İçeriğe geç

Bölüm Kırk Üç 🕊️ Yüreğe Saplanan Acılar

Bölüm Kırk Üç 🕊️ Yüreğe Saplanan Acılar

Yitip giden zamanın kıyısında gün saymaya çalışıyordum. Ucunda vuslat olmaması ihtimalinin gün saymayı zorlaştırdığını vakit geçtikçe daha net anlıyordum. Kalbim ağır yaralıydı, ruhumu saran alevler dahi can çekişiyordu. Bambaşka bir şehirde hiç tanımadığımız insanların arasındaydık. Etrafta anılarımızı canlandıracak, bana geçmişi hatırlatacak hiçbir şey yoktu, bu iyi gelmek yerine daha beter sarsıyordu beni ve dirilmeye çalışan umutlarımı yıkıyordu. Fotoğraflara bakmaktan başka bir işe yaramayan telefonumdaki düğün fotoğraflarımıza, özçekimlerimize, mutlu olduğumuz anlarda çektiğimiz videolara bakarak sabahlıyordum her gece. Sesini unutmamak için zihnime kazıyordum, her şeyi unutsam da onu unutamazdım.

Uykunun zerresi uğramıyordu. Uyku olmadığında geceler günlerin üç katıydı sanki; sabah olmak, gün doğmak bilmiyordu. Burada savaş yoktu belki ama bu boğucu sessizlik bomba seslerinden daha ürkütücüydü.

Annem sabahın erken saatlerinde, birlikte yaşadığımız, yan odadaki yaşlı kadının gelini olan Nazende ablayla, gelecek yardım kamyonundan bir şeyler alabilmek için dışarı çıkmıştı. Hayatımıza yeni dahil olan bu insanlar oldukça uyumlu ve sessizlerdi. Savaş, herkesi ortak bir kaderde buluşturuyordu. Nazende abla annemden yalnızca bir iki yaş küçüktü ama onun da gözlerinde tıpkı annemde olduğu gibi zorlu yılların bıraktığı gölgeler vardı. Eşi ve on yedi yaşındaki oğlu cephedeydi, onlar da tıpkı bizim gibi uzun zamandır haber alamıyorlardı.

Evin babaannesi Firuze teyze seksene merdiven dayamıştı, şiş bacaklarında onu yürütmekte zorlanan ağrıları olsa da güçlü bir kadındı. Gelini ve torunlarıyla arası iyiydi.

Çocukları dokuz, beş ve üç yaşlarındaydı, Sehra’yla hemen arkadaş olmuşlardı. Çocuk dünyalarının safiyeti, onların bir savaşta olduğumuzu unutmalarını sağlamıştı. Bizden daha güçlüydüler. Birbirlerine sıkıca sarıldıklarında, oyuncaksız oynadığı oyunlarda kurdukları sıkıntısız dünyalarda yaşanan felaketleri kolaylıkla unutabiliyorlardı.

Yan odanın kapısı gıcırdayarak açıldı ve Firuze teyze bastonuyla odasından çıktı. Dikkatimi uyuyan kardeşlerimden ayırıp ona verdim, kapının girişinde durup kalın camlı gözlüklerinin ardından odaya göz gezdirdi. Ardından bana bakarak usulca, “Hayırlı sabahlar kızım,” dedi.

Oturduğum koltukta saygıdan biraz toparlanarak hafifçe doğruldum. “Hayırlı sabahlar Firuze teyze,” diye yanıtladım, sesim hâlâ cansız bir ruhun ağırlığını taşıyordu.

Bastonunu yere her vuruşunda hafifçe eğilerek ilerliyordu. Savaş, ağrıyan bacaklarında derman olmasını umursamadan omuzlarına çökmüştü. “Annenler gelmedi mi daha?”

Başımı olumsuz anlamda salladım. “Sıra fazla olmalı. Gelirler birazdan.”

“Karnım epey acıktı,” dedi, derin bir nefes almasının akabinde gürültülü bir şekilde öksürdü. “Ah bu yaşlılık, ne konuşturuyor ne yürütüyor insanı. Etrafında olup bitenin acısını yaşamayı bile zorlaştırıyor. Sanki çekeceğim onca acı yokmuş gibi bir de bacaklarımın ağrısı, ciğerlerimin sızısıyla uğraşıyorum.”

