Bölüm Şarkısı: Mavi Gri & Ahmet Hatipoğlu - Ölümle Yaşam Arasında
Bölüm Kırk 🕊️ Geride Kalmak
"Orta Gazne bölgesinde uçak var. Dikkat edin. Orta Gazne bölgesinde uçak var."
Salondaki sehpanın üzerinde duran telsizden gelen uyarı beni ürkütmedi. Artık bu bildirimlere alışmıştık, tek dileğimiz bulunduğumuz yere bomba atılmamasıydı. Balamir'de huzur namına bir şey kalmamıştı artık. Elif 'in vefatından sonra etraf daha bir karardı sanki. Neredeyse her gün bomba seslerini duyuyorduk. İlk başta bizi ürküten o ses, hayatımızın bir parçası olmuştu. Hemen her hafta bir bina yıkılıyor, insanlar enkaz altında kalıyordu. Bombalar atıldıkça sığınağa saklanıyorduk fakat sığınaklar bombaların etrafa saçtığı şarapnel parçalarından korunmak içindi, içinde bulunduğumuz bina yıkılırsa sığınakta olmak bizi kurtarmazdı.
Balamir, siviller için artık güvenli değildi çünkü bombalar rasgele saçılıyordu. Üstelik İntizam Örgütü bazı illerde hüküm kurmayı başarmıştı, idari gücünü ele geçirdiği bölgelerde kendilerine karşı çıkanların hapse atıldığı, çeşitli işkencelere maruz kaldığı söyleniyordu.
Görünmez bir kapanın içine hapsedilmiş gibiydik, ülkemiz parçalanmasın diye yapabileceğimiz tek şey canımız pahasına varlığımızı belli etmekti. Elif 'in direnişi sadece yirmi bir yıl sürmüştü, Elif gibi yüzlercesinin. Bizim süremizin ne kadar olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bir zamanlar hayatımızda renkler vardı, sesler vardı, güzel sesler; gülüşler mesela, kahkahalar, şarkılar. Şimdi renkler solmuş, sesler ise ağıta dönmüştü. En son ne zaman içi dolu bir kahkaha attığımı hatırlamıyordum.
Annemin, hastanede tedavisi süren Ayşe için yaptığı süt çorbasını bez çantama yerleştirdikten sonra masanın üzerinde duran telsizimi de çantama attım. Hepimizde telsiz vardı ve yanımızda bulunması hayati önem taşıyordu. Yusuf Agâh'ın çok önceden bunu düşünüp bana telsiz alması ne kadar ileri görüşlü bir asker olduğunu gösteriyordu.
Çantamı omzuma attıktan sonra salondan çıkmak için arkamı dönünce salona giren Gülnar'la karşılaştım. Beklenmedik bu denk gelişle birlikte irkildik.
Şiş gözleriyle beni şöyle bir inceledikten sonra, "Hastaneye mi?" diye sordu.
Başımla onayladım. "Gelmek ister misin?"
Bakışlarını kaçırıp başını ağır ağır salladı. "Hayır."
Ayşe hastaneye kaldırıldığı günden bu yana Gülnar bir gün dahi ziyaretine gitmemişti. Durumunun kötü olduğunu biliyordu ve "Ayşe'ye bir şey olursa onu bu halde hatırlamak istemiyorum," diye ağlayarak ifade etmişti kendini. Görmek istememesini mantıksız bulmuştum, ölüm başa geldiği an eskiler bir bir hatırlanıyor ve insan, hayattayken yapılmayan her şeyden pişmanlık duyuyordu.
Yine de Gülnar'a ısrar edemedim. Tek başıma evden çıktım.
Hava rüzgârlıydı, geceden yağan yağmur, asfaltı çatlamış yolların üzerinde gölcükler oluşturmuştu. Önceden her soluyuşumda beni rahatlatan havanın aksine şimdi nefes aldıkça toz boğazıma yapışıyordu. Yüreğimde koca bir ağırlık vardı, kaç acıyı daha kaldırabilirdim bilmiyordum. Her şeye alışır insan, diyorlardı. Ölüme alışılır mıydı peki? Ayşe'nin ölme ihtimalini ne rahat konuşabiliyorduk şimdi... Nasıl adapte oluyorduk bu fikre? Önceden ailemden birini değil kaybetmek, hasta olduklarını düşünsem kafayı yiyecek gibi olurdum. Şimdi... Her şey sarpa sarmıştı. Abim Batı Harezm'e gittiği günden beri onu görememiştik, Yasir bir gece vakti ansızın terk etmişti bizi ve hiçbir haber yoktu ondan, Elif 'i bir patlamada karnındaki yeğenimle birlikte kaybetmiştik, Ayşe iki bacağından olmuştu, durumu da iyi değildi. Kendimizi her şeye hazırlamıştık. Nasıl bir gerçeğin içindeydik, neyle sınanıyorduk biz? Eskiden dert sandığım şeyler adına utanıyordum şimdi.
Eşikten içeri adım atar atmaz ilaç ve metalik kan kokusunun acı acı soluğa karıştığı hastaneye ulaştığımda sıkıntılarımı gölgeleyebildim. Buradaki insanlarla acımız birdi, tek sıkıntı çekenin biz olmadığını anlıyor ve bir nebze de olsa kendi dertlerimden arınıyordum.
Ayşe'nin odasına ulaştığımda ahşap ve eskimiş beyaz kapıyı tek elimle ittim, gıcırdayarak açılan kapıdan içeri girdim. Odada on hasta yatağı vardı ve hepsinin de durumu hemen hemen aynıydı. Zeynep isimli on beş yaşındaki bir kızın annesi her zamanki gibi başucunda oturuyordu. Beni görünce yorgun gözlerine ulaşamayan bir tebessümle şekillendi dudakları. Ona aynı şekilde karşılık verdim. Ayşe'nin yatağına ilerledim, çantamı komodine bıraktım, yanındaki plastik refakatçi sandalyesine oturdum. Uyuyordu, benzi iyiden iyiye solmuş, zayıflıktan elmacıkkemikleri daha da belirginleşmişti. İnce saç telleri alnına düşmüştü, rahatsız ettiğini düşünerek uzanıp parmak uçlarımla ve yumuşak dokunuşlarla saç tellerini geriye attım, teni buz gibiydi, kansızlık onu üşütüyordu. Dokunuşumla kirpikleri kıpırdandı, gözleri çok hafif aralandı. Bana yarı baygın bakıyordu ama nedense gülümsemek istediğini hissettim.
Tebessüm ettim. "Ayşe'm, nasılsın canımın içi?"
Parmaklarımla saçlarını okşamaya devam ediyordum. Bana cevap olarak sadece gözlerini kapatıp açtı. Bu, iyiyim demek oluyordu. Kötü hissettiği zaman kaşlarını kaldırıyordu.
"Sana süt çorbası getirdim. Annem çok sevdiğin için yaptı. O da gelecek ama Sehra'nın ateşi var biraz, onu bırakamadı. Akşam görüşünde burada olacak."
Gözlerini kapatıp açtı tekrar. Kuruyan, çatlamış dudaklarını zar zor araladığında konuşacağını anlayarak başımı ona eğdim. "Gül..." dedi fısıltı gibi çıkan sesiyle. "Gülnar."
Yüreğim sızladı. İkizlerdi, anne karnından bu yana hep birliktelerdi. Ne kadar tartışıp didişseler de Ayşe'nin Gülnar, Gülnar'ın Ayşe sevgisi farklıydı.
Derin nefes alarak konuşmadan önce toparlanmayı denedim. "Gülnar ev işleriyle ilgileniyor. Bugün o gelecekti aslında ama akşamdan bulaşıkları yıkamamış, bana yıkacaktı az daha. Dedim sen hallet, asla yapmam. O da diyor ki, Ayşe'nin bulaşık hakkı ne olacak? Kaç gündür yatıyor, ne güzel!"
Dudakları gülümser gibi hareketlendi fakat çok kuru olduğundan bunu yaparken canı yandı, gözlerini acıyla kıstı. Rahat rahat gülemiyordu bile. Ayşe'yi böyle gördükçe içim yanıyordu ve zaten paramparça olan kalbim, ufalandıkça ufalanıyordu. Uzandım, komodinin üzerindeki sürahiden bardağa su doldurdum, bardağın içindeki çay kaşığıyla su alıp Ayşe'nin kuruyan dudaklarına götürdüm. Bir iki yudum da olsa içebildi. Doktor, artık çorba gibi besinlerle beslenebileceğini söylemişti ama iki kaşık anca içebiliyor, zaten içtiğini de hemen çıkarıyordu. Serumlar sayesinde gözlerini açabiliyordu fakat bu imkânın da kısıtlı olduğunu bilmek canımı yakıyordu.
Suyla rahatladığında doğrulup yastığını biraz dikleştirdim. Çantamın içinden çorba kâsesini çıkardım, hâlâ sıcaktı, soğuktan uyuşan ellerime iyi gelmişti dokunmak. Yeniden sandalyeye oturduğumda kaşıkla çorbayı şöyle bir karıştırdım, pirinç taneleri sanki sayıyla konulmuştu. Sütten çok su olduğundan rengi de epey açıktı ama imkânlar dahilinde yine de iyiydi. Yarısını doldurduğum kaşığı, altına tuttuğum peçeteyle birlikte Ayşe'ye uzattım ve kaşık dudaklarına değdiğinde ağzı çok hafif aralandı. Kaşıktaki tüm çorbayı yuttu, akabinde üç kez öksürdü. Öksürürken kaşları çatılıyor, alnı kırışıyordu. Canının yandığını anlıyordum, bir kaşık çorbayı içmek bile onun için işkenceydi. O yiyor ama lokmalar benim boğazıma diziliyordu. Dudağının kenarından akan çorba lekelerini peçeteyle yavaşça temizledim. İkinci kaşığı uzattığımda dudaklarını sıkı sıkıya kapatıp başını soluna eğdi. Yemekten keyif alamadığını fark ettiğim için ısrar edemedim, dolu gözlerimle kaşıktaki çorbayı kâseye boşalttım.
Ayşe gözlerini kapatıp tekrar uykuya daldığında en azından uyurken canı yanmasın diye dua ettim. Sıkıca tuttuğu elimi elinden ayırmadım, biraz öylece seyrettim onu. Nasıl iyileşecek, nasıl toparlayacaktı bilmiyordum. Burası da hastaların iyileşmesi için hiç yeterli imkânlara sahip değildi. Bir çıkış yolu, daha iyi olanaklar için her gün sayısız kere dua ediyordum. Ayşe'yi kaybetmek istemiyordum. Ailemden birini daha kaybetmek istemiyordum. İçimdeki yangına su serpecek gelişmeler istiyordum. Tüm bu olan bitene dayanamıyordum.
Ayşe'nin eli elimde uyuyuşunu izleyerek geçirdiğim dakikaların ardından, omzuma konan elle hüzün yüklü düşüncelerimden sıyrılıp kafamı soluma çevirdim. Gelen Asude'ydi.
"Nasılsın Mihra?"
Gülümsemesine karşılık vermeyi denedim ama yapamadım. Kafamı iki yanıma sallayıp, "İyi olmaya çalışıyorum," diye yanıtladım onu. Asude halden anlayan dostane tavrıyla omzumu okşadı.
"Ayşe nasıldı?" Bakışları çorba kâsesine ilişti. "Yiyebildi mi bir şeyler?"
Başımı olumsuz anlamda salladım. "Normalde üç kaşık da olsa yerdi ama bugün yarım kaşık çorbayı zor içti."
Yalnızca kaşlarını kaldırdı. Bakışlarını benden kaçırıp stetoskopuyla Ayşe'nin nabzını dinledi. Monitöre baktı, birkaç şeyi not aldıktan sonra arkasındaki hemşireye, "Serumu yenileyelim," dedi. Otuzlu yaşlardaki esmer, balıketli hemşire, Asude'yi başıyla onayladı ve serumu değiştirmek için Ayşe'nin yanına ilerledi. Ben de çorba kâsesini burada bırakıp çantamı koluma takarak Asude'yle dışarı çıktım.
Hastane koridorunda birlikte ilerlerken, "Ayşe iyiye gidiyor mu Asude?" diye sordum. "Bugün neredeyse hiç konuşmadı."
Asude yüzüme değil, yere bakıyordu. "Olumlu bir şeyler söylemeyi çok isterim Mihra ama... Pek iyi gelişmeler olduğu söylenemez. Özellikle burası, Ayşe gibi hastalar için çok yetersiz."
İçimde bir yerlerde gizlenen umut da bu söylediğiyle köreldi. Her şeyin farkında olsam da dillendirildiğinde hayallerim yeniden yıkılıyordu. Yutkunmayı dedenim, boğazımdaki azılı kitleler mâni oldu buna. Sihirli bir değnek istiyordum. Biri gelse, o değnekle hayatımıza dokunup eski, mutlu günlerimize ışınlasa bizi ya da kapatsam gözlerimi, açtığımda yaşadığım her şeyin bir rüya olduğunu anlasam...
Yolun kalanını içimdeki karamsar sesle devam ettim, Asude de söyleyeceği herhangi bir şeyin bana deva olmayacağını bildiğinden sustu bence.
"Ahmet'le Yusuf Agâh değil mi onlar?"
