Dikkat: Bu bölümde şiddet, kayıp ve travmatik sahnelere dair tetikleyici unsurlar bulunabilir.
Bölüm Kırk Sekiz 🕊️ Ölümle Yaşam Arasında
Yusuf Agâh Demiral
Sırtımdaki yeni açılmış darp izlerinden dolayı ne yatabiliyor ne de uyuyabiliyordum fakat beni uyutmayan esas şey, yüreğimde hissettiğim ağırlıktı. Tarık, bunun kendisinde de olduğunu söylüyor, esaret günleri arttıkça o ağırlığın daha da belirginleşmesinden kaynaklı olduğunu savunuyordu. Buna sığınmak istiyordum ama öyle hissetmiyordum. Kafayı yiyecek duruma gelmiştim. Ailemin Türkiye'de güvende olduğunu biliyordum ancak Mihra ne haldeydi? Ayşe'nin iyileşme sürecini hızlandırmak için Türkiye'ye dönecekti, dönebilmiş miydi? Her gün bunun gerçekleşmiş olması, güvende kalması için dua ediyordum.
Telsiz bulmam, benim için az da olsa zihnimi dağıtacak bir uğraş olmuştu. Çalışmayacağını biliyordum, çalışsa bile sinyal kesici kullandıklarını bilmek çok da zor olmasa gerekti ancak umudumu diri tutacak bir meşgaleye ihtiyacım vardı.
Yine uyuyamayınca Tarık'a sırtımı döndüm, yatağın altına gizlediğim telsizi çıkardım, gövdesi pasla kaplı cihazı sağ elimle tuttum. Küçücük camdan sızan loş ışığın el verdiği kadarıyla tekrar inceledim. Tırnağımla antenin dibine bastırarak üst kapağı yerinden çıkardım. İçerisi darmadağındı. Devre kartının yüzeyi pasla kaplıydı, lehim yerleri çatlamış gibiydi. İki kablo ucunun biri yerinden çıkmış, diğeri neredeyse yanmıştı. İnce, kırmızı izoleli kablonun ucu simsiyah olmuştu.
Yutkundum. Pense yoktu, lehim tabancası yoktu, işim düşündüğümden zor olacaktı ama şartların el verdiği kadar uğraşacaktım.
Dişlerimle kopan kablonun ucunu ısırıp yavaşça sıyırdım, plastiği çekince altından kıl kadar ince, parlayan damar çıktı. Aynı işlemi diğer uca da yaptım, ardından açığa çıkardığım iki ucu birbirine bastırıp parmaklarımla sıkıştırdım. Üstümdeki tişörtün alt kısmından sarkan ipi söküp birleştirdiğim kablonun üzerine sararak bağlantıyı sabitlemeye çalıştım fakat kablolar sürekli kayıyordu.
Böyle olmayacağını anlayınca bir elimle telsizi tutarken boşta kalan elimin parmaklarıyla bağlantıyı sıkarak güç düğmesine bastım.
Yalnızca düğmenin oynadığını belirten tık sesi işitildi.
Ve derin bir sessizlik hücreyi tekrar esir aldı.
Gerçekleşmeyeceğini bildiğimi bir hayale sığınıyordum.
Gözlerimi kapattım. Başparmağımı konuşma düğmesine basılı tuttum, kendimi o an Balamir'deki askeriyede, odamda buldum. Ilık bir yaz akşamıydı, hafif aralık penceremden içeriye tatlı bir esinti doluyor, tenimi okşayıp geçiyordu.
"Monna Rosa," diye fısıldıyordum sonra sessizce, penceremden görünen aya dikiyordum gözlerimi, ayın yansımasında Mihra'yı hayal ediyordum. "Bu gece ay çok güzel değil mi, tamam."
Çok geçmeden onun sesi yankılanıyordu kulaklarımda. "Ölüm Savaşçısı," diyordu pürüzsüz bir tınıyla. "Ölmeyi göze alırım, tamam."
Dişlerimi sıkarken, "Alma," diye yanıtladım içimden. Etraf yeniden karanlığa büründü. "Ölmeyi göze alma, kır çiçeğim. Ölüm, sıkıntı hiç uğramasın sana."
Bir ömür kadar uzun ve sancılı geçen bir gece daha sabaha kavuştuğunda hiçbir şey normale dönmüş değildi. Hücrenin kapısı tekmelenerek açıldığında anlamıştım güneşin doğduğunu. Teröristlerden biri elindeki el fenerini odanın içine tutup bizi kontrol etti, karanlığa alışan gözlerim ışık yansımasıyla kamaşıp kısıldı, başımda hafif bir sızı vardı.