“Mutfakta dünden kalan çorba olacaktı,” diye mırıldandım. Bacaklarımı koltuktan sarkıttım. “Isıtayım hemen.”

Firuze teyze elini kaldırıp ağır ağır sallayarak, “Dur dur,” deyip durdurdu beni. “Gören de sen benden iyi haldesin sanacak yavrum. Geceleri duyuyorum, öksürüğün benden farklı değil. Epey de zayıfsın. Otur sen, beklerim gelinimi. Hem zaten çorbayı ben sabah namazından sonra bitirdim.”

Böyle söyleyince yeniden oturdum ve sırtımı koltuğa yasladım. Firuze teyze ağır adımlarla yaklaşıp yanıma oturduğunda ona baktım. Yaşlıların genelinde olan konuşmayı sevme özelliği onda da vardı, kimseyle çok muhabbet edemesem de onun annemlerle olan konuşmalarını, çocuklara anlattığı geleneksel masalları dinlemeyi seviyordum. Ben önüme bakarken onun suratımı izlediğinin farkındaydım.

“Şu gözlere bak hele,” dedi, düşüncemi doğrular gibi. “Hiç uyku uyumuyorsun sen, değil mi?”

Uyuyamıyorum, diye yanıtladım içimden. Yusuf Agâh’ın nerede nasıl olduğunu bilmeden uyuyacağım uykuyu kendime bir ödül gibi görüyordum. Yapamıyordum. Gözlerim, bedenim, zihnim, ruhum uykuyu almıyordu. İlaç da içmek istemiyordum. Biraz gözlerim kapansa, bir saat olmadan yeniden açılıyordu. Kâbuslar uyutmuyordu.

“Yapma güzel kızım,” dedi hafifçe omzuma dokunarak. “Bak ne güzel namazında niyazındasın, inançlı bir gençsin. Öyleyse Allah’ın verdiği cana her durumda gözümüz gibi bakmamız gerektiğini bilirsin, değil mi?”

Hiç tepki vermeden yalnızca baktım. Bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi.

Firuze teyze hafifçe iç çekti. “Yaşadığı kötü olaylar sonrasında ölüm orucuna girmek, hayata küsmek bir Müslüman’ın sergileyeceği durum değildir.”

Ona bakarken gözlerimin bulanıklaştığını hissettim. Yutkundum.

“Bazen...” deyip akan burnumu çektim. “Bazen insan kaldıramayacağını sanıyor. Sanmaktan öte, biliyor.” Sesim titredi. “Eşim... Onun nerede ve ne halde olduğunu bilmemek, beni tüketiyor. Böyle nasıl yaşanır ki?”

Firuze teyze bir süre sustu. Geçen dakikaların ardından gözlerini kapatıp kafasını ağır ağır hareket ettirdi.

“Ben de yaşayamayacağımı sanırdım ama bak, yakında seksen yaşıma gireceğim.” Kaşlarımı çattım. Firuze teyze gözlerini yeniden açtığında gözbebeklerinde yoğun bir hüzün vardı. “Tam elli beş yıl dır yaşıyorum, yüreğimde kocaman bir oyukla hem de.” İç çekti. “Eşimi kaybettiğimde yirmi beş yaşındaydım. Yalan yok, dünyam başıma yıkılmıştı. Beşikte yeni doğmuş bebeğim ağlıyor, ben gerçeği idrak etmeye çalışıyordum.” Onu tanıdığım günden beri güçlü gördüğüm kadının ilk kez sesinin titrediğine şahit oluyordum. “İnsanın yüreğine saplanan acılar vardır. Saplanınca seni öldürdü sanırsın ama öldürmez. Yaşıyorsun, yaşayacaksın. O saplanan acıyla yaşamayı öğreneceksin.”

İçim ürperdi. Öğrenebilir miyim? Ömrümün sonuna kadar yüreğime saplanan bu hançerle yaşayabilir miydim? Bu hançer yüreğimdeyken ben daha kaç yıl, kaç ay, kaç hafta yaşayabilirdim ki?