Asude böyle söyleyince bakışlarım gayriihtiyari karşıdan gelenlere ilişti. Kalabalığın arasında Yusuf Agâh'ı görünce aklımdaki düşünceler kayboldu, kalbimde günlerdir varlığını hissedemediğim bir kıpırtı baş gösterdi. Üzerinde görüntüsüne heybet katan kamuflaj üniforması vardı. Kepini iki eliyle sıkıca tutmuş, hızlı ve büyük adımlarla ilerlerken arayan gözlerle etrafına bakınıyordu. Bakışlarımız birbiriyle buluşunca aradığını bulmuş gibi kehribar hareleri, gözlerime mıhlandı. Bedenime ansızın bir sıcaklık yayıldı. Az önce konuştuğumuz tüm sıkıntıları bir anda unutuvermiştim.
"Onlar," dedim bakışlarımı Yusuf 'tan ayırmadan.
Utangaç tavrıyla sağ elini kaldırıp atkuyruğundan ayrılan birkaç tutam saç telini kulağının arkasına sıkıştırdı. "Görevden döndüklerini bilmiyordum."
Yusuf Agâh iyice yaklaştığında ben de koşar adımlarla yürümeye başladım. "Yusuf Agâh!" dedim içinden sevgi taşan sesimle. Kollarımı iki yana açtım ve aramızdaki mesafe kapanır kapanmaz bana sarılmasına müsaade ettim. Başımı barut kokulu gömleğine yasladım, gözlerimi kapatıp içime derin bir nefes çektim. Aramıza yine haftalar girdiğinden sımsıkı, özlem dolu bir sarılma oldu bu. Eğilip saçlarıma art arda iki öpücük kondurdu.
"Nasılsın kır çiçeğim?" diye sordu başını omzuma eğdiğinde.
"Sen varken hep biraz daha iyiyim." Hiç istemesem de başımı göğsünden ayırıp yüzüne baktım. Kesmeye vakit bulamadığı sakallarını, burada iyice esmerleşen tenini, yorgun ve şiş gözlerini, saçlarının gölgelediği alnını sırayla izledim. "Sen nasılsın esas? Nerelerdeydin?"
"Bilmek istemeyeceğin yerlerde," dedi yalnızca. İçinde bulunduğumuz bu savaş, sevdiklerimi benden bir bir uzaklaştırıyordu. Şöyle anlık görüşmeler bir anda mutlu ediyor ve birkaç gün bu mutlulukla avutuyordum kendimi. Bakışları saçlarımda, boynuma doladığım atkıda gezindi. "Eve mi dönüyordun?"
"Hayır. Dersliğe gidiyordum."
Kaşlarını çattı. "Hâlâ öğrenci var mı ki?"
Başımla onayladım. "Azalır sanıyorduk ama bilakis arttı. Zaten derslerin yapıldığı ev de güvenilir, hemen sığınağın üstünde. İnsanlar, evde boş boş ne zaman bir bomba çatıya isabet edecek diye korkuyla beklemektense bir şeyler öğrenerek beklemeyi yeğliyor."
Hem başımızda bir uğraş oldukça sınırında olduğumuz açlık da bir nebze unutuluyordu.
Asude'yle konuşan Ahmet'e baktım. "Hoş geldin Ahmet."
Bakışlarını sevdiği kadından güçbela ayırıp bana baktı. Gözlerini kırpıştırıp kendine geldikten sonra, "Hoş bulduk yenge," dedi. "Nasılsın? Kız kardeşin nasıl?"
"İyi olması için dua ediyoruz," dedim yalnızca. Ahmet de dudaklarını birbirine bastırıp kafasını salladı, ilgisini yeniden Asude'ye vermenin sabırsızlığını ifadesinde görünce, taze âşıkları oyalamadan tekrar Yusuf Agâh'a döndüm. "Buraya beni görmeye mi geldin yoksa başka bir şey mi var?"
"Seni görmeye geldim. Önce eve uğradım ama annen hastanede olduğunu söyledi, o vesileyle Ayşe'yi de ziyaret ederim dedim ama ziyaret saatinin geçtiğini söylediler. Seni burada da bulamasam dersliğe gelecektim. Gel, birlikte yürüyelim."
Elini uzattığında tutup iyice ufalmış elimin büyük elinde kaybolmasına müsaade ettim. Ahmet ve Asude'yi yalnız bırakarak hastaneden çıktık. Hastanenin ölüm kokan bahçesine girdiğimizde sert bir rüzgâr esince tüylerim diken diken oldu. Üşüdüğümü anlayan Yusuf Agâh, kolunu omzuma atıp beni kendine çekti. Nedendir bilmem, kemiklerimin battığını hissederek gerildim. O da bu düşüncemi doğrularcasına, "Epey zayıflamışsın," dedi mırıldar gibi çıkan sesiyle. "Hiçbir şey yemiyor musun?"
"Pek iştahım yok."
Yalan sayılmazdı. Hem iştahım yoktu hem de zaten yemeklerimiz sınırlıydı. Kışın elinde hiçbir şey kalmayan ağustosböceğine dönmüştük. Önce salça tükenmiş, yemekler bembeyaz bir şekilde hazırlanmıştı. Yağ da peşinden gelmişti. Şimdi yapılan her pilav çok olsun, suyu da çorba işlevi görsün diye lapa yapılıyordu. En son ne zaman kendi tabağımda bir şeyler yediğimi hatırlamıyordum. Ortadan yiyorduk ve aldığım her bir kaşığı diğerlerinin hakkını gaspetmek gibi düşünüyor, çok fazla yiyemiyordum.
Omzumdaki eli yüzüme çıktı ve parmaklarıyla çenemi tutup yukarı kaldırdı. "Her gördüğümde böyle olursan ben işlerime nasıl odaklanacağım? Hasta olursun, Mihra. Ne demek iştahım yok? Gün geçtikçe eriyip gidiyorsun."
"Kolay şeyler yaşamadık," dedim sessizce. "Elif 'in kaybıyla toparlanmak güç oldu, abimin eşi olmasının yanı sıra en yakın arkadaşımdı, kardeşten farksızdı benim için. Ayşe'nin durumu da ortada. Yasir'den, abimden hiç haber yok... Annem dağılmış, Gülnar desen ağzını bıçak açmıyor... Nasıl toparlanacağımızı bilmiyorum."
O an Yusuf 'un derin nefes aldığını işittim. Aslında karşılaştığımız ilk andan itibaren bana söyleyecekleri var ama zamanını bekliyor gibiydi. Çok geçmeden dudaklarından döküldü sözcükler. "Türkiye Cumhuriyeti Devleti, burada tedavisi yapılamayan hastaları askeri helikopterle Türkiye'ye götürme kararı aldı."
Kaşlarımı kaldırarak yüzüne baktığımda o da bana döndüğünden bakışlarımız tekrar buluştu. "Hasta isimlerinin yazdırılması gerekiyor. Ayşe'yi de dahil edebiliriz diye düşündüm."
Kendi yansımamı göremiyordum ama o an gözlerimin ışıl ışıl parıldadığına emindim. Seğiren dudaklarım uzun zaman sonra sahici bir tebessümle, umudun yansımasıyla kıvrıldı. "Gerçekten mi?"
Gözlerini kapatıp açtı, ifadesinden, beni mutlu etmenin kendisine iyi geldiğini anladım. "Gerçekten."
Nefesimi hevesle içime çekerek, "Yusuf..." dedim. "Hemen babama iletelim, o da kabul edecektir zaten. Ayşe'yi daha iyi bir ortamda bulundurmalıyız deyip duruyordu. Belki o zaman... İyileşme ihtimali gerçekten artar."
"İnşallah," dedi. "Yanında bir refakatçi de gitmeli. Sen de onunla gidebilirsin diye düşündüm."
Bu sözle Yusuf Agâh'ın konuyu açarken neden gerildiğini anlamış oldum. Beni buradan göndermeyi kafasına koymuştu, onu suçlayamıyordum. İnsan, sevdiği güvende olsun istiyordu. Onun mesleği silahlarla, çatışmalarla iç içe olmayı gerektiriyordu ancak benim böyle zaruri bir durumum yoktu. Geldiğim günden bu yana geri göndermenin bir yolunu bulmak için çabaladığını biliyordum.
Sorar bakışları çehremde gezinirken tek kaşını kaldırdı. "Ne dersin?"
"Güzel düşünmüşsün," dedim. Annem, kardeşlerimi bırakıp gidemezdi. Gülnar, Ayşe'yle ilgilenemezdi, bu durumda en müsaiti bendim. "Kesinleşince diğer öğretmenlere de durumu izah ederim. Bir süre bensiz idare ederler." Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Ayşe iyi olsun da, gerisi bir şekilde hallolur."
Söylediklerim, Yusuf 'un suratındaki o gerginliği alıp götürdü. Sanki bu yanıt, onun da omuzlarındaki koca bir yükten kurtulmasını sağlamıştı. Hastanenin bahçesinden çıktığımızda, "Dersliğe mi gideceksin yani?" diye yeniden sordu.
Başparmağımla elini okşarken kafamı salladım. "Evet."
"Bugünlük gitmesen?" dedi sorar gibi. "Özlemedin mi kocanı? Bak ben döner dönmez seni görmeye geldim."
Özlemek mi? Deli gibi özlemiştim, onu görmediğim her an kalbim bir mengeneyle sıkılıyordu sanki. Başımı omzuna yasladım. "Sadece iki saat duracağım." Bakışlarımı yüzüne tekrar iliştirdim. "Bekler misin? Birlikte gidelim. Çay yaparım sana."
Alnımı öptü. "Askeriyeye gitmeliyim. Akşam annenlere geleceğim ama."
"Peki," dedim sessizce. Yolun kalanını onunla yürümek, bombaların yerle bir ettiği apartmanları görmemi engelledi. Çünkü Yusuf Agâh yanımdayken benim dünyam yalnızca O'ydu ve Yusuf Agâh'ta savaşın hiçbir izi yoktu.
Tüm işlerimi halledip eve döndüğümde cılız yanan sobanın karşısındaki koltuğa oturmuş, Elif 'le burada yaptığımız sohbetleri hatırlayarak için için ağlamış, sonrasında nemli gözlerimle uyuyakalmıştım. Bu durum artık benim için bir rutin haline gelmişti. Ağlamak da nefes almak, yemek yemek, uyumak gibi hayatımın bir parçasıydı. Ne zaman yalnız kalsam içimde biriken acı, gözlerimden süzülen yaşlara dönüşüp dışarı çıkıyordu. Uyandığımda Sehra'yla ilgilendim, karnını doyurdum. Gülnar ise tüm vaktini dalgın bakışlarla sessizce bir köşede oturarak geçiriyordu. Onun sessizliği odadaki matem havasını artırıyordu. Sanki ikimiz de sessizce boğuluyor, birbirimize deva da olamıyorduk.
Annem, Ayşe'nin yanında kalacağı için eve gelmeyecekti. Sehra, sobanın başında bez bebeğiyle duvara gölge yaparak oyun oynarken ben de yemek yapmak için mutfağa geçtim. Akşamüzeri yağmurun yerini lapa lapa kar yağışına bırakmasıyla dışarıda her şey beyaza büründü. Yavaşça pişen bulgur pilavını büyük bir kâseye koyup yanına iki kaşık yoğurt ekledim. Ardından kaşıklarla birlikte salona götürdüm ve sofrayı hazırladım. Sehra ve Gülnar sofraya geçtiklerinde sessizliğin esir aldığı duvarların arasında yemeğimizi yemeye başladık.
Derken kapı, yüksek sesle üç kere tıklatıldı. Gülnar'la göz göze geldiğimizde kaşlarını çattığını fark ettim. Gergin bir sesle, "Birini mi bekliyorduk?" dedi.
Annem, Ayşe'nin yanında kalacaktı ve babam hastanede nöbetçiydi, arada bir halimizi sormaya gelen komşular dışında kimse evimize uğramazdı. Birden, sabah yanıma uğrayan Yusuf Agâh'ı hatırladım.
"Yusuf Agâh gelecekti," dedim dizlerimden destek alarak ayağa kalkarken.
Gelenin o olduğunu düşünerek hızla salondan çıkıp dış kapının ardına geçtim. Kapı dürbününden baktığımda Yusuf Agâh'ı gördüm. Başını hafifçe eğmişti, kısık bakışları kapıya yönelmişti ve üzerine konan kar taneleri saçlarını bembeyaz yapmıştı. Onu görmek içimi sıcacık yaptı. Hemen kapıyı açtım, Yusuf 'tan önce serin bir ayaz girdi içeriye. Kapıyı zorla tutarken Yusuf Agâh içeri girdi. 294
Elini uzatıp kapıyı kapatırken, "Hoş geldin," dedim. Ceketini çıkaracağını bildiğimden ellerimi omzuna uzattım.
Tuttuğu poşeti kapının kenarına bıraktıktan sonra, "Hoş buldum," dedi. Soğuktan kızarmış elleriyle fermuarını indirdiği kamuflaj ceketini çıkardı. "Hava aşırı soğumuş." Titreyen sesinden bunu daha iyi anladım.
Buz gibi ceketini askıya asarken üzerindeki kar taneleri eriyip zemine süzüldü. "Salona geçelim hemen, orası sıcak. Sofrayı da yeni kurdum."
