Merhabalar.
Öncelikle söylemek isterim ki, ben bu kitabı son bölümlerde savaş kitabına çevirmedim. Kurgu en başından beri savaş kitabıydı ama ben size savaşın içinde bir ülkenin insanların yaşamını giriş gelişme sonuç olarak gösterdim. Bilal 12. Bölümde Batı Harezm'e, cepheye gitti mesela. 30. Bölümde esir düştü hiç haber alınamadı. Mihra'nın üniversitesi 20li bölümlerde bombalandı. Bu gibi bir çok olay okuduk.
Her neyse, kitabın işleyişi bu şekilde. Hep öyleydi.
Devam edip etmemek kendi tercihiniz. Bugüne kadar benimle olduğunuz için çok teşekkür ederim. Olmaya devam edenlere de hâlâ bizimle olduğunuz için kocaman teşekkürler.
Ah, unutmadan söyleyeyim, kitapta Ahmet ve Asude sahneleri revize edildi yani Asude pansuman yaparken Ahmet'in hislerini reddetmişti buradaki versiyonda. Kitapta reddetmiyor ve kabulleniyor, işleyişte araları iyi bu yüzden şimdiki bölümlerde. O bölümü wattpad'de de güncelleyeceğim. Böyle daha içime sindi.
Bu arada kalan bölümleri seri bir şekilde paylaşacağım merak etmeyin.
Sizi çok seviyorum.
Sevgilerimle,
Şule.
Bölüm Kırk Bir 🕊️ Yaşarken Ölünür Mü?
Günler geçiyor ve zaman ilaç değil, zehir oluyordu bana. Yusuf Agâh'ın yokluğu yüreğimi de beraberinde alıp götürmüştü, ruhumun oluk oluk kanadığını hissediyordum. Ayakta duracak halim yoktu, günlerdir tek yaptığım koltuğun üzerinde ölüden farksız bir şekilde uzanmaktı. Gözlerim rutubetli tavanda oluşan çatlaklarda geziniyor, zihnimde o haberi aldığım çıldırtıcı an, Yusuf Agâh'la güzel hatıralarımız beni delirtmek istercesine aralıksız oynuyordu. Ne annemin sobaya attığı odunların çıtırtısını duyuyor ne de Sehra'nın bana anlatmak istediği şeylere kulak asabiliyordum. Nefes alıyordum, gözlerimi açabiliyordum ama yaşayabiliyor muydum? Yalnızca nefes alıp vermek yaşamaksa, yaşıyordum, evet. Ancak ne nabzım benim için atıyor ne de bedenim yaşamayı arzuluyordu. Gücüm kalmamıştı. Yusuf Agâh'ın yokluğuna uyandığım her sabah, yeniden ölüyordum.
Dış kapının tıklatıldığını işittiğimde, hâlâ içimde bir yerlerde Yusuf Agâh'tan iyi haberler geleceğine dair yeşermeye çalışan umutla gözlerimi salon kapısına çevirdim. Çok geçmeden Gülnar'la Asude belirdi. Haberi aldığımız günden beri Asude her gün yanıma gelmiş, toparlanmam için çabalamıştı.
Tıbbi araç gereçlerin bulunduğu çantasını uzandığım koltuğun yanına bıraktığında onu izlemeyi bıraktım ve bakışlarımı yeniden tavana iliştirdim. "Merhaba Mihra," dedi her zamanki tatlı ses tonuyla. "Bugün nasılsın?"
Beni hiç tanımayan biri dahi iyi olmadığımı anlayabilirdi. Yersiz bir soruydu bu, Asude de biliyordu ancak yine de konuşturmak için sormuştu işte. Cevap verecek durumda değildim, Yusuf Agâh'la birlikte harfler, kelimeler, cümleler de terk etmişti beni. Onunla konuşamayacağım her söz, bir yüktü dudaklarıma. Onu düşünemediğim her an ihanetti yüreğime. Neredeydi şimdi, ne haldeydi? Yaşıyor muydu? Kalbi bir yerlerde atıyor muydu benim için hâlâ? Canı yanıyor muydu? Ne kadar yanıyordu?