"Kalkın!" diye bağırdı kulak tırmalayan sesiyle. "İşiniz var!"
Tarık yattığı yerde gerinirken bana yarı uykulu bir bakış attı. Ardından sanki saatlerdir uyanıkmış gibi sessizce bacaklarını yataktan sarkıttı. Tepkisizleşmiştik. Ne söylenirse yapıyor, bir şekilde günü bitiriyorduk.
Kollarımıza geçirilen kelepçelerle hücreden çıkarıldık. Ayaklarımız çıplaktı, irili ufaklı taşlarla kaplı zeminde attığımız her adım nasır tutmuş derimizi acıtıyordu. Koridorları geçip dış kapıya yanaştığımızda içeriye sızan güneş ışığıyla gözlerim kamaştı. Dışarı çıkacağımızı düşünmemiştim, hiç çıkmamıştık çünkü. Tarık da bunu düşünmüş olmalıydı ki aynı anda aklımızda dönen muhtemelen aynı sorularla birbirimize baktık.
Neden dışarı çıkarılıyorduk?
Yeni bir işkence yöntemi mi bulmuşlardı yoksa buradaki sürgünümüzü fazla bulup bugün canımızı almayı mı koymuşlardı kafalarına?
Hafiften bir tedirginlik yüklendi bünyeme, içgüdüsel olarak kelepçenin birleştirdiği ellerimi yumruk yaptım. Beni sürükleyen heriflerin giyindiği tişörtün ardından belli olan silahlarını fark edebiliyordum. Aklımda hep aynı şey oynuyordu; silaha uzanmak, çevik bir hareketle silahı aldıktan sonra önce karşımdakini vurup sonra arkamdakini gebertmek. Buradan çıkana dek karşıma kim çıkarsa tek tek vurup kaçıp kurtulmak istiyordum. Fevri davranmaktı bu, tüm ümitlerim tükendiğimde yapabileceğim bir plan olurdu anca.
Koridorun sonundaki demir kapı gıcırdayarak açıldığında aylar sonra ilk kez dışarıya adım attım. Gün doğmuştu, bunu bizi uyandırmaya gelen teröristlerin ayak sesinden değil, güneşe bakarak anlamıştım esir düştüğümden bu yana, ilk kez. Kapı açılır açılmaz tenime ilişen rüzgârın hissettirdiği kadarıyla hava soğuk ve kuruydu. Çıplak ayaklarımı bastığım nemli toprak, çakıl ve kül kokuyordu.
Bulunduğumuz yer sarp kayalıklarla çevrili, rüzgâra açık, izole bir dağ yamacıydı. Etrafı taş duvarlarla çevriliydi ama bu duvarlar koruma değil, kapan gibi örülmüştü. Yokuşlu patikalar dağın tepesine doğru kıvrılıyordu, etraf gür yapraklı çam ve servi ağaçlarının iskeletleriyle çevriliydi.
İlerledikçe rüzgâr yüzüme daha sert nüfuz etti. Nefesime karışan metalik bir koku hâkimdi havada, biz yürüdükçe o koku daha net hissediliyordu. Gözlerimi kısıp uzaktaki küçük açıklığa baktım, bizim gibi on beş yirmi adam daha vardı, yerdeyse uzanır vaziyette duran üstü örtülü bedenler duruyordu. Midemde rahatsız edici bir kasılma baş gösterdi.
Adamların yanına ulaştığımızda ölenlere bakmamak için kendimi zorladım. "Mezar kazacaksınız," dedi teröristlerden biri arkamızdan. Hemen sonra bir diğeri geldi, ellerimize irili ufaklı birkaç taş tutuşturdu. Ne kazma ne kürek vardı.
"Kazın!"
Rüzgâr uğuldayarak tepemizde dönerken toprağa eğildik ve bize söylenildiği gibi ellerimizle kazmaya başladık.
Parmaklarım her bastığımda toprağın altındaki çakıllara çarpıyor ellerimden çıkan her ses ruhuma bir darbe gibi iniyordu. Parmak uçlarım birkaç dakika içinde soyuldu, tırnaklarımın kenarları kanamaya başladı.
Göz ucuyla sağıma baktım, Tarık'ın nefesi burnundan bir sis bulutu gibi çıkıyor, sessizce çalışıyordu. Göz göze gelmiyorduk, göz göze gelirsek ikimiz de içinde bulunduğumuz duruma dayanamayacaktık sanki. Birbirimizi bu halde görmek istemiyorduk.
Bir şeyler yapmalıydım, beni bu esaretten kurtaracak bir yol bulmalıydım.