"Yiyip de geldim," dedi beni hiç şaşırtmadan. "Biraz da erzak getirdim. Bir de..." diye devam etti. "Bak ne buldum, kır çiçeği," deyip sağ elini havaya kaldırarak küçük, mor renkli bir çiçeği gösterdi. "Kar çiçeği," diye ekledi. "Bak kar çiçeği, o da benim kır çiçeğim." Minik çiçeği sol yanağımın kenarından kulağımın üzerine sıkıştırınca gülümsemeden edemedim. Soğuktan kızarmış elleri bilakis dokunduğu yeri yakıyordu.
Salona geçtiğimizde pilavla doldurduğu kaşığını ağzına götürmek üzere olan Sehra ansızın kaşığını bırakıp, "Yusuf Agâh abi!" diye bağırarak hızlıca oturduğu yerden kalkarak ona koştu. Yusuf Agâh dizlerinin üzerinde eğilip onu kucağına aldığında Sehra güvenli bir liman bulmuş gibi başını göğsüne yasladı. Hissettiğim yalnızlık burada olmasıyla dağıldı, daha güvende hissettim.
Gülnar ise hâlâ sessizdi. Pilavdan bir iki kaşık aldıktan sonra sobanın yanındaki koltuğa uzandı ve ayrılmaz ikilisi olan battaniyesini başına bürüyüp tüm dünyayla ilişkisini sonlandırdı. Eskiden çok konuştuğu, beni bir türlü rahat bırakmadığı, sürekli sorular sorduğu için yakınırdım. Şimdiyse o neşeli konuşmalarını, yerli yersiz sorularını özlemiştim. Gülnar'ın varken yokluğu içimi biraz daha sarsıyordu. Bedensel bir hastalığı yoktu ama ruhsal olarak o da en az Ayşe kadar yaralıydı.
Sofrayı kaldırıp mutfaktaki işleri bitirip salona girdiğimde Yusuf Agâh'ın yanında oturup anlattığı masalı dinleyen Sehra'nın gözlerinin kapandığını fark ettim. "Uyumuş," diye fısıldadım.295
Yusuf Agâh, elindeki masal kitabının sayfasını çevirmek üzereyken durdu, gözlerini kısıp başını eğdi ve kafasını koluna yaslamış bir halde masumca uyuyan Sehra'ya baktı. "Çocukları uyutmanın bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum," dedi biraz şaşkın bir şekilde.
Yusuf Agâh, Sehra'yı yavaşça kucağına alırken, "Seni seviyor. Rahat hissettiği kişilerin yanında çok rahat uyur," dedim. Üçlü koltuğa gidip yastığı düzelttim, yorganı açtım, ardından kenara geçip yer açtım. Yusuf Agâh, Sehra'yı nazikçe koltuğa yerleştirdiğinde omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Ne zamandır kimse onunla böyle ilgilenemiyordu. Hiçbirimizin aklı yerinde değil, Yusuf. En ufak sesi bomba sanıyoruz, gece rahat uyuyabilecek miyiz belli değil. Korkudan gözlerimi bile kapatamıyorum. Her an diken üstündeyim. Ne uyuduğumdan bir şey anlıyorum ne yediğimden ne de uyanık olduğum saatlerden. Kalbim desen... Bin parçaya bölünmüş. Sen geldiğinde sağlam olan kısımlar tekrar hareketleniyor, yeniden eskisi gibi atabileceğini hissediyorum. İyileşeceğini..."
Omuzlarımdan tutarak beni kendine çekerken, "Güzelim," diye mırıldandı. Kollarımı hiç beklemeden beline doladım ve başımı göğsüne yasladım. Onun sıcaklığı, çam ormanlarının ferahlığını taşıyan kokusunu duyumsayarak rahatladım. Yakınlığı, kapkaranlık bir boşlukta savrulan, yolunu kaybeden, kendisine uzanacak bir el olmadığını düşünen ruhuma her şey oldu. Dudaklarını saçlarıma bastırdı. "Kalbinin neresi kanıyorsa, onarmak için burada olacağım ben."
"Hep olsan..." dedim yalnızca kendi duyacağım şekilde. Bunu duymasını istemedim, görevleri vardı, hepimiz için çalışıyordu. Yutkundum. Başımı kaldırıp âşığı olduğum yakışıklı çehresine baktım. "İyi ki varsın," dedim tüm hislerimi gözlerimden kalbine aktarmak istercesine bakarak. Sesimdeki titreme kendiliğinden kayboldu. "Çok seviyorum seni."
"Sen iyi ki varsın, kır çiçeği," dedi ve eğilip burnumun ucuna minik bir öpücük kondurdu. "Çok âşığım sana."
Bakışlarımızdan taşan yoğun hislerimiz birbirine karıştı. Onunla tek vücut gibi hissettim, tüm hislerimiz birdi, kanayan her yanımın onda da derin yaralar şeklinde ortaya çıktığını biliyordum. Sarılırken tüm yaralarım sarılıyordu. Onun kolları arasındayken, "Her şey geçici," diye fısıldıyordu içimde bir yerlerde hâlâ varlığını sürdüren iyimser ses. O sesi artık sadece Yusuf Agâh varken duyabiliyordum. Ellerini yukarı kaldırıp yavaşça yüzümü okşayarak çenemden tutup başımı biraz kaldırdı. "Ne kadar engellerle dolu olursa olsun, gücümün yettiğince yanında olacağım hep. Gün sonunda, ay sonunda, yıl sonunda, mesafeler ne zaman tükenirse, kendimi senin dizinin dibinde bulacağım hep. Çünkü benim rotam, her zaman seni gösterecek. Zorluğa düştüğüm her an seni düşüneceğim, düşünüyorum. Sen de bunu yap, olur mu?" Sağ elimi kaldırıp iki göğsünün tam ortasına koyduğunda kalbinin atışlarını parmak uçlarımda hissettim. "Senden ayrı ama daima senin için atan bir kalp daha var burada."
Gözlerim buğulandı, ağlamak istemiyordum, dudaklarımı birbirine bastırarak dizginledim kendimi. Yaklaştım ve elimi tutan elinin üzerine ufak bir öpücük kondurdum. "Bu gece burada kalacak mısın?"
"Sen rahat bir uyku uyuyana dek," dedi sıcak bir gülümsemeyle.
Daha da rahatladım. "Arka odalar soğuktur ama. Hepimiz burada yatıyoruz."
Suratını buruşturduktan sonra, "Sıkıntı değil," dedi. "Yeter ki yan yana olalım."
"Her zaman, yan yana olalım," dedim.
"Her zaman," diye onayladı yavaşça başını eğerek.
Sobanın yanına yer yatağını açıp birlikte uzandık. Yorganı üzerimize çekerken sıcacık oldum. O an yaşadığım hayatın bu döneminin ne kadar zorlu olduğu, her şeyin pamuk ipliğine bağlı olup ansızın kopup gideceği gerçeğiyle kaybolmuşken bir farkındalığa vardım. Yusuf Agâh yanımdaydı, Sehra ve Gülnar güvendeydi, hâlâ tutunabildiğimiz umutlar bizimleydi ve hâlâ sevdiklerimle birlikteydim. Bu düşüncelerle birlikte içimdeki korku yavaşça kayboluyordu, en azından bu gece rahat bir uykuya gözlerimi kapattım.297
🕊️
Asude Berdyeva, dikişlerini kontrol ettiği son hastanın ardından hastanenin tek boş alanı olan terasta yalnız başına duruyor, simsiyah gökyüzünden birbirine değmeden düşen iri kar tanelerini izliyordu. Aylardır hastanede öyle yoğundu ki âdeta başını kaşıyacak vakti kalmıyordu. Uyku zaten hak getireydi ki bunu aslında kendi de istiyordu. Boş vakti kalmamalıydı, boş kaldıkça kalleş terör örgütü üyelerinin elinde esir kaldığı o karanlık günlerle boğuşuyordu zihni. Sanki yeniden esir alınıyordu, beynindeki acımasız sesler susmuyordu. Annesiyle babasının gözlerinin önünde vurulduğu an bir korku filminin en can alıcı sahnesi gibi durmaksızın tekrar ediyordu. Çektiği işkenceler, bedenine dokunan acımasız eller... Aklından çıkmıyordu.
Boğazının sıkıldığını hissetti, daralıyordu, bu fikirlerden nasıl kurtulacağını ise bilmiyordu. Bir şeylerle meşgul oldukça iyileştiğini sanıyordu fakat yalnız kaldığında iyileşmediğini, yalnızca düşünmeyi ertelediğini anlıyordu.
Islak zemine değen adım seslerinin hışırtısını işittiğinde irkilerek kafasını sesin geldiği yöne çevirdi. Karşılaştıkları ilk andan beri elinden tutan ve şu anki hayatında büyük bir önemi olan Türk askeri Ahmet'ti gelen. İşte Asude, o zaman yüreğinin atışlarının yansımalarını kulaklarında hissetti. Bir çok meşgul olduğunda bir de Ahmet'i gördüğünde düşüncelerini erteleyebiliyordu. Ahmet'i görünce, öncesinde sıkıntıyla çarpan yüreği birden ritim değiştiriyor, aşksal bir ezgiye dönüşüyordu sanki.
Elinde, üzerinden dumanların tüttüğü iki karton bardak taşıyordu.
"Duydum ki genç doktor hanımefendilerden biri ne doğru düzgün yemek yiyor ne dinleniyor ne de kendine dikkat ediyormuş."
Asude'nin bu sözler karşılığında dudakları gülümseyecek gibi hareketlendi. "Ne zaman geldin?"
Ahmet, elindeki karton bardaklardan birini Asude'ye uzatınca Asude itiraz etmeden çayı aldı. Parmak uçları sıcacık bardağa temas ettiğinde ne kadar üşüdüğünü fark etti. Isınması adına parmaklarını bardağın etrafına doladı. Ahmet, ilgili bakışlarla genç kızı izlerken, "Yarım saat oluyordur," dedi. "Ha burasi ne kalabalık! Girişteki Gülem bacı olmasa bulamayacağım seni. Ne işin var terasta tek başına, bu karın kışın ortasında?" Onaylamaz bir ifadeyle baktı. "O doktor önlüğü kaban görevi görüyor da ben mi yanlış biliyorum acaba?" İçi kürklü askeri montunu çıkardı, Asude'nin karşı çıkmasına izin vermeden genç kızın omuzlarına bıraktı. "Hasta olacaksın böyle giderse."
Asude, omuzlarına konan montla afalladı. Zaten Ahmet'i görünce kalbi yerinden oynuyordu, şimdi kokusunun buram buram işlediği montu soluğuna karışırken iyice sersemleşecekti. Heyecanı belli olmasın diye gözlerini kaçırdı, bakışlarını kar yağışına yeniden yöneltti. "İçeri girecektim zaten. Sadece... Biraz nefes almak istedim."
Ahmet'in bakışlarının hâlâ çehresinde dolaştığını biliyordu. Ne garipti ki bakışlar somut bir varlığa dönüşüp sanki tenine dokunuyordu. "Nefes almaktan ziyade... Nefesin daralmış gibi. Yorgun görünüyorsun."
Çatallayan sesiyle, "Burada kim yorgun değil ki?" diye karşılık verdi Asude, hislerini gizlemeyi seçti.
Genç adam derin bir nefes aldı. "Bu yorgunluğun hastalarla ya da çalışmakla alakalı olmadığını biliyorum Asude. Bir şeylerden kaçmak için kendini yorduğunu görebiliyorum. Ben... Etrafımdaki olup bitenlerden çok haberdar olabilen biri değilimdir ama seni görüyorum. İçini görüyorum. İyi misin? Gerçekten soruyorum."
Genç kız başını önüne eğdi ve bir süre sessiz kaldı. Ardından sessizce mırıldandı. "İyi olmaya çalışıyorum. Geçmişi arkamda bırakmaya, geleceğe, şimdiye odaklanmaya çalışıyorum. Ama yalnız kaldığımda... Aylarca hapsolduğum o dört duvarın arasında kaldığımı hissediyorum. Bedenim burada ama... Ruhum hâlâ o karanlığın etkisinde."
İçinde kopan fırtınaları ilk kez bu denli dile getirmişti.
Ahmet, tüm bedeniyle Asude'ye döndü. Gözlerini hayran kaldığı yemyeşil, buğulu harelere azılı bir ok gibi sapladı. "Hiçbir güç, seni o karanlığın içine hapsedemeyecek Türkmen kızı. Bedenini oradan çıkardık, ruhundaki izlerin de silinmesi için elimden ne geliyorsa yapacağım. Geleceğinde karanlık olmayacak çünkü sen aydınlığın ta kendisisin. Hiçbir kasvet, ışığını bastırmaya yetemez, inan bana."
Ahmet'ten işittiği sözlere karşılık Asude'nin elindeki bardak hafifçe titredi, gözleri doldu. Ahmet bir adım daha yaklaştı ve elini Asude'nin titreyen elinin üstüne koymaya yeltendi fakat Asude'nin ürktüğünü görünce kızcağızın eline dokunamadı, eli belli bir mesafede kaldı ama gözlerini gözlerinden ayırmadı. "Tüm yaralarını birlikte saracağız. Söz veriyorum."
Genç kız, karşısındaki adamın samimi sözlerinde kaybettiği güveni buldu. Bu güven, gözlerinin dolmasına sebep oldu.. "Bazen... Onarılamayacak kadar parçalanmış hissediyorum."
