Elif için hıçkıra hıçkıra ağladık.

Abimin küçüklükten beri içinde taşıdığı o masum aşk, hâlâ zihnimde capcanlı. Elif 'i gördüğü her an, ne yapacağını bilemezdi; bakışları bir anlığına donar, yüzü kızarır, başını utançla yana çevirirdi. O halini kimseler fark etmezdi belki ama ben bilirdim... Ben anlardım onun kalbini. Bir gün, çekingen bir fısıltıyla bana itiraf etmişti Elif 'e duyduğu sevgiyi. İkisi de aynı köklerden büyüyen iki dal gibi, çocukluğun safiyetinde birbirlerini sevmişlerdi. Yıllar sonra yolları birleştiğinde, ikisinin mutluluğu etraflarına ışık gibi saçılmıştı. Fakat hayat, sevinçlerine doyamadan onları ayırdı.

Elif 'in sabırla abimi bekleyişi gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Günden güne solan o ışıl ışıl bakışları, eriyen bedeni... Ama yine de elini karnından hiç çekmiyordu. Abimden geriye kalan en kıymetli emanetine, karnındaki bebeğine, canından bir parça gibi sarılıyordu.

Geçmişte paylaştığımız bütün o güzel anılar birer birer zihnime hücum etti. Kalbim ağırlaştı, nefesim daraldı. Gözlerimden yaşlar yağmur misali boşandı. İnanmak istemedim; böylesi bir acının hayal olmasını diledim. Ama biliyordum ki insanı bu kadar yakan yalnızca gerçeğin soğuk yüzüydü.

O gün öyle çok ağladım ki bir daha hayatım boyunca ağlayamayacağımı, gözpınarlarımın kuruduğunu düşündüm fakat can yakıcı her hatırada gözlerim yeniden yaşla doldu.

🕊️

O gece hiçbirimizin gözüne uyku girmedi. Komşularımızın çoğu bizim eve geldi, odaların hepsi tıkabasa doldu. Her odadan ayrı ağlama sesleri, hıçkırıklar yükseliyordu. Annem kendinden geçmişti; bir yandan Elif için, bir yandan doğmamış torunu için, diğer yandan ağır yaralı olarak hastanede yatan Ayşe için ağlıyordu. Ayşe'nin bacağını kaybettiğini öğrenmek de bizi yıktı fakat yaşıyor olması gönlümüzü ferah tutmamızı sağlıyordu çünkü ölüm acısıyla tanışmıştık ve hiçbir şey onun yerini tutmuyordu. Elif 'in annesi Seher teyze, hasta haliyle kara haberi duyar duymaz bize geldiğinde kızının yokluğuyla karşılaştı, bacakları tutmadı, bayıldı. Mehmet amcayı sadece bir an bahçede görmüştüm, bir ağacın gövdesine omzunu yaslamış, için için ağlıyordu. Karşısına geçen bir tanıdığı, "Başın sağ olsun," dediğinde bakışlarını topraktan ayırmadan, "Allah verdi, Allah aldı," dedi metanetli bir sesle. Ağlıyordu ama sessizce, kimseye belli etmeden.

Komşular dağıldığında bir ruh gibi dolaştığım evin içinde biraz olsun uzanıp kendimle baş başa kalabilmek için odama girdim. Gülnar'ın uyuduğunu düşünüyordum ancak odaya girer girmez işittiğim hıçkırık sesleriyle uyuyamadığını anladım. El fenerinin ışığını açıp odayı aydınlattığımda Gülnar'ın yatakta cenin pozisyonunda uzandığını gördüm. Kollarını dizlerine dolamış, içli içli ağlıyordu. Haberi öğrendiğimizden beri ne yemek yemiş ne su içmiş ne de bir gram uyku uyumuştuk. Ağlamak ve derin düşüncelere dalmaktan başka bir şey yapamıyorduk.

Yavaşça ilerleyip yatağa oturduğumda Gülnar burnunu çekti. Yanına uzandım, sağ omzuma dönüp kolumu ona uzattım ve kardeşime sarıldım.

Hıçkırıkları arasından, "Abla..." dedi o da bana sarıldığında. "Abla benim kalbim çok ağrıyor. Ölecek gibi hissediyorum, biz bu acıya nasıl dayanacağız?"

Boğazımdaki kocaman yumrunun geçmesini sağlamak için yutkundum. Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum. Nasıl dayanacaktık? Nasıl dayanılırdı? Daha önce yalnızca dedem ve babaannemi kaybetmiştik ama onların yaşı ilerlemişti, hastalık süreci geçirmişlerdi ve bu nedenle kendimizi biraz olsun hazırlamıştık ölümlerine. Ani ve genç bir ölümle, ölümcül bir yaralanmayla ilk kez karşı karşıyaydık. Elif 'in ölümü, zihnimde hâlâ bir yere oturmamış, morgda gördüğüm cansız bedenine rağmen beynim ölümünü kabullenememişti. Suratında ölüm soğukluğu yoktu hiç, uyuyor gibi kapatmıştı gözlerini, dudakları güzel bir tebessümle şekillenmişti, ölü bir insandan uzak, âdeta melek gibiydi. Elif yaşarken de ölürken de melekti benim gözümde. Canım, şimdiye dek hiç olmadığı kadar acıyordu. Gözlerimi ezkaza kapattığım her an varlığını unuttuğum damlalar süzülüyordu. Doğacağı an için gün saydığı bebeğine ördüğü yarım kalmış yelek salonda duruyordu. Elif 'in annesi Seher teyze onları görünce tiz bir çığlık atmış, yeleği bağrına basarak hüngür hüngür ağlayıp bizi de ağlatmıştı. Şakaklarım ağrıyor, gözlerim sızlıyordu.