Gözlerim sızladı, aklımda kötü senaryolar canlanıyordu. O benim gördüğüm en heybetli adamdı, nasıl esir düşmüştü? Ne haldeydi şimdi? Sesini duyan, halinden anlayan var mıydı?
İhtimaller aklımda yer ettikçe parça parça oluyordum. Allah'ım, diyordum sessizce. Yalvarırım, kurtar onu oradan. Sağ salim ulaştır yanıma. Acı çekmesin daha fazla, bir çıkış yolu aç, kuyuya düşen Yusuf 'a yaptığın gibi bir el uzat ona. Dönsün bana. Yardım et.
Koltuğun hafiften alçalmasıyla Asude'nin yanıma oturduğunu anladım. Bakışları suratımdayken, "Kolunu uzatabilir misin?" dedi ilgiyle. "Serum takalım."
Boş bakışlarla tavanı seyretmeyi sürdürüyordum. Asude'nin iç çektiğini duydum. "Hadi Mihra. Serum seni biraz rahatlatacak, vücudun çok yorgun. Böyle yaparsan iyileşmen daha uzun sürer."
Gözyaşlarım gözlerimden firar ederken başımı çevirdim. Asude'nin ilgili bakışlarıyla buluştu bakışlarım. "İyileşmek istemiyorum," dedim bitap sesimle. "Onsuz nasıl iyileşirim? Yusuf Agâh nerede, ne halde bilmezken nasıl... Yaşarım?"
"Acıları kıyaslamaktan hiç hoşlanmam, doğru da gelmez ama..." dedikten sonra yutkundu Asude. "Ailem gözlerimin önünde öldürüldüğünde bir daha yaşayamayacağımı düşündüm. Üstelik henüz ölümlerinin acısını atlatamadan hayat, kâbus dolu günler..." Gözlerini kapattı. "Acı dolu deneyimler sundu bana. İyileşmek... İmkânsız geliyordu. Ne amacım kalmıştı ne de hedefim. Ailem ölmüştü, bense yaşayan bir ölüden farksızdım. Nasıl iyileşebilirdim ki?" Dostane tavrıyla elini elimin üzerine koydu. "Ama bak, şimdi buradayım. O zamanlar biri bana buradan kurtulacaksın, doktor olarak devam edeceksin deseydi hayatta inanmazdım. Biz insanız, Mihra. İyileşmek doğamızda var. Hepimiz kötü şeyler yaşıyoruz ama bu kötülüklerin bizi bitirmesine izin vermemeliyiz. Yusuf Agâh'ın sana nasıl âşık olduğunu gözlerimle gördüm. Söylesene, ister miydi o şimdi bu halde olmanı?"
İstemezdi, biliyordum fakat gönül ferman dinler miydi? Onunla birlikte kendimi de kaybetmiştim ben, ruhum da esir alınmıştı. Üstesinden gelebileceğim bir durum değildi bu. Abimin göreve gitmesiyle baş ettim, Yasir'in evden kaçışıyla baş ettim, Elif 'in ölümüyle baş ettim, Ayşe'nin durumuyla baş ettim fakat bu... Bardağı taşıran son damla oldu. Yüreğim, bir şeyle daha baş edemezdi artık. Gücüm tükenmişti.