"Japonlar ufak tefek ama felsefeden anlayan adamlar. Bunların bir felsefesi varmış, Kintsugi deniyor adına. Çok kitap okuyan biri değilimdir ama Yiğido''nun okuduğu kitaplardan birini kurcalarken görmüştüm bu bilgiyi. Bakma cahil durduğuma, bazen okurum." Gülümseyince Asude'nin dudakları da belli belirsiz hareketlendi. "Bu felsefe, kırılan bir eşyayı altın tozuyla onarıp eskisinden daha değerli hale getirmeyi sağlıyormuş. Kırılan şey, kırıldığı yerden yeniden doğuyor, eskisinden daha güçlü ve değerli bir şekilde. Çok değerlisin, Asude. Pırlanta gibi bir kalbin, insanların yaşamlarına dokunan hünerli ellerin var ve inan bana hayatının bundan sonrası, öncesinden çok daha iyi olacak. Bunun için savaşacağım."
Asude, boğazındaki yumrunun büyüdüğünü hissetti. Kalbinden akan kanınsa derecesi yükselmişti. "Benim için mi savaşacaksın?"
Tereddüt etmeden başıyla onayladı. "Senin için savaşacağım."
"Peki neden?"
"Çünkü Türkmen kızı..." dedi Ahmet daha kararlı bir ses tonuyla. Kafasını eğdi ve yalnızca Asude'nin duyabileceği bir tonlamayla konuşmasını sürdürdü. "Seni seviyorum. Seni ilk gördüğüm andan beri..."
Aldığı bu itiraf karşısında genç kadının nutku tutuldu, zihnindeki tüm kelimeler yurdunu terk etti ve nefes almayı bile unuttu. Beklemediği anda, beklemediği bir itiraftı bu. Yeri geliyor hiç sesini duyamadığı kalbi, şimdi ağzında atıyordu. Üstelik karşısındaki genç adam kendisine ondan olumlu bir cevap bekler gibi bakıyordu. Genç kız ne söyleyeceğini bilemedi ve tam o sırada sertçe açılan teras kapısı, onu bir cevap vermekten kurtardı.
Kimin geldiğini anlamak için kafasını çevirdiğinde hemşire arkadaşı Elnara'yı gördü. Genç kadın meraklı gözlerle ikisine baktıktan sonra sadece Asude'ye odaklanıp, "Aynur Sabrova uyandı, hemen gelmen lazım!" dedi.
Asude, bu haberle toparlanıp hızlıca kafasını salladı. Yeniden önüne döndüğünde boğazını temizleyip, "Gitmeliyim," dedi yalnızca. Ahmet'ten gelecek cevabı beklemeden hızlı adımlarla uzaklaştı.
Ahmet, Asude gidene dek arkasından baktı. Kalbi ağzında atarken, "İçindeki o karanlığı tamamen yok edeceğim, Türkmen kızı," dedi kendi kendine. "Yemin ederim yapacağım."
🕊️
Hissettiğim ürpertiyle gözlerimi açtığımda yatak odasını dolduran loş ışık hâlâ güneşin doğmadığına işaretti. Soba hâlâ gürül gürül yanıyordu, oda öyle sıcaktı ki ensemden akan terleri hissediyordum. Uyku mahmuru gözlerle soluma döndüğümde Yusuf Agâh'ın yanımda olmadığını gördüm. İçimi ansızın bir telaş kapladı. Yalnızlığın getirdiği soğuk, omuzlarımdan aşağıya süzülürken hafifçe doğruldum ve bir süre öylece durup odanın içindeki sessizliği dinledim. Sobanın aleviyle aydınlanan odayı gözlerimle tarayınca kamuflaj ceketinin hâlâ koltuğun üzerinde olduğunu görüp rahatladım. Buradaydı.
Derin bir nefes alarak ayağa kalktım, hırkamı omuzlarımdan geçirip odadan çıktım. Mutfağın kapısını açık görünce başımı uzatıp içeriyi kontrol ettim ve mutfak penceresinin balkona açılan penceresinden Yusuf Agâh'ın siluetini gördüm. Kafasını yukarı kaldırmış, sigara içerek göğü izliyordu. Bana her ne kadar pozitif görünmeye çalışsa da ülkenin durumunun onun da içini yiyip bitirdiğini biliyordum. Sessiz adımlarla ilerledim, balkonun kapısını yavaşça açıp içeri girdim. Sağ elinin parmakları arasında un ufak olmuş sigara dalını tutuyordu, ağzında biriken dumanı üfledikten sonra başını çevirip bana baktı.
"Bir şey mi oldu?" dedim bu kederli ifadesi içimi sıkarken.
Cevap vermeden önce bir an duraksadı, ardından sigarasını kül tablasına bastırıp söndürdü. "Uyandım sadece. Hava almak istedim."
Onu uyandıranın ya da burada olma sebebinin hava almak olmadığını biliyordum. Yanına yaklaştım, kıstığım gözlerimle çehresine bakarken, "Bir derdin var ve bana söylemiyorsun," dedim. "Yeni evli olsak da kocamı tanıyorum."
Öyle söylediğimde dudakları gülümsemek istercesine hareket etti. Kolunu uzatıp beni kendine çektiğinde ona sokulup sırtımı göğsüne yasladım. İki elini gövdemde birleştirip başını eğdi. "Kocanı iyi tanıyorsun," deyip sol yanağımı öptü. "Derdim de dermanım da sensin."
Kaşlarımı çattım. "Bir şey mi yaptım bilmeden?"
Burnunun ucu saçlarımın üzerindeyken derin bir nefes aldı. "Bir şey yapmadın, Türkmen kızı," dedi sessizce. "Elimde olmadan içim daralıyor bazen, uykularım bölünüyor. Bu gece yanında uyuyorum ya sıkıntısız, ne bileyim... Her gecemiz böyle olamaz mıydı sanki? Rüya gibi gelip geçiyor baksana."
"O günler de gelecek," dedim göğsümün üzerine düşen ellerini sıkıca tutarak. "İnanıyorum ben buna."
"İnşallah..." dedi sessizce. "Üşüdün hemen, içeri girelim. Hasta olacaksın."
"Esas sen üşümüşsün, buz gibi olmuş ellerin."
"Isıtırsın işte, fena mı?" deyince genzimden bir kıkırtı yükseldi. Dudaklarının sıcaklığı yüzümde gezindi, sonunda bana yöneldiğinde içim ürperdi. "Bak, sıcacık ediyorsun şimdiden." Alnını alnıma yasladı, o an gözlerini kapattığını fark ettim. Ağır nefesler alıp veriyordu. Havanın soğukluğuyla dudaklarından beyaz bir sis bulutu gibi yayılan nefesi yüzümü yalayıp geçiyordu.
"Seni kaybetmek istemiyorum Mihra," dedi sessizce. "Bununla sınanmak istemiyorum." Alnını omzuma yasladığında onu uykusundan edenin ne olduğunu daha iyi anladım. Bizim ilişkimiz birbirimize doyamadan, sürekli bir ayrılıkla gölgelenmişti. Birlikte olduğumuz anların tadını çıkarmak yerine ne zaman bu anın sonlanacağını, bir daha ne zaman görüşebileceğimizi düşünerek geriliyor ve ruhumuzu kasvetle dolduruyorduk.
"Kaybetmeyeceksin," dedim sadece. Fakat ilk kez o an, söz vermekte zorlandığımı hissettim.
🕊️
Bir hafta sonra...
Gün ışığı ilçenin üzerinden ağır ağır çekilip yerini karanlığa bırakırken Yusuf Agâh talimlerin ardından odasına çekilmiş, penceresinden dışarıyı izliyordu. Balamir'e çöken akşam karanlığı, ilçedeki kasveti daha da artırıyordu. Son zamanlarda içine değişik bir huzursuzluk çökmüştü. Genelde kötü düşünmemeye çalışırdı ancak şu sıralar zihni hiç iyi şeyler üretmiyordu. Çok rüya gören biri değildi ama onunla uyuyabildiği son gece, güzel Mihra'sı kollarının arasındayken sonu iyi bitmeyen bir kâbus görmüştü. Uyandığında Mihra'nın kollarının arasında mışıl mışıl uyuyor olduğunu görünce rahatlasa da içindeki o sıkıntı geçmek bilmedi. Bir sigara yaktı, geçmedi, ikinci sigarayı yaktı, geçmedi, üçüncü sigarada zaten Mihra geldi. O, Yusuf Agâh'ın zihnini, düşüncelerini dağıtmakta sigaralardan daha etkili oluyordu.
Ancak üstünden sekiz gün geçmesine rağmen yüreğindeki o kasvet dağılmamış, aksine daha yoğun hale gelmişti.
Bugün yeniden Mihra'yı görse geçer belki diye düşündü. Onu buradan göndermeliydi. İçindeki rahatsızlığın sebebi her an başına bir şey gelebilecek olmasıydı; evet, öyleydi.
Kısa bir süre sonra, içindeki coşan özlem ateşini bastıramadan gömleğinin yakasını düzelterek odadan çıktı ve ağır adımlarla yemekhaneye indi. İçeride birkaç asker masaların arasında dolaşıyor, bazıları sessizce yemek yiyor, bazılarıysa alçak sesle muhabbet ediyordu. Karnını doyurmasına yetecek kadar yiyeceği tabağına aldıktan sonra boş bir masaya oturdu. Tabakta et yemeği, pilav ve biraz salata vardı; bir köşede ise buharı tüten bir bardak çay bekliyordu. Ancak çatalını yiyeceklerden birine her sapladığında zihninde Mihra'nın silueti beliriyor, lokmalar boğazını düğümlüyordu. Bacağını istemsizce sallıyor, yemek yerine sigara içmek istiyordu, içindeki sıkıntıyı sanki böyle giderebilirdi.
Ahmet, elinde tepsisiyle yaklaşarak karşısına oturduğunda dikkati dağıldı. "Yiğido," dedi üzerinden hiçbir zaman eksik olmayan neşesiyle. "Hayırdır? Düşüncelere dalmışsın yine. Karadeniz'de gemilerin mi battı?"
"Kafam pek yerinde değil," dedi Yusuf tabağındaki yemeklere bakarken.
Ahmet gözlerini kıstı, sesini biraz daha alçaltarak sordu. "Mihra'yla mı alakalı?"
Yusuf Agâh başıyla onayladı. "O da var elbette. Ayşe'yle birlikte Türkiye'ye gönderebilirsem içim rahat edecek. Burada olmamalı."
"Kabul etti mi?"
"Etti. Hızlandırmam lazım bu işi. Evraklarını isteyeceğim yarın, ne kadar erken iletirsek o kadar iyi."
"Keşke Asude'yi de gönderebilme imkânımız olsa. Harbiden ula, biz candan zaten geçtik de canandan geçemiyormuş insan." Pilavından bir kaşık aldı. "Ama sen yine de sıkma canını. Her şey olacağına varır."
"Öyle," diye onayladı Yusuf Agâh. Bu sırada biraz öteden gelen hafif gülüşmeler dikkatlerini dağıttı. Aynı anda sesin geldiği yöne baktıklarında timden Faruk, Osman ve Besim'in ellerinde tepsileriyle masaya yaklaştığını gördü. Faruk, Osman'ın doldurduğu tabağı işaret ederek bir şeyler söylüyordu. Besim ise sesini çıkarmadan hafif bir tebessümle onları izliyordu.
"Ula Osman!" diye bağırdı Ahmet, muhabbetlerine dahil olmak isteyerek. "La genç adamsın, o kadar mı doldurdun tabağını?"
Osman, tepsisini Ahmet'in yanındaki boş yere bırakırken, "Beş dilim ekmek aldım komutanım, bu beni üç gün tok tutar," dedi. "Kas yapayım derken göbek çıkaracak," dedi Faruk kahkahalar eşliğinde. Tepsisini Osman'ın yanına bıraktı.
Besim'se Yusuf Agâh'ın soluna oturdu ve sakince tabağındaki çorbayı kaşıklamaya başladı. "Hayırlı akşamlar komutanım," dedi yalnızca.
"Hayırlı akşamlar," diye karşılık verdi Yusuf. Tabağındaki çorbaya uzandı.
"Eeee komutanım?" Faruk gevşek gevşek gülerek Ahmet'e baktığında Ahmet tek kaşını kaldırarak sorar gözlerle ona döndü. "Dün Asuman Hanım'ın yanında mıydınız? Yoktunuz sanki."
"Asuman değil, geri zekâlı! Asude, Asude!" diye düzeltti Ahmet belki de ellinci kez. "Ula bir ismi ezberleyemediniz! Siz bu zekâyla nasıl geldiniz buraya anlamıyorum ki!"
"Aman komutanım siz de," dedi Faruk, Ahmet'i sinir etmenin verdiği hazla. "Ha Asuman ha Asude yani. Ne fark eder? Üç harf için beni kıracak değilsiniz ya canım?"
Ahmet, Faruk'a dişlerini sıkarak baktı. "Faruk, o üç harfi başına musallat etmemi istemiyorsan sus ula!" dedi çatalını tehditkâr bir şekilde kaldırarak.