Başımı hareket ettirmeden gözlerimi kaldırıp ayak bastığım bu yabancı toprakları bir harita gibi incelemeye başladım. Rüzgârın yönünü ezberledim. Güneşin doğduğu yeri işaretledim. Taşların duruşunu, aynı yöne bakan kayalıkları, gözlerden en uzak olan patikayı. Gün olur da telsizi çalıştırabilirsem, verebileceğim bir koordinat bulmalıydım.
Ben bunları düşünürken Tarık'ın elindeki taş düştü ve arkasındaki terörist sırtına bir tekme atıp, "Bekleme lan, uyuşuk herif!" diye bağırdı.
Tarık sessizce taşı tekrar eline aldı ve tüm tepkisizliğiyle mezar kazmayı sürdürdü. Bu işlem saatlerimizi aldı. Biri duraksasa, elindeki taşı düşürse ya da acıyla inlese, arkadaki teröristlerden başına ya da sırtına darbe alıyordu. Yorulduğunu söyleyen genç bir erkek, "Öyleyse dinlendirelim," cevabıyla saniyeler içinde kurşun yağmuruna tutuldu ve ondan sonra kimse yorulduğunu dillendiremedi.
Tekrar hücrelerimize döndüğümüzde ellerimi ve dizkapaklarımı hissedemeyecek haldeydim. Aşınan parmak uçlarım karıncalanmış, kanamış, parçalanmış ve nihayetinde uyuşmuştu. Tüm gün eğilerek toprak kazmaktan karnımın sağ tarafı yeniden ağrımaya başlamıştı, bu ağrı bazen çekilmez oluyor, sabahlara kadar beni olduğum yerde kıvrandırıyordu.
Tarık bir şey söylemeden yere uzandı, sırtını duvara yaslayıp bacaklarını uzattı, gözleri dua eder gibi açtığı ellerine odaklıydı. Kıyafetleri toprak ve kan içinde kalmıştı, benimkiler gibi. Birkaç dakika boyunca sessiz kaldık. Konuşmuyorduk fakat ikimizin zihninde de aynı şeyler döndüğünü biliyordum.
Boğazım düğümlendi. Ellerimle gözlerimi kapattım ve zorla soludum. Her gün aynı kâbusa uyanmak yorucuydu.
"Acaba bizi ne zaman gömecekler?"
Tarık'ın sesiyle başımı kaldırıp ona baktım. Hâlâ kan ve çamurla kaplı, yara bere içindeki ellerini izliyordu. "Bugün, gömdüğümüz esirlere bakarken..." Gözlerini kaldırdığında bakışlarımız birbiriyle buluştu. "Şanslı olduklarını düşündüm. Ne kadar rahatlardı. Bir şekilde kurtulmuşlardı."
"Hâlâ nefes alıyoruz," dedim yalnızca.
Nefesini serbest bırakır gibi sessizce güldü. "Umudun var mı senin? Görmedin mi dışarıyı? Taş duvarlarla çevrili, üzerinde teller var. Üstelik sadece bulunduğumuz alan değil, daha ilerisinde de duvarlar vardı. Ne mayınlar döşemişlerdir etrafa... Ne kimsenin girmesine fırsat verirler ne de bizim çıkmamıza. Ben bugün daha iyi anladım komutan, bizim buradan çıkışımız yok. Canlı olarak."
"Ben o kadar ümitsiz değilim," dediğimde sesimdeki tınıyı anlamış olacak ki gözlerini kıstı.
"Sen..." dedi, devamını getirmeden beni bekledi. Arkama dönüp yatağın altına sakladığım telsize uzandım usulca. Telsizi elime alıp karanlık odada Tarık'ın yanına ulaştım. Cihazı ona uzattığımda kaşlarını çatıp, "Bu..." dedi. "Nereden buldun bunu?"
Sırtımı duvara yasladım, Tarık telsizin açma kapama düğmesine basıp kontrol ederken konuştum. "Geçenlerde şehit olan askerin hücresinde, yatağının altına gömmüştü. İçeriye nasıl sokabildiğini bilmiyorum, zaten bozuktu."
"Sağlam görünüyor."
"Tamir ettim, çalışıp çalışmadığından emin değilim ama yine de..." Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Bunun bir işaret olduğunu düşünüyorum."
Kafasını olumsuz anlamda sallayıp telsizi yeniden bana uzattı. "Sinyal kesici kullanırlar, o yüzden çalışmıyordur. Çalışmaz da. Kullanamamış demek ki miras bırakan da."