"Birlikte uyuduğumuz son gece..." diyerek konuşmaya başlamak istedim ama hıçkırıklarım konuşmamı böldü; gözyaşlarım, seğiren dudaklarımın arasında sızdı. "Uyanmıştı birden. Çok huyu değildir geceleri uyanmak, hissetmiş gibi kalktım ben de. Balkondaydı, dertli dertli sigara içiyordu. Huzursuzdu, belli etmemeye çalışıyordu ama anladım." Boğazım yanıyordu. Burnumu çektim. "Hissetmişti olacakları, öyle düşünceliydi ki... Sarıldım ama ilk kez sarılmamın ona yetersiz geldiğini hissettim. Öptüm, yine de söndüremedim yüreğindeki ateşi. Kafayı yiyecek gibi oluyorum." Gözyaşlarım art arda süzülürken başımı olumsuz anlamda salladım. "Şimdi nerede, ne haldedir diye düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum. Yusuf Agâh heybetlidir, Asude. Güçlüdür." Elimin tersiyle burnumu sildim. "Normal şartlarda boyun eğmez. Esir düştüğüne göre ağır yaralanmış olmalı." Sızım sızım sızlayan yüreğimi tuttum ama ne çare, bastıramıyordum acısını. "Şimdi söyle, o ne halde bilmezken, ben nasıl iyi olayım? Bunu ihanet sayarım."
Asude'in yeşil hareleri buğulandı. Yutkunduğunda onun da ağlamamak için kendini tuttuğunu anladım. "Sen onun emaneti değil misin aynı zamanda? Geri döndüğünde eskisinden iyi bulmak istediği değil misin? Esas böyle kendini bitirirsen ihanet etmiş olmaz mısın?"
Sessiz kaldım. Biliyordum, o da istemezdi böyle olmasını. Ama yediremiyordum işte, yapamıyordum. Günlerdir yalnızca serumla besleniyordum. Açlıktan baş dönmelerim, mide bulantılarıma eşlik eden şiddetli baş ağrılarım olmasa onu da istemezdim.
Elimi hafifçe sıktı. "Yapma Mihra, kötüyü çağırma. Kötüye alıştırma kendini. Ahmetler, Yusuf Agâh'ı bulmak için canla başla mücadele ediyorlar. Bırakmazlar onu orada. Senin inancın tükenirse başkaları ne yapsın?"
Sessiz kaldım, verecek bir cevabım yoktu.
"Hadi, uzat kolunu," dedi Asude. "Serumunu takayım. Biraz toparlan. Kendin için değilse de sevdiğin adam için yap bunu. İyi olduğunu hissettir. Kalbi her daim birbiri için atan insanlara gönülden gönüle yol vardır. Arada ne kadar mesafe, imkânsızlıklar olursa olsun o yol hissettirir."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yusuf Agâh'ın mesafe bilekliği verdiği anı hatırladım bir an, aramıza ne kadar mesafe girerse girsin bilekliğe dokunduğumuzda kalp atışlarımızı hissedecektik.
Şimdi, hâlâ kolumda olan bu bileklik çalışmıyor ama senin için çırpınan kalbimi hissediyor musun Yusuf Agâh? Lütfen hisset ve bana dön. En kısa zamanda dön, yalvarırım dön.
Gözümden akan bir damla yaşın arkasından burnumu çekip kolumu Asude'ye uzattım. Yusuf Agâh için yaptım bunu. Hissetmesi için. Ayakta durabilmek için. Sağ salim kavuşabilmemiz için, dua edebilmek için.
Asude koluma bağladığı turnikeyle damarımı belirgin hale getirdikten sonra iğneyi damarıma batırdı, ardından iğneyi geri çekip kateteri içinde bıraktı. Serumu taktıktan sonra sıvı damla damla kanıma karışırken aklımda canlanan tek şey hâlâ Yusuf Agâh'tı. İlacın verdiği ağırlıkla gözlerim yavaş yavaş kapanırken Yusuf Agâh'ın belli belirsiz silueti bir bulutun içinde yok oldu.
Zeytin ağacının bulunduğu toprak yolda usulca ilerliyorum. Bacaklarımda derman yok ama içimde bir arzu yürütüyor beni, sonunda kime kavuşacağımı biliyorum çünkü. Hava günlük güneşlik, tepede parıldayan güneş tatlı tatlı ısıtıyor tenimi. Her şey çok güzel fakat içimde, kalbimin derinlerinde beni huzursuz eden bir şey var. O huzursuzluk hissine takılmak istemiyorum.