Faruk'un yüzünde anlık bir şaşkınlık belirdi, boğazına yaklaşan çataldan uzaklaşmak adına başını hafiften geriye attı ama yüzünde hâlâ o kurnaz gülümseme vardı. "Aman komutanım, sizle de şaka yapılmıyor yani. Yusuf Agâh komutanım öyle miydi? Evlenene kadar demediğimizi bırakmıyorduk hep birlikte." Yusuf Agâh'a baktı. "Değerinizi bilemedik komutanım, affedin."
Ancak Yusuf Agâh'ın yüzünde mimik dahi oynamadı. Anlaşılan bugün herkes tersinden kalkmıştı.
"Gerzek gerzek konuşuyorsun bak," dedi Ahmet, konuyu başka yöne çekmek adına Besim'e baktı. Sessiz sessiz tabağındaki çorbasına tuz ekliyordu, Yusuf Agâh'tan da beter haldeydi. Geldi geleli ağzını bıçak açmamıştı. "Bak Besim'e, sessiz sessiz yemeğini yiyor ne güzel. Ağzından saçma sözler çıktığını gördün mü hiç? Yok. Sen bir de aile babası olacaksın. Feyzal oğlum biraz, feyzal!"305
"Ben konuşmam, işimi yaparım," dedi Besim.
"Heh," dedi Ahmet, Faruk'un sırtına sertçe vurarak. "Gördün mü bak? Yiğit adam böyle olur. Boş boş laflara girmez, işini yapar, çeker gider sonra."
Faruk, kaşlarını kaldırıp Osman'a döndü. "Yani bu sözü söyleyenin Ahmet komutan olması da garip ama, değil mi?"
Faruk'un yaptığı bu gaf karşısında Osman, tam yutmak üzere olduğu suyu içinden gelen kahkaha arzusuyla püskürtmek zorunda kaldı. Besim bile kendini tutamadan gülümsedi, Ahmet'se gözlerini Faruk'tan küfür işitmiş gibi irice açtı.
"Ne dedun ne dedun?"
Faruk, fazla ileri gittiğinin o an farkına vardı. Önce sertçe yutkundu, ardından boğazını temizledi. Daha kendini açıklayamadan Yusuf Agâh'ın belindeki telsizden çıkan cızırtı, masadaki tüm muhabbeti baltaladı. Herkes dikkatini telsizden çıkacak sözlere verdi.
"Kartal Timi'ne! Acil durum! Kuzey Geçidi'nde yoğun düşman hareketliliği tespit edildi. Sınır güvenliğini korumak için göreve çıkan Sancak Timi pusuya düşmüştür. Takviye talep ediliyor. Düşman sayısı bilinmiyor. Sınır güvenliği tehlike altında. Acil müdahale şart!"
Kartal Timi'nin tüm üyeleri yemeklerini bırakıp yerlerinde doğruldu. Yusuf Agâh telsizi ağzına yaklaştırarak hızlıca yanıt verdi. "Anlaşıldı. Kartal Timi harekete geçiyor."
Telsizi kemerine geri takarken yüzünde derin bir ciddiyet vardı. Artık ortamda şaka, kahkaha ya da rahatlık adına hiçbir şey kalmamıştı. Herkesin bakışları ciddileşmiş, bedenleri ani bir refleksle görev pozisyonuna geçmişti. Yusuf Agâh'ın bakışları masadaki tim üyelerine tek tek ilişti. "Hadi! Faruk, Besim, Ahmet!" dedi tok sesiyle. "Silah ekipmanlarınızı alın, tim toplansın. Osman, telsizle destek ekiplerini bilgilendir. Beş dakikaya araçta buluşuyoruz."
Tim üyeleri, "Emredersiniz komutanım!" diyerek hızlıca yerlerinden kalktılar.
Masadaki tüm neşe ve rahatlık yerini paniğe bırakmıştı. Metal çatal seslerinin yerini telaşlı adımların yankısı doldurmuştu. Herkes görev bilinciyle hızla yerinden kalkıyor, ansızın planlanan müdahale için harekete geçiyordu.
Ahmet, Yusuf Agâh'ın yanına yaklaşarak sordu. "Plan nedir?"
"Önce keşif yapacağız. Saldırı düzenlemeden önce durumu anlamamız lazım. Kimse telaşa kapılıp hata yapmayacak."
Kartal Timi hızlıca ekipmanlarını kuşanıp zırhlı araca geçti. Araç motoru çalışır çalışmaz Yusuf Agâh telsizi tekrar eline aldı. "Kartal Timi olarak Kuzey geçidine hareket ediyoruz. Koordinatları gönderin, tamam."
Telsizden, cızırtılı bir yanıt yükseldi. "Kartal Timi, koordinatlar gönderildi. Bölgeye ulaştığınızda durumu rapor edin. Takviye İHA ve SİHA'lar göreve hazır durumda. Destek gelecektir, tamam."
"Anlaşıldı, tamam," dedi Yusuf.
Zırhlı aracın farları karanlığı yararken, tim hızla Kuzey Geçidi'ne doğru ilerliyordu. Ahmet sessizce haritayı kontrol ediyor, diğerleri kararlı bakışlarla tetikte bekliyordu. Hepsinin düşündüğü ayrıydı. Yusuf Agâh, araç kullanırken düşüncelerini toparlamaya çalışıyordu ama bu nafile bir çabadan öte değildi. Nasıl bir görüntüyle karşılaşacakları belli değildi, sonuçlarının nasıl olacağı belli değildi. Günlerdir içini yiyip bitiren sıkıntıları göz ardı etmeyi denese de başarısız oluyordu. Mihra'nın güzel silueti aklından çıkmıyordu. Göreve gitmeden evvel onu bilgilendirememişti.
Yaklaşık yarım saatin ardından telsizden boğuk, kesik kesik bir ses daha duyuldu. "Sancak Timi... Yoğun saldırı... Zayiat... Acil destek..."
Bağlantı aniden kesildi. Yusuf boşta kalan elini sıkı bir yumrukla kapatırken sürücüye, "Hızlan!" diye emretti. Araç dar geçidin kıvrımlı yollarında hızla ilerlerken ufukta pusunun izleri görünmeye başladı.
Yol boyunca dökülen mühimmat, kurşun delikleri ve devrilmiş bir askeri araç gördüler. Zırhlı araç uygun bir konumda durduğunda hızlıca indiler. Yusuf Agâh iner inmez tim üyelerine dönerek sessizce emir verdi. "Herkes dikkatli olsun. Besim, dürbünle tepeyi gözetle. Veli, vadinin girişindeki izleri incele. Mümin, Faruk ve Ahmet, benimle gelin. Osman, patlayıcılar konusunda uyanık ol. Behçet, telsizi açık tut ve bağlantıyı sürdür."
Tim üyeleri, "Emredersiniz komutanım!" yanıtıyla birlikte verilen görevleri hızla yerine getirmek için harekete geçti.
Vadinin içinde ölümcül bir sessizlik yankılanıyordu. Herkes tetikteydi. Düşman burada bir yerlerdeydi ve Kartal Timi'nin dikkatli olması gerekiyordu, pusuda kaybolan arkadaşlarını bulmak ve onları sağ salim kurtarmak tek emelleriydi. Bir süre ağır ağır ve tetikte ilerlediler. Uzaklardan gelen çatışma seslerinin işitilmesiyle Yusuf Agâh, timine dönüp el işaretiyle durmalarını işaret ettiğinde Besim, dürbünüyle tepeyi taradı.
"Komutanım," dedi fısıltıyla. "Tepeye konuşlanmış beş kişi var. İkisi ağır silah taşıyor. Hemen ileride bir grup daha var gibi görünüyor ama net değil. Görüş açısı dar."
Bir süre sonra vadinin karşı tarafından yankılanan silah sesleri duyuldu. Kurşunların gürültülü sesi vadinin kayalarla çevrili tepelerinden yankılanarak kulaklarını sardı. Akabinde patlayan elbombasının gürültüsü karanlığı paramparça etti, hepsi olduğu yerde irkildi.
Besim, dürbünüyle ileriyi kontrol ederek, "Tepe hattında hareket var, teröristler yoğun ateş saçıyor," diye bilgilendirdi.
Ahmet, silahını omuzlayarak Yusuf Agâh'a döndü. "Sancak Timi hâlâ direniyor olmalı. Uzun süre dayanamazlar."
Yusuf Agâh kaşlarını çatıp haritaya baktı. Bu sırada Ahmet, "Plan nedir Yiğido?" diye sordu.
"İki gruba ayrılacağız." Yanıtından sonra arkasına döndü. "Faruk, Behçet, Osman ve Mümin, aşağıdan ilerleyip düşmanın dikkatini dağıtacak. Ahmet, Besim ve Veli benimle geliyorsunuz. Tepeden dolaşıp onları arkadan kuşatacağız. Kimse tek başına hareket etmeyecek!"
Tim, Yusuf 'un komutlarına hızla uyum sağladı. Grup ikiye ayrıldığında sessizce ilerlemeye başladılar ancak birkaç dakika geçmeden bulundukları bölüme doğru ateş edildi. Bu, pusuya yerleşmiş teröristlerin işiydi. Yusuf Agâh kendisini bir kayanın arkasına atarken telsizine seslendi. "Osman, patlayıcıları hazırla! Dikkati üzerimize çekmemiz lazım!"
Osman da bir kayanın arkasına sığınıp el bombasını hazırlama işine girişirken Yusuf Agâh ve diğerleri ağır silahlarıyla ateşe karşılık verdi. Osman hazırladığı el bombasıyla ilerideki terörist mevzisini hedef aldı, saniyeler sonra yeniden güçlü patlama sesiyle zemin âdeta zelzele oluyor gibi sarsıldı.
"Besim!" diye bağırdı Yusuf Agâh telsizden, bir kurşun kafasının tam üzerinden geçerken.
"Komutanım, dinliyorum," dedi Besim, vadinin doğusundaki bir kayalığa siper olmuştu. Gözlerini tüfeğinin dürbününden ayırmadan, gözüne ilişeni büyük bir titizlikle vuruyordu.
Yusuf, kafasının üzerine ateş eden şerefsizi vurmaya çalışıyordu ancak yönü çok ters kalıyordu. Besim'in vurabileceği noktadaydı. "Doğu yamacında, saat üç yönünde. İki şerefsiz, sağdaki büyük kayanın arkasına konuşlanmış!"
Besim, hemen dürbününü Yusuf Agâh'ın tarif ettiği noktaya çevirdi. "Gördüm," dedi soğukkanlı bir sesle. "Şerefsizin biri siperden çıkmaya çalışıyor."
"Vur!"
Besim, tüfeğini sabitledi ve nefesini tutarak nişan aldı; silahından çıkan tek keskin atış vadide yankılandı. Yusuf Agâh başını kayalıktan uzatıp teröristin hâlâ orada olup olmadığını kontrol etti ve sessizlikle karşılaşınca yeniden telsizine yöneldi. "Helal sana, komando!" diye yüreklendirdi.
Olduğu yerden taramalı tüfeğini çıkarıp tepede konumlanan, gözüne kestirdiği bir teröristi anında devirdi. O sırada telsizden Behçet'in panik dolu sesi duyuldu. "Komutanım! Batı hattında hareket var. Onlar da bizi sıkıştırmaya çalışıyor!"
Durum iyice karmaşık bir hal alırken Yusuf, tekrar Besim'e komut verdi. "Besim, batı hattını taramaya başla." Besim hızlıca pozisyonunu değiştirdi ve komutanının tarif ettiği noktayı buldu. Bir grup terörist, ateş saçarak batı hattındaki sığındığı deliklerden Sancak Timi'nin olduğu bölgeye doğru sızmaya çalışıyordu.
"Gördüm, komutanım. Sayıca fazlalar ama en öndeki grubu vurursam hareketlerini yavaşlatabilirim."
"Yap şunu aslanım," dedi Yusuf Agâh. "Timin zamanı daralıyor."
Besim, tüfeğini sabitledi ve birer birer hedefleri indirmeye başladı, isabetli atışlarla şerefsizleri yavaşlatmayı başardı.
Çatışma, vadinin her köşesini sarmıştı. Yusuf Agâh, telsizden gelen bilgiler ve çevresindeki tüm hareketleri değerlendirirken vadinin batı tarafında Besim'in nişan aldığı teröristler bir nebze baskı altına alınmıştı fakat kuzeyden sürekli takviye geliyordu. Alçak puştlar bu pusuyu planlamışlardı, sınırı geçmek tek amaçlarıydı. Türk askerlerinin Balamir'de olmasından rahatsızlardı ve tüm bunları göz korkutmak için yapıyorlardı. Elbette kimsenin korkusu yoktu!
"Ahmet!" diye bağırdı Yusuf Agâh kayaların ardına siper almış tim arkadaşına dönerek. "Faruk ve Behçet'i al, Sancak Timi'nin olduğu noktaya ilerleyin. Yaralıları tahliye etmek için güvenli bir geçit oluşturun. Ben ve Osman, benim olduğum noktadan baskı yapacağız. Besim, yukarıdan destek sağla!"
Ahmet kafasını sallayarak hızla harekete geçtiğinde Faruk ve Behçet de kurşunların arasından sürünerek Sancak Timi'nin sıkıştığı bölgeye ilerlediler. Vadide saçılan mermiler, her hareketlerini daha da tehlikeli hale getiriyordu. Besim, tepedeki pozisyonundan telsizle bilgi verdi. "Komutanım, kuzey hattından gelen bir grup daha var. Şerefsizler hepsini planlamış ama Sancak Timi'nin etrafındaki baskı biraz hafifledi. Şimdi hareket edebilirler."