Firuze teyze omzumun üzerindeki eliyle omzumu kavradı. “Sen de öğreneceksin kızım, yaşayan herkes öğrenir. Ama dilerim Allah’tan, uzatmasın senin bu hasret sürgününü. Yüreğindeki hançer, eşinin sağ salim dönüşüyle çekilsin, kaybıyla açılan yaraların yerini sevdası doldursun yeniden. Umudun var evladım, haberlerin en kötüsü ölümdür. Senin, eşinin yaşadığına dair hâlâ umudun var. Bu umudu kaybetme. Sakın ha, Allah’a sırtını dönme, dua etmekten vazgeçme. Ona küsersen kendini de kaybedersin.”

Söyledikleri yüreğime işlemişti. Yarası yarasına denk gelenden çıkan sözcükleri daha iyi benimsiyordu insan. Gözlerimin dolmasına engel olamadım, derin bir nefes alıp bakışlarımı yere iliştirdim.

“Bazen aradığın umut bir dua kadar yakındır kızım. Dua etmeye devam et, kendini, sağlığını koru ve Allah’tan bir işaret bekle.”

Kaşlarımı çattım. “İşaret?”

Hafifçe gülümsedi. “Allah bazen öylece göstermez. Gözünle bakarsın ama fark edemezsin. İşaret bazen bir sözde, bazen bir insanda, bazen de kalbinin tam içinde saklıdır.”

İşaret...

Düşündüm o an, tam dualara sırt çevirmişken, tam umutsuzluğa sürüklenmek üzereyken Firuze teyzenin birden ansızın gelip benimle konuşması, bir işaret miydi? Yusuf Agâh’ın yaşadığına ve onun için sayısız kez dua etmem için bir işaret?

Derin bir nefes aldım ve bir anlığına da olsa böyle düşününce gönlümün ferahladığını hissettim.

Ama hemen ardından zihnimde başka bir düşünce belirdi.

Ya yanılıyorsam? Ya bu işaret dediğim şey sadece kendi umutsuzluğumu avutmak için uydurduğum ucuz bir bahaneyse?

Sürekli bir çıkmaza girmekten yorulmuştum. Firuze teyzenin sözleri yüreğimde ufak bir pencere açmıştı fakat o pencerenin ne kadar açık kalacağını bilmiyordum.

Dış kapının açılma sesiyle konuşmamız bölündü, aynı anda dışarıya baktık. Annem ve Nazende abla, ellerindeki poşetlerle içeri girdiler. Üzerindeki ince giysiler suyu çekmiş, ıslanmış saçlarından düşen ince tutamlar yüzlerine yapışmıştı. Annem poşetleri sehpanın üzerine bırakırken derin bir nefes alıp ellerini ovuşturdu. “Dışarısı çok soğuk,” dedi yorgun sesiyle. “Neyse ki elimiz boş dönmedik.”

Nazende abla üzerindeki sırılsıklam olmuş hırkasını çıkarırken başını salladı. “O kalabalıkta bir şey alamayacağız diye çok korktum.”

Gözlerimi her geçen gün biraz daha çöken annemin yüzüne diktim, poşetlerin içindeki erzakları çıkarırken altı morarmış gözlerinde uzun zaman sonra iyi bir şeylerin olmasının ışıltısı belirmişti. Küçük bir kutu peynir, neredeyse bir avuç zeytin, biraz ekmek çıkardı. Elindeki poşeti sıkıca kavradı, içinde kalan boşluğa bakarak iç çekti. Nazende ablanın aldığı poşette küçük boy pakette çay, biraz şeker, bir kilo bulgur ve iki paket makarnayla süt bulunuyordu.

Poşetlerden çıkanları gördükten sonra Firuze teyze, “Azımıza bereket versin Rabbim, çoğa dönüştürsün inşallah,” dedi. Annem başıyla onayladı. “Uzun zaman sonra çay içmek bana iyi gelecek. Biraz un çorbası da yaparız, doyurucu olur kahvaltı.”

O sırada uyanan Sehra gözlerini ovuşturarak, “Anne, karnım acıktı,” dedi uyku sersemi sesiyle. Akabinde çocuklar annesinin sesini duymuş gibi bulundukları odadan çıktılar ve koşa koşa Nazende ablanın yanına gittiler. Sehpanın üzerindeki ekmeğe hevesle uzandıklarında Nazende abla buruk bir ifadeyle ekmeğin ucundan azıcık bölüp bir parça Sehra’ya, bir parça da kendi ufaklıklarına verdi. “Kalanı kahvaltıda çocuklar, tamam mı? Hazırlıyoruz şimdi.”