Çitin kapısını itip gıcırdatarak açtıktan sonra içeri girdiğimde zeytin ağacının altında, gölgesinde bana sırtını vermiş şekilde dikilen Yusuf Agâh'ı görüyorum. Huzursuz kalbim, onu görmemle varlığını hatırlatırcasına gürültülü bir şekilde atıyor. Kapıyı kapatmadan koşar adımlarla yanına ilerliyorum. "Yusuf Agâh," diye bağırıyorum heyecanla. Dönmesini bekliyorum ama yalnızca omzunun üzerinden hafifçe başını çeviriyor, yüzünün sağ tarafını görüyorum fakat sol yanına koyu bir gölge düşmüş, görünmüyor.
"Yusuf," diyorum yeniden. Yol uzuyor sanki; yüz metrelik yer, binlerce kilometre kadar uzak geliyor şimdi. Kollarım, bedenim ona sarılmak, kokusunu solumak, varlığını hissetmek için can atıyor. Yanına ulaştığımda yeniden adını zikredip kollarımı ona sarılmak için uzatıyorum.
Fakat kollarımı kapattığım an Yusuf Agâh'ın bedeni ansızın yok oluyor. Ellerim kendi karnımda birleştiğinde şaşkınca az önce durduğu yere bakıyorum. "Yusuf," diyorum. Arkamı dönüp etrafıma bakıyorum, onu yeniden görmek istiyorum. Birden fırtına çıkıyor ve güneş gökyüzünü terk edip yerini koyu gri, dumanlı bulutlara bırakıyor. Ağzımdan defalarca kez Yusuf ismi dökülüyor, zeytin ağacının yaprakları kuruyup düşüyor ama Yusuf Agâh bir daha geri gelmiyor.
Sıçrayarak uyandığımda kulaklarım uğulduyor, alnımdan boncuk boncuk terler akıyordu. Hayal âleminden sıyrılıp gerçeklerle yüzleşmeyi başarınca gözüme ilk çarpan detay Asude'nin takmış olduğu serum oldu, torbadaki tüm sıvı bitmişti ve kateterin takılı olduğu kolumda nahoş bir his bırakmıştı. Uykumu almama rağmen dinlenmiş hissetmiyordum, bilakis bedenimin her noktasına iğneler saplanıyordu sanki.
Günlerdir uykusuz kalmamın yanı sıra, uyuduğum ilk anda Yusuf Agâh'ın rüyama girmesini beklemiyordum. Zeytin ağacına gidişim, tepede parıldayan güneş, çitlerin arkasında durduğumda onu ağacın altında beklerken görmenin verdiği haz... O kadar özlemiştim ki tüm bunları... Rüyada da olsa ona sarılamadığım için gücenmiştim. Oysaki bir sarılsak, hissederdi belki. Beynim, ruhum, hislerim, yokluğunun o kadar farkındaydı ki rüyalarım bile bizi kavuşturamıyordu. Başımı eğip ellerime baktığımda ikisinin de tıpkı rüyamdaki gibi karnımda birleştiğini gördüm. Muhtemelen uykumda ona uzanmıştım.
Kalkmaya çalıştığımda sırtımda ve eklemlerimde hissettiğim acıyla sessizce inleyip gözlerimi kıstım. Sırtımı sakince koltuğun kol kısmına yaslayıp kesik kesik nefesler alıp vermeye başladım. Önce bileğimdeki serum kablosunu çıkardım, damarımdan sızan kanı umursamadan polarımın kolunu aşağıya indirdim. Başımı sağıma çevirdiğimde annemi, Sehra ve Gülnar'la yer yatağında uyurken gördüm. Duvardaki camı çatlamış saat sabahın yedisini gösteriyordu. Soba hâlâ gürül gürül yanarak salonu ısıtıyordu. Kimseyi uyandırmamaya özen göstererek sessizce bacaklarımı koltuktan indirdim.