"Tamam, dikkatli ol," dedi Yusuf Agâh. "Faruk, Behçet! Durumu bildirin!"
Faruk mermilerden korunmak için bir kayanın arkasına sığınmıştı. "Komutanım, Sancak Timi'ne ulaştık. Dört yaralıları var, ikisi ağır. Düşman hâlâ çok yakın!"310
"Zaman kaybetmeden yaralıları tahliye etmeye başlayın. Biz burada sizi koruyacağız. Hadi aslanlarım!"
"Komutanım," dedi Osman gözlerini çevredeki teröristlerden ayırmadan. "Daha fazlası geliyor."
"Patlayıcıları hazırla," diye yanıtladı Yusuf Agâh büyük bir soğukkanlılıkla.
Osman, birkaç el bombası çıkararak terörist grubuna doğru fırlattı. Patlamanın şiddeti teröristleri kısa süreliğine durdursa da bu yeterli olmadı. Yusuf Agâh, elindeki son sis bombasını da kullanarak Faruk ve Behçet'in yaralıları tahliye etmesi adına zaman kazanmaya çalıştı.
"Mümin, karargâhtan haber var mı?" diye sordu Yusuf Agâh bir yandan gözüne kestirdiği teröristlere soluk soluğa kalmış bir şekilde kurşun yağdırırken. "İHA ve SİHA'lar ne durumda?"
"Komutanım, hedef tespiti için gönderilen net konumun ardından İHA ve SİHA'lar bölgeye yönlendirildi. Tahmini on dakika içinde burada olacaklar!"
Yusuf Agâh'ın ifadesinde hafif bir umut canlandı, biraz daha sabretmeleri gerekiyordu, sonrasında her şey yoluna girecekti. "Anlaşıldı! Haydi komandolar! Direnin! Haydi aslanlarım!"
Tam bu sırada bir kurşun Yusuf Agâh'ın hemen yanındaki kayaya çarptı ve keskin bir taş parçası suratına isabet etti. Yüzünden akan kanı önemsemeden ateş etmeyi sürdürürken konuşmaya devam etti. "Faruk, tahliye sağlandığında bilgi verin. Biz buradayız."
Yusuf Agâh'ın korkusuzca ateş etmesi, hedefleri sıkıntısızca vurması teröristlerin dikkatini tamamen üzerine çekmişti. Bir grup terörist vadinin dar kısmından Yusuf Agâh'ın bulunduğu bölgeye doğru hızla yaklaşmaya başladı.
Besim, hemen bilgilendirdi. "Komutanım, kuzeyden beş kişi daha iniyor! Puştları durdurmaya çalışıyorum ama pozisyonum çok açık! Dikkatli olun!"
Yusuf Agâh, tepeden kendisine yaklaşmaya çalışanları vuruyor, biri geberip düştükten sonra tekrar kayaya sığınıyor, sonra yeniden vuruyordu ancak tam o sırada teröristlerden biri RPG füzesini Yusuf 311
Agâh'ın olduğu kayaya fırlatınca büyük bir patlama genç adamı geriye savurdu. Sırtüstü yere düştüğünde açık kalan gözleri etrafı bulanık görmeye başladı. Sanki gök, ona suyun üzerinden bakıyormuş gibi dalgalanıyordu. Kulaklarında tiz bir çınlama belirdi. Gözlerini kapattı, yeniden açtığında toz ve dumandan başka bir şey göremedi. Nefes almayı deneyince acı içinde öksürdü.
"Komutanım!" diye bağırdı Osman uzak bir noktadan olup biteni izlerken. Koşmaya çalıştı lakin yoğun ateş altındaydı, vurulmamak için bir kayanın kenarına sığındı. Sığındığı yerden bir hamle daha yaptığında omzuna isabet eden kurşunla düştü.
Yusuf Agâh doğrulmaya çalıştı fakat yaralıydı. Silahını kaldırmak için hamle yaparken bir tüfek kabzası omzuna sertçe indi ve onu yere çiviledi. Yanına gelen terörist, yandaşlarından atılan sis bombasının kendilerini kamufle etmesinin sunduğu rahatlıkla eğildi, kalleşçe bakan pis gözlerini kısarak kirli ellerini Yusuf Agâh'ın şahdamarına götürdü, nabzını kontrol etti, ağır ağır atan nabzını hissedince, "Yaşıyor," dedi bozuk ağzıyla. "Öldüreyim mi başkan?"
Ayaktaki terörist başını geriye attı. "Madem yaşıyor, onu yaşadığına pişman edeceğiz. Keşke ölseydim diyeceksin komutan," dedi sinsi sinsi gülerek. "Esir alın! Elimize altın tepsiyle sunulmuş bir fırsat var burada!"
Bu sırada telsizden gelen ses yankılandı. "Komutanım! İHA'lar hazır! Ateş açmamız için koordinatlar gerekiyor! Komutanım, cevap verin!"
"Ateş edin," demeyi denedi Yusuf Agâh bilincinin son kırıntılarıyla. Beni öldürün ama bu şerefsizlerin eline bırakmayın, demek istedi. Yapamadı, ağır yaralıydı. Ölmek üzere olduğunun farkındaydı. Öleyim, diye geçirdi aklından. Rabbim, al canımı. Beni bu hainlerin eline bırakma.
Osman, telsizine duygu yüklü bir ses tonuyla, "Yusuf Agâh komutanımın bulunduğu alana füze atıldı!" dedi. Yanındaki kayadan başını kaldırarak etrafı taradı, artık omzundaki yarayı hissetmiyordu bile. "Yoğun saldırı altındayız!"
Sancak Timi'ni güvenli bölgeye ulaştırmayı başaran Ahmet, bu sesi duyduğunda yaptığı işe konsantre olamadan öfkeyle haykırdı. "Yiğido!" Sesi yeri göğü inletti ancak çare olamadı. "Behçet! Yusuf Agâh'ı kontrol et!"
Bu sırada teröristler Yusuf Agâh'ı vadinin derinliklerine sürüklüyordu. Ellerini sıkıca bağlamışlar, başını hafifçe eğip önüne baktırmışlardı. Yakışıklı çehresi tozlarla bezeli, yaralarla doluydu.
Behçet, "Emredersiniz komutanım!" yanıtını verip Yusuf Agâh'ın bulunduğu alana gizlice ilerlemeye çalıştı.
Mümin telsizden bilgi verdi. "İHA'lar terörist pozisyonlarını belirledi ancak Yusuf Agâh komutanın ellerinde olma ihtimali var, doğrudan müdahale riskli!"
Yoğun ateş hattında büyük bir cesaretle Yusuf Agâh'ın bulunduğu konuma ilerleyen Behçet, mevziye ulaştığında komutanının kayanın yanına düşen kanlı baretini gördü. Kurşunlar ona isabet etmemişti ancak bu görüntüyle en derin yarayı almış gibi sarsıldı, neredeyse dizlerinin üzerine, yere düşecekti. Ufak da olsa bir iz bulabilmek için etrafına bakındı, vadinin her yerini sıçan gibi ezberlediklerinden nereye kaçıp saklandıkları belirsizdi. Vadi öylesine büyüktü ki her şey birbirine girmişti ve Yusuf Agâh'tan tek iz yoktu.
Behçet, yıkılmış bir sesle telsize bilgilendirdi. "Yusuf Agâh komutanım yerinde değil."
Kendisini taşıyan teröristlerle uzaklaşan Yusuf Agâh, son gücüyle yutkunmayı denedi lakin boğazındaki yumru bunu iyice zorlaştırdı. Ölmeden önce son nefeslerini alıp verirken ağır ağır kapanan gözlerinin ardında bir ödül gibi Mihra'nın hayali canlandı. Tüm bu karanlığı aydınlatacak şekilde gülümsüyor, ona elini uzatıyordu. "Mihra," demek istedi, dudakları dahi kıpırdanmadı. Başı bitkin bir şekilde soluna düştüğünde bilinci çoktan onu terk etmişti.
🕊️
İçimde tarifsiz bir sıkıntı vardı.
Günlerdir gözüme doğru düzgün uyku girmiyordu. Yusuf Agâh, buraya son geldiğinde çok düşünceliydi. Canını sıkan şeyler var gibiydi ve gittiğinde dahi gözlerinde iyi olduğunu belirten bir ışıltı görmemiştim. Telsizle ona ulaşmaya çalışmıştım ama yaklaşık bir haftadır başarısız oluyordum. Ona ulaşamadığım zamanlarda görevde olduğunu anlıyordum ve canım iyice sıkılıyordu.
İç sıkan düşüncelerimle sobanın içinde yanan odunların çıkardığı çıtırtı sesleri eşliğinde kar yüklü karabulutların süslediği gökyüzünü bir müddet izledim. Geçmişi, geleceği, şimdiyi düşündüm... Her şey birbirinden karamsardı. Uzaklardan duyulan bombardıman sesleri artık kışın ansızın yağan yağmurun patırtıları kadar sıradandı. Balamir beyaza bürünmüştü fakat kar yağışı beni mutlu etmiyordu, ne zaman bir saldırının olabileceğini bilmiyorduk. Her an evimizden çıkmamız gerekebilirdi ve dışarısı böyleyken olduğum ana sevinemiyordum.
Gülnar ve Sehra'yla kahvaltı yaptıktan sonra bulaşıkları yıkayıp etrafı topladım. Öğleye doğru gelen annem, Ayşe'nin bugün biraz daha iyi olduğunu söyledi. En azından uykusunda hiç ağrı çekmemiş, bağırmamıştı. Böyle gecelerin sabahında annemin solgun ve bitkin çehresine anlık bir huzur yerleşiyordu. İçime nispeten bir rahatlama yerleşse de bunun yanılgıdan ibaret olduğunu biliyordum. Ayşe'nin gün geçtikçe zayıflayan bedeni, umutlarımızı taşımakta zorlanıyordu.
Evde annemin olmasının verdiği güvenle dersliğe gitmek için hazırlandım. Yün kazağımla kot pantolonumu giyip hırkamı üzerime geçirerek kapıya yöneldim. Şapkamı takarken annemin, "Her yer bembeyaz olmuş," dediğini duydum. Zayıf ellerini birbirine geçirmişti ve endişeli gözlerle bana bakıyordu. "Çocuklar derse gelir mi?"
Buruk bir şekilde tebessüm ettim. "Gitmeden bilemem. Bir kişi bile geldiyse beni orada görememesi içinde olan cesaretini, öğrenme şevkini kırar."
Annem, söylediğime bir cevap vermeden yalnızca başıyla onaylamayı seçti. Dış kapıyı açtığımda yüzüme çarpan soğuk havayla irkildim, sanki bugün kar taneleri bile daha sert düşüyordu. Omzuma astığım bez çantayı daha sıkı tutup dışarı çıktım.314
Sokağın bomboş, ıssız görünümü beni ürkütüyordu. Önceden kar yağdığında saat kaç olursa olsun çocuklar sevinçle dışarı çıkar ve hemen her sokaktan gülüşme, eğlenme sesleri gelirdi. Bunların hepsi güzel bir rüyadan farksızdı artık.
Eğitim verdiğimiz eve geldiğimde soğuktan kıpkırmızı kesilmiş elimle kapıyı üç kere tıklattım. Kapı çok geçmeden henüz yedi yaşındaki Akgün tarafından açıldı. Küçük çocuk beni görür görmez çakmak çakmak bakan masmavi gözlerini büyütüp, "Oley!" diye bağırdı. "Mihra öğretmenim geldi!"
Akgün, eğitim verdiğim çocuklardan en küçüğüydü. On üç yaşındaki ablası Çehrenaz'la birlikte geliyorlardı eğitime. İkisi de birbirinden zeki, çalışkanlardı. Ne olursa olsun devamsızlık yapmıyor, kimse gelmese bile burada olmayı seçiyorlardı.
Akgün'ün sevimli yüzüne gülümseyip daire soğumasın diye hızlıca içeri girdim ve kapıyı çabucak kapattım. Boynuma sardığım yünlü atkıyı çıkardıktan sonra eğilip tek elimle Akgün'ün saçlarını karıştırdım. "Merhaba, Akgün Bey."
Birkaç tanesi çıkmış olan dişlerini göstererek güldü. "Öğretmenim biliyor musun, artık d ve b harfini karıştırmıyorum!"
"Aferin," dedim içten bir sesle. "Demek d ve b harfleri seni kandıramıyor artık... Peki bu sabah hangi kelimeleri yazdın? Göster bakalım."
Bu söylediğimle Akgün gözlerini irice açtı ve görev almanın bilinciyle âdeta göğsünü kabartarak dersliğe koştu. Peşinden ilerlerken onu izliyordum, odanın içinde yalnızca Akgün ve ablası Çehrenaz vardı. Kızcağız beni görünce hemen ayağa kalktı, çekingen bir gülümsemeyle başını eğip, "Hoş geldiniz öğretmenim," dedi. Gülümseyip gözlerimi kırpıştırarak karşılık verdim ona. Bu sırada Akgün, oturduğu minderin yanına gitti, eski püskü sırt çantasından defterini çıkarıp bana uzattı. Defterin sayfalarını açıp eğik yazılarla dolu sayfaları tek tek geçtim. Kullandığı son sayfada küçük harflerle yazılmış, "Dal, bal, bardak," kelimelerini gördüm. Yazısı henüz çok iyi olmasa da heceleri özenle yazmaya çalıştığı belli oluyordu.315
"Harika!" dedim defteri ona geri verirken. "Sen bu işi kavramışsın! Bundan sonra hiçbir şey zor gelmez. Bugün sana birkaç cümle okutayım bakalım."