"Bilmiyorum," dedim sadece. "Hiçbir şey bilmiyorum Gülnar. Çok çaresiz hissediyorum."

Gülnar'ın dudaklarından bir hıçkırık daha koptu. "Ya Ayşe'yi de kaybedersek?"

Bu ihtimal benim de aklımda dolanıp duruyor, ruhum bedenimden çıkacakmış gibi hissettiriyordu. "Allah korusun, düşünme böyle şeyler."

"Benim umudum kalmadı abla," derken ağladığı için sesi boğuktu. "Benim hiç umudum kalmadı. Ne abimin ne Yasir'in döneceğine ne de Ayşe'nin iyileşeceğine... Hepimiz öleceğiz, öldürecekler hepimizi. Gözümüzün yaşına bakmadan..." Burnunu çekti. "Ayşe'ye bir şey olursa ben dayanamam, o benim diğer yarım. Koşuda iyiyim diyordu ya, koşucu olma hayalleri kuruyordu. Bacağını kaybetti. Bacağını aldılar Ayşe'nin, abla. Öğrendiğim andan beri sızlıyor sağ bacağım, canım yanıyor. Abla biz bunlara nasıl dayanacağız? Sağ kalsak bile bu acıyla nasıl yaşayacağız?"

Daha yüksek sesle ağlamaya başladığında ona söyleyecek tek bir karşılık bulamadan hıçkırıklarına eşlik ettim.

Ne ara uyuduğumu bilmiyordum ama uyandığımda sabah ezanı okunuyordu. Sessiz adımlarla banyoya gittim, abdest aldım, sabah namazı için hazırlandım. Elif her içi daraldığında secdeye kapanır, dakikalarca dua ederdi. Bugün onun görevini ben devraldım, namazdan sonra secdeye kapandım, gözyaşlarımı Elif 'in seccadesine akıtarak onun için, Ayşe'nin iyileşmesi için, abim ve Yasir'in sağ salim dönmesi için, Yusuf Agâh'la iletişime geçebilmek için dua ettim. Bombardımanla yıkılan binaların enkazı altında kalan vatandaşlarımızın kurtulması için dua ettim, savaşın bir an evvel bitmesi için dua ettim. Yalvardım Allah'a, her şeyin eskisinden daha güzel olmasını istedim, daha fazla kayıp vermememizi istedim. Ondan başka kimsemiz yoktu ve biliyordum ki Rabbim, kimselerin en güzeliydi.

Sabah sekiz gibi kalkıp Elif'in cenazesini almak için hazırlandık. Babam eve geldi, arabaya binip hep birlikte gasilhaneye gittik. Dünkü patlamada hayatını kaybeden insanların sayısı yüzü geçtiği için gasilhanede saatlerce sıra bekledik. Hayatını kaybedenler farklıydı ama acı ortaktı, etrafımızda bizim gibi yüreği yanan onlarca aile vardı.

Babamlar, Elif 'in yeşil tabutunu omuzlarında dışarı çıkardıklarında can bildiğim arkadaşımı öyle görmek, bir kez daha bacaklarımdaki tüm gücün çekilmesine neden oldu. Tökezleyip düşeceğim sırada kolumdan tutan iri elle ayakta kalmayı başardım. Gözlerimden akan yaşlarla başımı sağıma çevirdiğimde beni tutan elin sahibinin Yusuf Agâh olduğunu gördüm. Koyu yeşil kamuflaj üniforması üzerindeydi, göz altlarında oluşan çukurlar onun da gece boyu uyumadığını gösteriyordu. Karamel rengi bakışlarına çöken hüzün, her şeyden haberdar olduğunun habercisiydi. Ama yaşıyordu. Yanımdaydı. En azından o zarar görmemişti. Bunun idrakine varınca yüreğimdeki kapkara sis biraz dağıldı, onu sapasağlam karşımda görmek bana biraz olsun güç verdi. Yere değil, onun gövdesine sığındım hemen. Kollarımı iki yana açıp, "Yusuf Agâh," dedim ağlayarak. "Elif..." Hıçkırıklarım boğazıma dizildi.

Sağ eliyle sırtımı sıvazlarken eğilip saçlarımın üzerini öptü. Burnunu omzuma yasladı. "Üzgünüm," dedi hüzün yüklü sesiyle. "Çok 283 üzgünüm, Mihra."

"Canım yanıyor," dedim ağlayarak. "Kalp krizi geçireceğim sanki, aldığım nefeslerin hiçbiri ciğerime ulaşmıyor gibi. Biz buna nasıl alışacağız? Biz bunların üstesinden nasıl geleceğiz?"

Gülnar'ın bana sorduklarını ben Yusuf Agâh'a soruyordum. Evde en güçlü görünen bendim, onların yanında hislerimi belli edemesem de ben de içimi Yusuf Agâh'a açıyordum. Onun yanında tüm direncim düşüyor ve ona sığınıyordum. Bir yanıt, içimi soğutacak bir cümle bekledim ama Yusuf Agâh'ın tek yaptığı bana daha sıkı sarılmak oldu. Anladım ki onun da lügatinde bu sorulara cevap yoktu.

İnsan, zaman bile diyemiyordu çünkü zamanın ne getireceği artık çok belirsizdi.