"Hiç yoktan iyidir. Boş kaldığımız her an çalıştırmayı denemekten zarar gelmez."
Tarık bir müddet sessiz kaldı, ardından sadece bir kez başını salladı. "Eğer başarırsan bizi bulmaya gelirlerken bir paket sigara getirmelerini söyle, benim için."
Alay ettiğinin farkındaydım, bezgin bir halde gülümsedim, o da gülümsedi. Telsizi göğsüme bastırdım, metalin soğukluğu tenime işlerken gözlerimi karanlık, rutubetli tavana diktim.
Sabah gördüğüm gökyüzüne özgürce bakabileceğim günlerin yeniden geleceğini düşündüm. Mihra'ya doya doya bakabileceğim, sıkıntısız bir gelecek inşa edebileceğimiz günleri hayal ettim.
Başparmağım telsizin konuşma düğmesinin üzerinde durdu.
Henüz çalışmıyordu.
Ama bir gün çalışacaktı.
Ve o gün geldiğinde bu ıssız dağın yamacında, türlü işkencelerle hapsedilen onlarca esirin arasında, karanlığın tam ortasında kararlı bir ses yükselecekti.
"Yusuf Agâh Demiral, hâlâ hayatta."
Mihra Elnurova
Hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmek.
Okuduğum kitaplarda, izlediğim dizi filmlerde ya da zor süreçlerden geçen insanların hayat hikâyelerini anlattıkları bazı anlarda duymuştum bu cümleyi. Ömrünün sonuna yaklaştığında zihni ona yaşadıklarını birer birer gösterirmiş, gözlerini huzurla kapatsın diye.
İstemiyordum fakat yolun sonuna geldiğimi hissediyordum.
İçinde bulunduğum karanlık bir anda aydınlandı, yemyeşil bir bahçenin tam ortasında, zeytin ağacının altındaydım şimdi. Hafiften esen bahar melteminin yüzümü yalayıp geçtiğini hissediyordum. Huzurun ortasındaydım, gözkapaklarım kapanmak üzere birbirine yaklaştığında zeytin ağaçlarının yumuşak yeşil dallarını buğulu şekilde görüyordum artık. Doğduğum günden bu yana yaşadıklarım birbiri ardına patlayan ışıklarla birlikte izletiliyordubana. Çocukluk hallerim, babamın beni omzuna alıp gezdirdiği zamanlar, babaannemle dedemin en değerlisi olduğumu düşündüğüm sıkıntısız günler, dedemle birlikte zeytin ağacına gidişlerimiz, bize söylediği eski şarkılar, anlattığı masallar, babaannemin bizi izlerken gözlerinde oluşan ışıltılar... Annemin en sevdiğim pastayı yaptığı günler, abim ve kardeşlerimle oynadığımız tatlı oyunlar, Yasir'in yaptığı tatlı haylazlıklar, Ayşe ve Gülnar'ın meraklı halleri, Sehra'nın bebeksi masumluğu... Huzur dolu günlerimiz. Ben hiç kötü bir gün yaşamamışım. Bu hayat bana bir ceza değil, ödül olarak sunulmuş.
Yusuf Agâh'la tanıştığımız gün. Zeytin ağacının gölgesinde bana bakan kehribar gözlerle kalbimin ritminin ilk kez değiştiğini hissettiğim o büyülü an.
Tattığım o tarifi imkânsız aşk.
Sevmek, sevilmek. Sonsuza dek.
Şimdi gidiyorum; bu güzel, sıkıntısız hayatıma veda ediyorum.
Ancak yüreğimde kocaman bir boşluk var. Hasret boşluğu. Beklediğim biri. Ayrılırken bu dünyadan, istemeyerek yapıyorum bunu. Dayanacak gücüm kalmadı. Yüreğimin sahibini yeniden bulmayı ve tekrar mutlu günlere kavuşacağımız anlara ulaşmayı istiyorum ama beni esir alan güçsüzlüğe yenik düşüyorum.
Gözlerim kapanıyor ve yaşadığım tüm güzel günler tatlı bir anıya dönüyor.
🕊️
Bombardımanla yerle bir olan binaların üzerinde zamanla yarışılan bir mücadele vardı. Yollar kapalı olduğundan içeriye iş makinelerinin gelmesine de izin verilmiyor, zavallı insanlar olabilecek yeni bir saldırıdan çekine çekine, kendi çabalarıyla yaralı insanlara ulaşmaya çalışıyordu.