Elini bir asker gibi alnına koyup, "Emredersiniz öğretmenim!" dedi. Bir gün ders çıkışı Yusuf Agâh'ı üniformasıyla görmüştü, eşimin asker olduğunu öğrendiğinde ona büyük bir hayranlık beslemişti. Galiba zihninde beni de askerlikle bağdaştırdığından bazen komutanıymışım gibi davranıyordu. Gülümsemeden edemedim.
Arkamdan gelen ayak seslerini işitince başımı çevirip Sadık'ın içeri girdiğini gördüm. Elinde bir çay bardağıyla bana doğru geliyordu. "Hoş geldin Mihra," dedi dostane bir tavırla. Akgün'ün defterini tekrar ona verip tamamen Sadık'a döndüm ve bana uzattığı çayı teşekkür ederek aldım. Parmaklarım sıcacık fincana değdiği an derimin üzerini kaplayan buzlar eriyormuş gibi hissettim.
"Sınıf sobası biraz cılız yanıyor gibi bugün." Çehrenaz ve Akgün'e döndü. "Üşümüyorsunuz değil mi çocuklar?"
Akgün cevap vermeden Çehrenaz'a baktı. Çehrenaz'sa başını olumsuz anlamda salladı. "Hayır, hocam. Üşürsek hırkalarımızı giyiniriz."
"İyi bakalım," dedi Sadık, ardından sobaya ilerleyip kancasıyla demir kapağını açtı. İçine kalın kütüklerden birini attığında sobanın alevinden birkaç kıvılcım odanın tavanına doğru yükselip hızla söndü. O sırada dairenin kapısı yeniden tıklatıldı. Akgün tekrar yerinden fırlayıp kapıyı açtığından içeriye üç öğrenci daha girdi. Yarım saat içinde öğrenci sayısı sekizi buldu, karlı bir kış gününe rağmen sayımız oldukça iyiydi. Salonun o küçük, ruhsuz atmosferi çocuklar içeri girdikçe hayatla doldu.
Gelen öğrenciler yerlerine yerleşip dersi dinlemeye hazır hale geldiklerinde beyaz tebeşiri elime alıp tahtaya büyük harflerle, "Gelecek," yazdım. Kendimden, kardeşlerimden yola çıkarak geleceğe ne kadar umutsuz baktığımızın, hayal kurmaktan uzak olduğumuzun bilincindeydim. Ancak hayallerimiz kadar vardık ve öğrencilerime bunu hatırlatmak istiyordum.316
Arkamı döndüğümde hepsinin dikkatle beni izlediğini gördüm.
"Bugün... Derse geçmeden önce biraz düşünmenizi istiyorum çocuklar," deyip tebessüm ettim. "Geleceğinizi düşünmenizi istiyorum. Büyüdüğünüz zamanı düşünün, kendinizi nerede görmek istiyorsunuz? Nasıl hayalleriniz var? Güzel, umut verici şeylere yoğunlaşın lütfen. Hayal dünyamız sınırsız, orada istediğimiz yerde, istediğimiz kişiyle olabiliriz. Dünyaca ünlü bir futbolcu olabilirsin..."
Ben daha söyleyeceklerimi tamamlamadan, "Arda Güler'le aynı takımda olabilir miyim?" dedi on yaşındaki Erman.
Nefesimi serbest bırakarak güldüm. "Elbette."
Aldığı cevapla Erman'ın gözlerinde güzel bir umudun yansımaları göründü. Hepsi hevesle düşündüler, dakikalar sonra ellerini kaldırıp konuşmaya başladıkça savaşın karanlığı sınıftan bir süreliğine kapı dışarı edildi. Tıpkı Kibritçi Kız masalındaki gibi hayalleri çocukların kalbini, sınıfın içini sıcacık etti. Onlara güzel bir motivasyon kaynağı olduğunu düşünerek dersin şimdiden amacına ulaştığını hissettim.
Dersim bittiğinde içimde çocukların yüzünde ufaktan da olsa mutluluk kırıntıları serpiştirmenin sevinciyle doluydum. Savaşın ortasında, sıradan bir apartmanın rasgele bir dairesinde eğitim görmeye çalışan çocuklara başka nasıl teselli olabilirdim, bilmiyordum. Elimden geldiğince destek olmaya çalışıyordum. Keşke tüm çocukları savaşın dışında, her daim güvenli bir alanda tutma yeteneğim olsaydı diye düşünmeden edemiyordum.
Eve döndüğümde, içimdeki sıkıntının geçeceğini sanıyordum fakat geçmek yerine artarak büyümüştü. Dün gece uyuduğum huzurlu uykunun bedelini bugünkü iç sıkıntılarımla misli misline ödemiştim. Telsizle yeniden Yusuf Agâh'a ulaşmak istemiş, yine başarısız olmuştum. İçimdeki karanlık hislerle, Sehra'ya anlattığım masalın sonunda onunla uykuya daldım.
Evin arka sokağındaki camiden duyulan ezan sesiyle gözlerimi açtığımda odanın içerisi henüz zifiri karanlıktı. Sobanın alevinden yansıyan gölgeler duvarla vals ediyor, odunlardan yayılan çıtırtılar sessizliği melodik bir biçimde gölgeliyordu. Sabah namazını kılmak için uykumdan sıyrılıp hafiften doğruldum. O sırada duyduğum sesin yalnızca yanan odunların çıtırtısı olmadığını fark ederek irkildim ve korkuyla başımı çevirdim. Kız kardeşim Gülnar uyanmıştı, ikili koltuğun pencereye bakan tarafında dizlerini kendine çekmiş, yüzünü dizkapaklarına gömmüş bir şekilde oturuyordu. Omuzlarının sarsılmasından ve sessiz hıçkırıklarından ağladığını anladım. İki elimle gözlerimi ovuşturdum. Annem ve Sehra yanımda uyuyorlardı, Sehra başını annemin omzuna yaslamıştı ve derin bir uykuda görünüyorlardı. Yorganı üzerimden alıp yavaşça ayağa kalktım, hayalet adımlarla odanın içinde Gülnar'a yaklaştım ve elimi omzuna koyup, "Gülnar," diye fısıldadığımda kimseyi beklemediğinden irkildi. Korkuyla yüzünü dizlerinden ayırıp yaşlarla dolu kıpkırmızı gözlerini gözlerime iliştirdi. Dudakları seğirdi, ne yapacağını bilemedi. Elinin tersiyle akan burnunu, gözyaşlarını sildikten sonra apar topar bakışlarını kaçırdı. "Gülnar," dedim yeniden. "Neyin var? Neden ağlıyorsun?"
Burnunu çekti, hâlâ kontrolsüzce yaşların aktığı gözleri dizlerine odaklıydı. Önceden güzel suratı gülmekten kapanmayan, en trajik olayda bile kendisine gülünecek olaylar çıkarabilen kız kardeşim haftalardır ruh gibi geziyordu ortalıkta. Değil gülmek, dudaklarının gülmek istercesine hareketlendiğini bile görmemiştim. Konuşmuyor, doğru düzgün yiyip içmiyordu. Bir deri bir kemik kalmıştı âdeta.
Sırtını sıvazladım. Onu böyle gördükçe içim acıyordu. Ailem darmaduman olmuştu, kimin elini tutabileceğimi artık bilemiyordum. Kendimi çoktan unutmuştum. "Gülnar... Derdini söylemeyen derman bulamazmış, bilmiyor musun?"
Burnunu çekti. Dudaklarından bir hıçkırık daha yükseldikten sonra, "Dert mi?" dedi sessizce. "Abla... Bizim derdimiz mi var sence? Dert, bu yaşadıklarımızı anlatmaya hafif kalmaz mı? Dertler... Belki. Abimin gidişi, Elif ablanın ölümü, Ayşe'nin bacaklarını kaybedişi ve hâlâ hastanede oluşu, Yasir'den hiçbir haber alamayışımız, belirsiz geleceğimiz... Abla. Neyi anlatayım ki ben daha? İçim çok acıyor. Ya ben ağlıyorum, etkisinden çıkamıyorum diye sonu mutsuz biten filmleri, dizileri bile izlemezdim. Abla, biz aylardır neler yaşıyoruz?"
O böyle konuştukça boğazımda yer edinen düğüm büyüdü. Yalnız kaldığım her an ağlamıyormuşum gibi kardeşimin yanında güçlü durmak ne zordu... Kendimi sıktım, gözlerimden tek damla yaş akmaması için zorladım. Yutkundum, titreyen dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım. "Kötü şeyler yaşadık..." diye onayladım onu. "Zor günler geçirdik... Geçiriyoruz da... Ama... Güçlü kalmamız lazım Gülnar. Ailesinden hiç haber alamayanlar, çok daha kötüsünü yaşayanlar var. Umudu tamamen yok olanlar. Ama baksana, biz hâlâ birlikteyiz. Yasir'in geri döneceğine inanıyorum, Ayşe'nin iyileşme umudu var, abimden mektup geldi. Ne çok umudumuz var, baksana."
Bu söylediklerimin onu yatıştıracağını düşünüyordum fakat düşündüğümün aksine Gülnar daha fazla ağlamaya başladı, öyle ki sesini kontrol edemeyip annemleri uyandıracağı düşüncesiyle ağzını eliyle kapattı. "Canım..." dedim bu defa tekrar. "Ağlama. Yapma bunu Gülnar."
"Hâlâ umut diyorsun abla. Ne umudu?" derken art arda hıçkırdı. "Ben... Hepinizin umutlarıyla da oynadım. Nefret ediyorum kendimden, çok büyük vicdan azabı çekiyorum."
Söyledikleriyle afalladım. Kaşlarımı çattım. "Neyin vicdan azabını çekiyorsun? Sen hiçbir şey yapmadın. Olanlarda hiçbir suçun yok."
Gülnar, sesli bir şekilde yutkundu. Gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarını diliyle temizledikten sonra başını olumsuz anlamda salladı. "Abimden..." dedi önce sessizce. Yanaklarından iki iri damla yaş daha süzüldü. Gözlerini sıkı sıkıya yumdu. "Abimden mektup falan gelmedi."
İçinde sır olarak sakladığı bir günahı paylaşmanın verdiği rahatlamayla serbest bıraktı nefesini, daha şiddetli ağlamaya başladı. Donup kaldım o an, ne söyleyeceğimi bilemedim. Gülnar'ın ansızın benimle paylaştığı o itiraf beynimde defalarca kez yankılandı. Dudaklarımı araladım fakat tek kelime edemeden kapandılar. Yutkunmayı denedim ama nafileydi. "Ne?" diyebildim yalnızca, sesimi kendim dahi zor duymuştum.
"Herkes çok üzgündü, her şey üst üste geliyordu..." Konuşurken kekeliyor, ağlamaya devam ediyordu. Bu yüzden kelimeler ağzından güçlükle çıkıyordu. "İyi gelmeyi istedim, bir şeylerin iyi gittiğine inanın istedim. Ben yazdım o mektubu. Özür dilerim."
Daha şiddetli ağlamaya başladı. Bu defa benim de gözlerimden yaşlar akıyordu. Kalbimde ufak kırıntılarla beslediğim umut dolu bekleyiş, bir anda şiddetli bir toz bulutuyla yok oldu. Ellerim titredi, büyük bir yalanın arkasına sığındığımız gerçeği sarsıcı bir etki bıraktı üzerimde. Gülnar sessizce ağlamaya devam ediyor, durmadan, "Özür dilerim," diyordu. Ona kızamıyordum da. Ne yapacağımı bilemiyordum. Tüm hislerim birbirine karışmıştı.
Umut, insanın ellerinden böyle bir anda kaçıp gidebilen bir şey miydi? Kalbime keskin bir hançer saplanmıştı sanki. Sabahtan beri hissettiğim o ağır hava yoğunlaştı, nefes alamayacak raddeye geldim birden.
Tüm hissettiklerimin yansıması gibi güçlü bir patlama sesi duyuldu dışarıdan fakat ben sarsılmadım bile. Hâlâ Gülnar'ın itirafının etkisindeydim. Ancak ikinci bir patlama sesiyle evin yıkılırcasına sarsılması zihnimi toparlamamı sağladı. Ürpererek kendime geldim. Sehra'yla birlikte uyuyan annem, "O ses neydi?" diye bağırınca alelacele ona döndüm. Ayağa kalktığımda tekrar kuvvetli bir patlama sesi işiterek sarsıldım, neredeyse dizlerimin üzerine düşecektim.
Bu sesi tanıyordum.
Bu sesi iyi tanıyordum.
Elini kalbine koyarak uykusundan ağlayarak uyanan Sehra'ya sıkıca sarıldı annem. Ardından, "Sığınağa!" diye uyardı bizi. "Çabuk, sığınağa!"