Ne ara uyandığını bilmediğim Gülnar yavaşça oturduğum yere yaklaştı ve sessizce, “Bu kadar şey kaç gün yeter ki?” diye sordu.

Cevap vermedim, boğazımdaki düğüm iyice sıkıştı.

Kahvaltı sofrasındaki uzun zamandır yeni yiyeceklerin getirdiği mutluluk, evin soğuk ve cansız duvarlarına işlemişti âdeta. Annemin ısrarıyla çorbadan yemeye çalışmıştım. Aslında hiçbir şey yemek, içmek, gülmek, uyumak istemiyordum. Ancak insan olmanın getirdiği zayıflık hepsini bir şekilde yaptırıyordu. Çorbamdan birkaç kaşık içmiş, heba olmasın diye bitirmiştim. Çay, miktarını az koyduklarından oldukça açıktı, sarı renkli bir su gibiydi sanki. Elimdeki buharı tüten çaydan bir yudum aldığımda içimi hafif bir sıcaklık sardı ama bu sıcaklık kalbimdeki buzları eritmeye, ruhumu ısıtmaya yetmedi. Yusuf Agâh’la birlikte içtiğimiz sabah çayları aklıma geldi, yeni evliydik ama birlikte ne kadar az kahvaltı yapmıştık.

Yine de onunla geçirdiğim kısıtlı süreler, hayatımda yaşadığım en dolu, en keyifli, en bitmesini istemediğim anlardı. Şimdi ne haldeydi? Hangi şartlarda, nasıl bir güne uyanıyordu? Bir şeyler yiyip içebilecek durumda mıydı? Halini düşünürken yediğim içtiğim her şey boğazıma diziliyordu. Abim ne haldeydi? Yasir ne haldeydi? Biz ne olacaktık? Belirsizlik denizinin içinde yüzüyor, dev dalgalara karşı direnmeye çalışıyordum fakat direncimin sınırda olduğunun farkındaydım.

Ciğerlerimden yükselen arzuyla öksürdüğümde annem telaşlı gözleriyle baktı. “Geçmedi bir türlü şu öksürüğün. Pekmez tarzı bir şeyler var mı diye sordum ama nafile. Gelmemiş hiç, ne yapsak ki? Hastaneye mi gitsek yeniden?”

Her öksürdüğümde ciğerlerime bir çizik atılıyordu sanki. Yine de belli etmeden kaşlarımı kaldırdım. “İyiyim anne, babam zaten bir süre devam edeceğini söyledi. Endişelenme.”

“Yeniden zatürreye çevirmesinden korkuyorum.”

“Biraz süt ısıt yavrum,” dedi Firuze teyze araya girerek. “Çayına biraz sıcak süt karıştır, iyi gelir. Şifa Allah’tan.”

“Yapayım,” dedi annem hemen kalkmak için hareketlenerek. İtiraz etsem de kabul etmeyeceğini bildiğimden yapmadım.

Annem kalkar kalkmaz dış kapının tıklatılmasıyla irkildik. Herkes birbirine yabancı olduğundan kapı sesi burada anormal geliyordu, evde olması gereken herkes bulunuyordu zaten.

“Hayırdır inşallah, kim acaba?” diyerek ayağa kalktı Nazende abla. Hızlı adımlarla kapıya ulaşıp, “Kim o?” diye seslendi açmadan evvel.

“Mihra’nın arkadaşıyım, ismim Sadık. Mihra’yı görmeye geldim.”

Sadık’ın sesini duyunca bozguna uğradım. Yusuf Agâh’ın esir düştüğü günden beri eğitime gidememiştim, o sıra zaten Balamir’de işler karıştığından, bombalar ve kurşunlar yağmur gibi yağdığından kimse kimseden doğru düzgün haber alamıyordu. Burada ne işi vardı? Benim burada olduğumu nereden biliyordu?

Şaşırmıştım.

Nazende abla çatılmış kaşlarıyla dönüp kıstığı gözleriyle sorarcasına bana baktı. Başımla onaylayıp, “Evet,” dedim. “Balamir’den öğretmen arkadaşım. Aynı yerde gönüllü öğretmenlik yapıyorduk.”