Önce boğazımdaki kuruluğu gidermek adına koltuğun yanında duran sehpadaki bardağa su doldurdum, birkaç yudum içtim. Boğazımın kuruluğunu gidermeye yeten birkaç damla su, kalbimdeki yangına bana mısın demiyordu. Gözlerim buğulanınca nefes almayı denedim ancak aldığım her soluk ciğerimi âdeta deliyordu. Koltuktan destek alarak ayağa kalktım, günlerdir uyuşuk bir halde uzanan bedenim bu hareketimle zorlandı, neredeyse düşecektim ama dik durabildim. Sarsak adımlarla pencereye ilerledim, tülü açıp dışarı baktım. Kar, lapa lapa yağıyordu.
Yüreğimdeki ağırlık, içinde bulunduğum dört duvarı bana dar ediyordu. Yusuf Agâh'ı görmek istiyordum, onu görmek için deliriyordum, görmediğim her gün kalbim kanıyor, ömrüm daha hızlı tükeniyordu. Haftalardır zeytin ağacına gitmemiş olmanın verdiği rahatsızlık daha da üst seviyelerdeydi şu an. Burada olmak istemiyordum. Olmak istediğim yer belliydi.
Tülü bırakıp arkamı döndüm ve salondan dışarıya, kimseyi uyandırmamaya özen göstererek yavaş adımlarla ilerledim. Üzerime kalın yünlü, kırmızı renk bir hırka aldım. Başıma bere taktım. Yıpranmış botlarımı ayaklarıma geçirip kapıyı yavaşça çekip dışarı çıktım. Balkonun bahçeye inen merdiven basamakları karla kaplanmıştı. Dikkatlice indim, bahçeden çıktım. Kışın en soğuk günlerinden biriydi, irili ufaklı kar taneleri saçıma süzülüp orada kendine yuva yapıyordu. Bu senenin ilk kar yağışında Yusuf Agâh yanımdaydı, ilk karda onunla dışarıda dans etmiştim. Yılın ilk kar yağışını kimle izlerseniz aşkınız sonsuza dek sürer, derlerdi. Peki bizim aşkımız ayrı ayrı mı sürecekti sonsuza dek? Buna dayanamazdım. Karamsar ihtimaller beni çıldırtıyordu.
Yürürken etrafımı inceliyordum. Bir zamanlar huşu içinde seyrettiğim yollar, şimdi ruhum gibi paramparça, darmadağınıktı. Binaların bazıları yıkılmış, ilçede iç sarsan enkaz görüntüsü kalmıştı. Renkler gitmişti, soluk bir kasvet dört bir yanı esir almıştı. Umut ışığı yoktu, zaten güneş de yüzünü çoktandır göstermiyordu.
Her zaman hevesle yürüdüğüm bu yolu, biri gelip dokunsa devrilecek halde ilerliyordum. Adımlarım akşamdan kalma bir berduşunki kadar sarsak ve düzensizdi. Bedenim buradaydı ancak ruhumda güç yoktu, oradan oraya sürükleniyordu sadece.
Zeytin ağacının çitlerine ulaştığımda başımı kaldırıp tıpkı rüyamda olduğu gibi Yusuf Agâh'ı görmeyi umdum. Çitin tahta kapısına avcumu yaslayıp içeriye baktım. Şimdi bende yalnızlığı çağrıştıran ağacın etrafı karlarla çevriliydi. Kış gelmesine rağmen dalları kurumamış, tek yaprağını dahi dökmemişti.
"Zeytin ağaçları yaprak dökmez hiç," demişti Yusuf Agâh bana. Tüm bu sözleri söylerken bir gün ansızın hayatımdan çıkıp gideceğini hiç hissettirmemişti. O bende o kadar güzel duygular uyandırıyordu ki onsuzluğu hissetmeyi, düşünmeyi reddetmiştim hep. Titrek bir soluk alıp çitin kapısını hafifçe itekleyip içeri girdim. Bakışlarımı ağaçtan ayırmadan ilerledim kalan yolumu, ben yürüdükçe anılarımız zihnimde duygu şöleni misali canlanmaya başladı. Burada onu ilk kez görüşüm, ağacın gölgesinde oturup piknik yaptığımız tatlı zamanlar, ufak tefek tartışmalarımız, ansızın gelen evlilik teklifi... Hayatımızın çoğu güzel anı burada gerçekleşmişti fakat renkler buradan da hoyratça alınmıştı ve ruhsuz, boş bir araziye dönüşmüştü.