Şehir dışından gelen vatandaşların sığındığı lojman, çatısız ve duvarsız bir harabeye dönüşmüştü. Evlerinden, yurtlarından kaçan masum insanların, savaştan uzak diye, ateşkes ilan edildi bu bölgede, güvende olacaksınız diye kandırılıp yerleştirildiği, bir umut sığındığı bu yer onlara mezar olmuştu. Günler geçmiş, umutlar tükenmişti.
Bombardımana maruz kalan insanları kurtarma çalışmalarına gönüllü olarak katılan orta yaşlardaki adam artık nasır tutmuş, derisi soyulmuş elleriyle beton parçalarını kenara çekerken soluk bir kumaş parçasına dokununca bir anda durdu. Soluk soluğa yaklaştı, eğildi. Kalbi heyecanla çarparken dizlerinin üzerine çöküp daha dikkatli kazmaya başladı.
Emin olur olmaz, "Burada biri var!" diye bağırdı arkasına.
Sesini duyan sağlık görevlileri ve gönüllü insanlar hemen yardıma koştu.
Önce bir adamın bedenine ulaştılar. Yüzü toz içindeydi, kolları sarılır gibi açılmıştı; yanındakileri korumak için kendini siper etmişti âdeta. Nabzı yoktu, vücudu soğuktu, soluk benzi ölümün tüm emarelerini taşıyordu. Bu artık şaşırılacak bir durum değildi ama insan yine de canlı olmasını umut ediyordu.
Adamın bedeni çıkarıldığında erkek doktorlardan biri, sanki yaşıyormuş gibi, "Hocam!" dedi. Sesi hayretle karışık bir hüzün barındırıyordu.
Yanındaki gönüllü ona döndü. "Tanıyor muydun?"
Doktor yavaşça başını salladı. "Hastanede çalışıyordu. Hasta kızını Türkiye'ye gönderecekti, patlamanın olduğu gece ailesiyle birlikte kaldı bu yüzden."
"Çok yazık," dedi adam. "Kaç kişiydiler?"
"Dört kızı, eşi ve kendisi. Hepsi burada olmalı."
Bir müddet sonra yeniden kazmaya başladıklarında adamın üzerine kapandığı genç kıza ulaştılar. Tozla kaplanmış yüzünde garip bir huzur vardı. Ağzının kenarından sızan kan, dudağının hemen sağ kenarında çizgi şeklinde bir iz bırakmıştı. Elmacıkkemiği morarmıştı, alnında kabuk bağlamış bir yara vardı. Onu gören herkes, ilk bakışta ölü olduğunu düşünürdü.
Doktor, nabzını kontrol etmek için birleştirdiği parmaklarını boynuna değdirdi, biraz bekledi. Gerildi, başını iki yana salladı. "Yok," dedi kısık bir sesle.
Altı kişilik aileden sağ çıkan tek bir kişi bile olmamıştı. Her biri ölü listesine geçirildikten sonra üzerleri örtülmek üzere yaşamını yitiren onlarca kişinin yanına dizildi.
Acil yardım görevlisi gönüllü bir sağlıkçı çıkarılan cansız bedenlerin vücut ısılarını ve nabızlarını tekrar kontrol ettikten sonra sırayla üzerini örtüyordu. Bu ondan istenmemişti, gören gereksiz bir prosedür olduğunu söylüyordu ama o bir ihtimal hâlâ birinin yaşıyor olabileceği umuduyla yapmayı sürdürüyordu.
Yedinci sıradaki genç kıza geldiğinde başını yana eğdi, nabzını kontrol etti, bir şey hissetmemişti. "Yok," dedi kendi kendine umutsuzca. Ancak sonra... Bir an için parmaklarının ucunda hafif bir titreşim hissetti. Emin olamadı. Elini yeniden boynundaki atardamara götürdü.
Bir...
İki...
Üç...
Oldukça yavaş olsa da bir ritim vardı, hissediyordu. Üstelik genç kadının kırpışan kirpikleri de yanlış hissetmediğini doğruluyordu.
Gözleri heyecanla büyüdü. "Hey!" diye bağırdı. "Burada yaşayan biri var!"
Sesini duyan doktorlar hemen başına toplandı. Nabzı zayıf, yok denecek kadar azdı ama vardı. Vücut sıcaklığı tehlikeli derecede düşüktü. Adı sanı bilinmeyen genç kadına alelacele oksijen maskesi takıldı, sedyeye alındı ve ilan edilen ateşkesle kurtarılacak hastaları şehrin dışına çıkarıp güvenli bölgeye götürecek ambulansa bindirildi.
Öldü sanılmıştı. Kimliği tespit edilememişti. Yanındaki herkes gerçekten ölmüştü.
Fakat Mihra Demiral...
Yaşıyordu.