Gözlerindeki korku bulutu bir anlığına dağılsa da kapıyı açmadan evvel, “Ne yapalım, alalım mı içeri?” diye fısıldadı.

Annemle göz göze geldiğimizde sütün az bir kısmını küçük bir tencereye boşaltan annem, cevabı bana bıraktı. Yutkunup, “Alabilirsiniz,” dedim. Buraya nasıl ve neden geldiğini merak etmiştim.

Nazende abla tekrar önüne dönüp kapıyı açtığında Sadık’ın yüzünü nihayet görebildim. Geçtiğimiz aylar onun da sakallarını kesmesine engel olmuştu. Saçları uzamış, hafiften zayıflamıştı ancak yine de üzerinde öğretmen olmanın verdiği saygınlık hükmünü sürüyordu.

Bakışları gözlerime ulaştığında kapalı ağzı çok kötü bir manzarayla karşılaşmış gibi aralandı, ne söyleyecekse kendini tuttu fakat gözlerine yükselen endişeli bakışı gizleyemedi. Yutkundu, gözleri hızla odanın içinde gezindi; Firuze teyzeye, Nazende ablaya, anneme ve çocuklara baktı tek tek. Sonra gözleri yeniden Nazende ablayı buldu. “Merhaba. İçeri girebilir miyim?”

Nazende abla bir an tereddüt etse de o da Sadık’tan kötü bir enerji almamış olacaktı ki geri çekilip kenarda durdu. “Buyurun.”

Sadık içeri girdikten sonra Nazende abla kapıyı yavaşça kapattı. Ufacık salonun ortasına geldiğinde zaten yanıma yaklaşmıştı, bir şey söyleyemeden önce başını eğip boğazını temizledi. Buraya gelmişti gelmesine ancak şimdi biraz çekiniyor gibiydi.

“Hoş geldiniz,” dedi annem sobanın üzerindeki tencereyi kaldırırken. “Daha önce tanışamamıştık, ben Mihra’nın annesiyim. Gülbahar.”

“Memnun oldum Gülbahar Hanım,” dedi Sadık resmi ses tonuyla.

“Otursanıza,” dedi annem koltuğun yanımdaki boş kısmını gösterirken.

Sadık, saygılı bir tavırla ilerleyip aramızda belirgin bir mesafe olmasına özen göstererek yavaşça koltuğa oturdu.

“Anne, biz odamıza geçelim,” dedi Nazende abla. Firuze teyze kafasını sallayarak bastonundan destek alarak ayağa kalktığında Nazende abla çocuklarına, “Haydi çocuklar,” dedi. Onlar içeri geçtiğinde Sehra da peşlerinden gitti. İçeride yalnızca Gülnar, annem, ben ve Sadık kaldık.

Salon tekrar sessizliğe büründüğünde, “Nasılsın?” diye sordu Sadık fakat bunun öylesine bir soru olduğu belliydi. Nasıl olduğumu içe çöken yanaklarımdan, grileşen göz altlarımdan, yorgun, hüzün yüklü bakışlarımdan anlıyor olmalıydı.

Bu soruya sadece başımı hareket ettirmekle yetindim. “Burada olduğumu nasıl bildin?”

“Babanla iletişim halindeydik.”

Kaşlarımı çattım. “Babamla mı?” Babam eğitim verdiğimiz yeri kontrol etmek için geldiğinde Sadık’la tanışmıştı fakat iletişimi bu kadar ilerlettiklerini bilmiyordum.

Başıyla onayladı. “Törehan’a geldiğimizde annemin sağlık muayenesi sırasında babanla karşılaştık. O zaman sizin de buraya geldiğinizi öğrendim. Bir anda neden eğitime gelmemeye başladığını merak ediyordum, senin için endişelenmiştim.” Sesini biraz alçaltarak devam etti. “Başına gelen her şeyden... Haberdarım. Çok üzgünüm Mihra.”

Yutkundum. Babamın Sadık’a başıma gelenleri anlatmasına şaşırmıştım. Sanki bunların kimseye anlatılmaması gerekiyordu. Anlatıldıkça daha imkânsız bir derde dönüşüyormuş gibi hissediyor, daha çok karamsarlığa bürünüyordum.