Meğer zeytin ağacını huzurlu bir yuva yapan da Yusuf Agâh'ın varlığıymış, o yokken hiçbir şeymiş burası. Benim gözümde dünya, Yusuf Agâh'mış. Yusuf Agâh'sız dünya, bir hiçmiş. Yusuf Agâh'sız Mihra, Mihra değilmiş.
İçimde taşan duygu yoğunluğuna karşı koyamadan avcumu çatlaklarla dolu kabuğuna yasladım, bir dayanakmış gibi güç almaya çalıştım ağaçtan. "Neredesin Ölüm Savaşçısı?" diye fısıldadım hıçkırıklarım boğazıma dizilirken. Gözlerimden iki damla yaş süzüldü. "Monna Rosa'n seni çok özledi."
Alnımı ağacın gövdesine yasladım ve kimsenin olmadığı bu alanda avazım çıktığı kadar bağırıp hıçkıra hıçkıra ağladım. Varlığını umduğum yerlere gidip yokluğuyla karşılaşınca daha da sarsılıyordum. Ağlayarak daha fazla taşıyamadığım bedenimle yavaşça yere eğildim, omzumu ağaca yasladım, bacaklarımı önüme uzattım, sırtüstü uzandım.
Geçmişimi, şimdiyi, geleceği düşündüm.
Abimi, Yasir'i, Elif 'i, aşkımı, Yusuf Agâh'ı... Yitip giden umutlarımı, gerçekleşmesi imkânsız hayallerimi. Daha önce hiç arzulamadığım ölümü, şimdi delicesine arzuluyordum. Eğer kaderimde bir daha Yusuf Agâh'la karşılaşmak yoksa, ölmek istiyordum. Tam burada, zeytin ağacının altında hayatıma son verilmesini diliyordum çünkü biliyordum ki nerede olursa olsun, hayatta ya da değil, Ölüm Savaşçısı her zaman zeytin ağacına gelirdi. Ruhlarımız bir gün burada buluşurdu.
Karların üzerinde öylece uzanmış, hıçkıra hıçkıra ağlarken gri gökyüzünü izliyordum. Kar taneleri gözlerime, kirpiklerime, kaşlarıma, burnuma, dudaklarıma konuyor, saniyeler içinde eriyip damlalara dönüşüyordu. Ama artık üşümüyordum ya da üşüdüğümü hissetmiyordum.
Göğü izledikçe aklımda Yusuf Agâh'ın hayali beliriyordu, sanki bulutların arasından yüzü görünüyor, hayali bana el uzatıyor, gülümsüyordu.
Dudaklarım bulutlara baktıkça gülümsercesine iki yana kıvrılıyordu.
Gözlerim ağırlaştı.
Dakikalar, belki saatler geçti. Vakit geçtikçe uyuştum.
Gökyüzünden sesine aşina olduğum savaş uçaklarından biri geçti, kıpırdamadım. Arkasından iki tane daha geçti, umursamadım. Uzaklardan yayılan bomba sesleri kulaklarımda çınladı ama korkmadım. Gözlerimi ağacın dalları arasından görünen bulutlardan ayırmadım ve üzerime yağan kar tanelerinin, soğuk havanın beni kendimden geçirmesine müsaade ettim.
"Mihra!"
İsmimin zikredildiğini duyunca gökyüzündeki o görüntü sarsıldı. Kapanmaya yüz tutmuş gözlerimi yavaşça ayırdım baktığım yerden, tarlanın kapısı açılmıştı ve üzerinde asker üniforması olan bir adam koşarak bana yaklaşıyordu.