Tek uyarıyla toparlandık, bombalar öyle şiddetli etki oluşturuyordu ki evin zemini deprem oluyormuş gibi titriyordu. Televizyon ünitesinde duran iki biblo yere düşerek kırıldı, umursamadan hep birlikte evden çıktık, sığınağın soğuk ve karanlık alanına girdik ve olası bir bombanın evin üzerine düşüp bize zarar vermemesi için dua ettik. Babam için, Ayşe için, Yusuf Agâh için, Yasir için.
Yusuf Agâh yeniden zihnimde belirdiğinde telaş, yüreğimi kasıp kavurdu.
Ve ben karanlık bir geceyi, ondan daha karanlık bir güne uğurladım.
Gözüme uyku girmeden sabah ettim. Bu defa bombardımanlar durmak bilmedi, sabah olduğunda dahi silah sesleri Balamir'in sokaklarında yankılanıyordu ve eve girmeye cesaretimiz yoktu. Hastaneyi düşünüyordum, Ayşe'yi düşünüyordum, babamı düşünüyordum, abimi düşünüyordum, Yasir'i düşünüyordum, kalbimi düşünüyordum; Yusuf Agâh'ı. Nasıl uyuyabilirdim? Hiçbirinden haberim yoktu, gece boyu belli aralıklarla telsizi kullanarak Yusuf Agâh'a ulaşmaya çalıştım ancak her defasında başarısız oldum. İçimde deli dehşet bir yangın vardı, korkuyorum fakat bu korku kendim için değildi. Dışarıdaki bomba seslerinden bağımsızdı, yüreğimi boğan illet bir sıkıntı vardı. İçimde bir yerlerde sığındığım umut parçalarından biri, Gülnar'ın itirafıyla yerle yeksan olmuştu. Abim gitti gideli ondan haber alamamıştık ve artık yaşayıp yaşamadığı belirsizdi. Belki de canımı sıkan yalnızca buydu, her şeyin güzel olacağı düşüncesi zihnimin kurak topraklarını terk etmişti.
Gülnar da gözlerimin içine bakamıyordu. Günlerdir hiçbirimizle konuşmamasının, tüm bu karamsar ruh halinin esas nedeni bizden sakladığı yalanların altında ezilmesiymiş meğerse. Neye şaşıracağımı, neye üzüleceğimi bilemediğim bir haldeydim.
Silah ve çatışma sesleri kesildikten bir süre sonra annem, "Yukarı çıkalım," dedi. "Hasta olacaksınız burada." Kucağındaki Sehra'ya bakıp avcunu alnına bastırdı. "Sehra'm," diye mırıldandı ve alnını öptü. Bana baktı. "Ateşi çıkmış."
Doğru düzgün yemek yiyemeyip gerekli vitaminleri alamadığından sık sık hasta oluyordu artık. Bu kadar korku, etrafında sürekli mutsuz insanların olması, fazlaca hüzün, güler yüzden uzak bir hayat çocukların bağışıklığını en az alamadıkları vitaminler kadar etkiliyordu bence.
Annemi sessizce onaylayıp ayağa kalktık ve sığınağın karanlığından dışarı çıktık. Vakit öğleye yanaşmış olmalıydı, içerideki karanlığa gözlerim öyle alışmıştı ki dışarı çıktığımda o kasvetli hava dahi gözümü kamaştırdı. Temiz hava diye bir şey yoktu artık Balamir'de, gece boyu atılan bombalar nedeniyle göğe gri dumanlar yükseliyordu, solunan her nefeste insanı öksürtecek kadar toz duman doluyordu boğazıma. Ambulans sirenlerinin sesleri, çığlıklar, korku dolu ağlayışlar kulakları dolduruyor, yardım nidaları hemen her yerden yükseliyordu. Çok yakındı, bulunduğumuz konumda yıkılan bir bina göremiyordum ancak yükselen yangın dumanlarını görebiliyor, acı dolu sesleri sanki kulağımın dibinde işitiyordum.
Olumsuz düşünceleri zihnimde bastıramıyordum, ihtimallerin moralimi düşürmesine izin veriyor, halsizleşiyordum. Midemin bulanmaya başladığını hissederek elimi yanağıma koydum, ateşim çıkıyordu sanki. Sehra gibi üşütmüş olabileceğime yordum. Zihnimdeki, yüreğimi bir mengene gibi sıkan düşünceleri defetmeye çalışarak annemin peşinden ilerledim.
Salona girdiğimizde annem önce Sehra'yı üçlü koltuğa yatırdı. Ben de yere düşen çerçeveyi elime aldım, aile fotoğrafımızın olduğu çerçeveydi ve camı tam abimin olduğu kısımdan çatlamıştı. Üzerinde çatlamış camın emaresi bulunan fotoğrafı incelerken Gülnar'ın itirafları yeniden yankılandı aklımda. İçim tekrar karanlığa bürünürken gözlerimi kapatıp açarak başımı salladım, yalnızca bir denk gelişti. Abim iyiydi. Daha Balamir'deki kimseyle doğru düzgün görüşemiyorduk, Batı Harezm'deki birinden haber alamamak çok normaldi. Olumlu düşünmeliydim.
Midemdeki bulantı şiddetini artırıp safra sıvısı boğazıma kadar yükseldiğinde kusmamak için elimi ağzıma kapattım ve çerçeveyi alelacele yerine bırakıp koşarak banyoya gittim. Annem arkamdan, "Mihra," diye seslense de durmadım ve banyonun kapısını kapatıp ellerimle lavabodan destek alarak öğürmeye başladım. Akşamdan bu yana doğru düzgün bir şey yemediğimden boğazımdan yalnızca genzimi yakan, acı bir sıvı çıktı. Birkaç kere öksürüp devamının gelmesini bekledim ama olmadı.
Çok geçmeden banyonun kapısı annem tarafından açıldı, gözlerimi kaldırıp yüzüne baktım. Endişeli bakışlarla beni incelerken, "Kızım, neyin var?" diye sordu. Bakışları lavaboya indi. "Kustun mu?"
Yeniden önüme dönüp başımı salladım. "Galiba ben de üşüttüm."
"Çok soğuktu sığınak," dedi annem. İlerleyip kovanın içindeki maşrapayı suyla doldurdu, yeniden yanıma geldi. Avcuna su doldurup soğuk suyu yavaş yavaş yüzüme çarptı. İrkildim ama iyi geldi. "Ağzını çalkala istersen."
Söylediğini yaptım. "Daha iyiyim anne," diye açıkladım. "Biraz uzansam geçecek gibi. Gece boyu uyumadık."
Saçlarımı okşadı. "Geçer elbet. Sobayı yaktım, salon şimdi sıcacık olur. Gel."
Koluma girdi, birlikte salona geçtik. Sehra'nın yanına kıvrılıp uzandım, annem battaniye getirip üzerimize örttü. Salon yavaştan ısınmaya başlamış, gözkapaklarım kendini taşıyamaz hale gelmişti. İçimdeki huzursuzluk beni uykuya karşı direnmeye zorlasa da yorgunluğa yenik düştüm. Ne ara uyuyakaldığımı bilmiyordum ancak uyanışım, dış kapının yumruklanmasıyla gerçekleşti. Sıçrayarak uykumdan uyandığımda gözlerimi kırpıştırarak anneme baktım, ayağa kalkmıştı. Ansızın, "Yusuf Agâh mı geldi?" diye sordum. Rüyamda onu gördüğümü hayal meyal hatırlıyordum.
Annem omuzlarını kaldırıp indirerek, "Bilmiyorum," dedi. Kapıya ilerlerken hafifçe iç çekip, "Hayırdır inşallah," diye ekledi.
Yusuf Agâh'ın geldiğini düşünerek toparlandım, ellerimle saçlarımı düzelttim ve oturur vaziyette bekledim. Başım döndüğünden ayağa kalkamadım. Dışarıdan Ahmet'in sesini işitir gibi olunca avuçlarımla koltuktan destek alıp ayaklandım, hızlı adımlarla salondan çıktım ve heyecanla dış kapıya baktım.
Gelen Ahmet'ti. Uzun boyu sayesinde annemin önünde görebiliyordum onu. Yalnız görünüyordu, Yusuf Agâh'ın yanında olmaması içimdeki endişeyi biraz daha alevlendirdi. Sorgularcasına, "Ahmet?" dediğimde kafasını kaldırıp bana baktı. Çoğu zaman enerji saçan, güleç bakan gözleri kıpkırmızıydı, göz altları şişmişti, ağlamış gibi bir hali vardı. Onu böyle görünce yüreğimdeki sıkıntı büyüdü, elimi istemsizce kalbime götürdüm. Yutkunmaya çalıştım, boğazımdaki bariyerler engel oldu. Kuruyan dudaklarımı araladım. "Bir şey mi oldu?" diye sordum korkuyla. "Yusuf Agâh... Nerede? Ulaşamıyorum ona."
Ahmet bakışlarını kaçırınca anneme baktım. Gözleri dolmuştu, kirpiklerine iki damla asılmış, akmamak için mücadele ediyordu. "Anne..." dedim daha zoraki bir sesle. "Ne oldu?"
Annem, destek olmak istercesine kolumdan tuttu. "Sakin ol kızım," dedi içli bir ifadeyle ancak bu cümle beni sakinleştirmek yerine daha çok gerdi. Kolumu geri çektim.
"Anne, ne oldu?" dedim daha yüksek sesle. Ahmet'e baktığımda gözlerinden yaşlar süzüldüğünü fark ettim. O iki damla yaş, benzin olup aleve verdi yüreğimi. "Ahmet..." dedim ağlamaya hazır bir şekilde. "Yusuf Agâh nerede?"
Yine sessiz kaldığında dayanamadım ve kendisine gelmesi için onu iki elimle ittirdim. "Ahmet, sana diyorum! Yusuf Agâh nerede? Neden ağlıyorsun? Niye ağlıyorsunuz? Yaralandı mı? Ne oldu?" Daha yüksek sesle sordum. "Ne oldu?"
"Ne oluyor?"
Gülnar uykulu sesiyle arkamdan gelip bunu sorduğunda hiçbirimiz cevap vermedik. Ahmet'e pürdikkat bakmayı sürdürüyordum. Dudakları seğirdi. Yüzüme bakamıyor, sessizce ağlıyordu. "Çarşamba akşamı..." dedi en sonunda. Kelimeler ağzından zorla dökülüyordu. "Görevdeydik. Pusuya düşürülen bir time destek olmaya gittik."
Tüm kaslarım gerildi, ağzından çıkan her kelime üzerime ağır bir yük gibi biniyordu."Yusuf Agâh nerede, Ahmet?"
Sesi titredi. "Çok ağır bir çatışma yaşandı. Teröristler sayıca çok fazlalardı." O konuştukça kelimeler zihnimde dönmeye başladı. Sesi titriyor, zor konuşuyordu. Söylediklerinin devamını tamamlayacağım her ihtimal, midemdeki bulantı hissini daha da artırıyordu.
"Yusuf Agâh nerede?" dedim cılız bir sesle. "Telsizle ulaşmaya çalıştım, defalarca. Yusuf nerede Ahmet? Beni ona götür."
Ahmet dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı, dişlerini öyle sıkıyordu ki çene kemikleri belirginleşmişti. Gözlerini yumdu. "Çatışma sırasında, Yusuf Agâh'ın olduğu bölgeye füze atıldı."
Duyduklarım karşısında kanım çekildi. Gözyaşları gözbebeklerimi işgal ederken başımı krize girmiş bir hasta kadar şiddetle iki yana sallamaya başladım. "Hayır," dedim art arda. "Hayır, hayır." Devamını duymak istemiyordum. Hayır, duyduklarım gerçek olamazdı. Hayır, Yusuf Agâh birazdan telsizle bana ulaşacaktı. İyiydi. Nefes alıp verişlerim sıklaştı ancak bir keresinde bile ciğerlerime ulaşamadı.
Ahmet konuşmaya devam etti. "Mihra," dedi mahcup bir sesle. "Çok aradık. Her yeri aradık ama... Beresinden başka hiçbir ize rastlayamadık."
Sık nefes alıp verişlerim şiddetlenince duyduklarıma daha fazla dayanamayarak, "Ne diyorsun sen ya?" dedim öfkeyle. "Ahmet, sen ne diyorsun? Yusuf Agâh nerede? Kocam nerede?"
"Çok çabaladık Mihra," dedi o da ağlayarak. "Bulmak için çok çabaladık. Çabalayacağız da."
Ardından tüm söyledikleri zihnimde boş sözcükler olarak yankılandı. Günlerdir içime dolup ruhumu boğmaya çalışan kasvet şimdi her yerdeydi, öyle bir çığlık attım ki ciğerlerimin tahriş olduğunu hissettim. Yüreğime keskin bir hançer saplandı sanki, bacaklarım bedenimi taşıyamadı ve dizlerimin üzerine düştüm. Annemin beni tutmaya çalıştığını, Ahmet'in çaresizlik içinde yere çöktüğünü, komşuların geldiğini fark ediyordum ama hiçbirine aldıracak gücüm yoktu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Ne gözüm etrafımdaki insanları gördü ne de kulaklarım teselli çabalarını duydu. Kalbim, bedenim, ruhum... Her şeyim yalnızca Yusuf Agâh'ı istiyordu.
Ama o, burada değildi.
Yusuf Agâh, kocam, nefesim, kalbim, dayanağım... Yanımda yoktu.
Ve ben, hayatımın en karanlık anını yaşıyordum.