Gözlerim buğulanınca nefes almaya çalıştım fakat nafileydi. Ağlayacağımı fark edince gözlerimi kaçırdım, dudaklarımı birbirine bastırdım. “Sizi yarı yolda bırakmak istemezdim, özür dilerim. Ancak devam edecek... Gücüm yoktu.”

Benim gücüm de Yusuf Agâh’ta saklıydı. Her şeyimi alıp gitmişti.

“Özür dilenecek bir mevzu yok ortada, tüm bu olanlardan sonra devam etmeni beklemek özür gerektirir esas.”

Yine sessiz kaldım.

O sırada annem, “Bir şey içer misiniz?” diye sordu.

“Yok, sağ olun,” dedi Sadık. Boğazını temizledi. “Bilmiyorum, bunu teklif etmem ne kadar doğru olacak, ne kadar hazır hissediyorsun ama...” deyince, Gülnar, Sadık’la benim aramda bir bakış gezdirdi. “Balamir’de başladığımız eğitime burada da devam etmek istiyoruz. Burası güvenli bölge olduğu için talep daha çok, halihazırda hâlâ ayakta olan bir okul da var.” İçimde bir şeyler titredi. Konuşmasını devam ettirmek için bir süre bekledi. Nasıl yapacağını bilmiyordu sanki, çekiniyordu. “İçindeki eğitim aşkının hâlâ orada olduğunu düşünüyorum. Öyle, değil mi?”

Sadık’ın gözleri yüzümde sabitlenmişti, bir cevap bekliyordu ama ben ne söyleyeceğimi bilmiyordum.

Hâlâ idealleri olan, birilerine faydası olacağını düşünen, savaşın biteceğine, renklerin yeniden en güzel haliyle topraklarımızda can bulacağına inanan o kız mıydım?

Balamir’de çocuklara ders verirken, savaşın içinde bile onlara bir şeyler öğretebilmek için mücadele ederken, Yusuf Agâh benimleyken evet, öyleydim.

Ama şimdi...

Şimdi, kendime bile öğretecek tek şeyim kalmamıştı.

Elimdeki çay bardağını kavrayıp sıktım, parmaklarım bardağın sıcaklığına rağmen üşüyordu.

Sadık, sessizce cevap bekledi fakat ben yalnızca elimi seyrettim.

Annem, sessizliğimi gidermek adına aniden konuştu. “Mihra hâlâ hasta, bunun için biraz zamana ihtiyacı var.” Isıttığı az miktar sütü çaydanlığın dibindeki çay ve suyla birleştirip yanıma geldi, bardağı bana uzattı. “Öksürmekten konuşamıyor çoğu zaman.”

“Anlıyorum,” dedi Sadık yumuşak sesiyle.

Annem elini sırtıma koyup sırtımı sıvazladı. “Ama eğer bu teklif sana iyi gelecekse... Daha çabuk toparlanıp eğitimlere devam etmeyi düşünebilirsin, değil mi kızım?”

İkisi de ilgili gözlerle, vereceğim cevabı duymak istercesine bana bakıyordu.

İlk defa Yusuf Agâh’ın olmadığı bir geleceği düşünmek zorunda kaldığımı fark ettim o an.

Eğitime devam etmek, hayatıma devam etmekle eşdeğerdi. Yusuf Agâh yokken eski rutinlerimi sürdürmek... Onun yokluğunu kabullenmek olmaz mıydı? Yüreğim belki bininci kez kanıyordu. Soluklarım boğazıma diziliyordu, koca ormanın içinde nefessiz kalıyordum.

Sadık, aniden yerinden kalktı. Yavaşça siyah montunun cebine uzandı ve içinden katlanmış bir kâğıt parçası çıkardı.

“Bu yeni okulun adres ve ders programı bilgisi. İki sokak arkanızda kalıyor hemen. Ne zaman başlayacağına sen karar verirsin, fazladan bir öğretmene her zaman kapımız açık.”

Kâğıdı sehpanın üzerine bıraktı.

“Seni zorlamayacağım Mihra. Ama şunu bil ki... Oradaki çocukların sana, umut dolu sözlerine ve geleceğe parlak baktığın düşüncelerine ihtiyacı var.”