Başımı kaldırmaya çalıştım. "Yusuf," diye mırıldandım titreyen dudaklarımla sessizce. "Geldin mi?"
Üniformalı adam bana yaklaştığında dizleri üzerine eğildi, büyük elini alnıma yasladı. "Ne işin var burada Mihra? Neden yapıyorsun bunu kendine?"
Gelenin Ahmet olduğunu o an anladım. Kolunu başımın altından geçirip beni kaldırmaya çalıştı. Yarı baygın bakışlarım hâlâ gökyüzündeydi. "Gitmek istemiyorum," dedim kısık bir sesle. "Buraya gelir. Beni bulmak için buraya mutlaka gelir."
"Seni hasta bulmak hiç hoşuna gitmez ama yenge," dedi. "Arkadaşımla aramı bozacaksın. Emanetime böyle mi baktın dedirteceksin. Kalk hadi, lütfen. Gitmemiz lazım."
Başımı olumsuz anlamda salladım. "Gitmek istemiyorum." Sağ gözümden sıcacık bir damla yaş süzüldü, sıcaklığı buz kesmiş yanaklarımı ince bir çizgi halinde ısıttı. "Gitmek istemiyorum." Titreyen dudaklarımı öyle zor açıyordum ki konuşmalarım ağırlaşıyor, dudaklarımdan manasız kelimeler halinde çıkıyordu. Serin rüzgâr iliklerime kadar işliyor, içimdeki sıcaklığı emiyordu. Vücudumun soğuktan uyuşması, acıya karşı hissizliği de beraberinde getirmişti. Gözkapaklarım iyice ağırlaşıyor, zihnim puslu bir sis perdesinin ardına çekiliyordu. Soğuk, bedenimin merkezine doğru yayılıyor, parmak uçlarım, burnum, ayaklarım hissini kaybediyordu. Sanki kendi bedenime ait değildim artık, bir başkasıymış gibi yaşananları dışarıdan izliyordum.
Gözlerim bir kapanıp bir açılırken Ahmet, "Mihra," dedi panikle. "Sakın, sakın uyuma. Gözlerime bak. Yenge... Lütfen pes etme."
Pes etmek istiyordum. Uyumak... Sessiz, yumuşak kar örtüsünün üzerinde Yusuf Agâh'ın hayaline sarılarak gözlerimi kapatmak...
Nefesim zayıflıyor, göğsüm her yükselip alçalışında daha az çaba sarf ediyordu. Titremeler azalıyor, kaslarım hareket etmeye direnir hale geliyordu. Bilincim gidip gelirken beni kucağına alan Ahmet'in sesi uzaklaşıyor, uğultuya dönüşüyordu.
Omuzlarım sarsılıyor ama vücudum tepki vermiyordu. Donmuş eklemlerim, ağırlaşmış gözkapaklarım, solan bilincimle yalnızca tek bir şey fısıldayabildim.
"Yusuf..."
Kendimi bir çığ gibi aşağıya süzülen kar tanelerinin arasına bırakırken tek umudum onun karların arasından çıkıp bana ulaşmasıydı.
Bedenim soğuğa daha fazla dayanamadan gözlerim kapandı ve başım halsizce sol yanıma düştü. Bilincim tamamen kapanmadan evvel tek duyduğum daha yüksek bir şekilde, "Mihra!" diye bağırılmasıydı.
🕊️
Ahmet Akçay, kalabalık hastanede, Mihra'nın bulunduğu hasta odasındaydı. Aslında buraya hasta odası demek biraz fazla olurdu çünkü diğer hasta yataklarını birbirinden ayıran yırtık, eski, beyaz çarşaflardı. Hastane öyle kalabalıktı ki insanlara artık şahsi oda ayarlanamıyordu.
Ahmet, Mihra'nın solgun yüzüne bakarken içindeki öfke ve çaresizlik karışımı bir duygu içinde boğuluyordu. İnce bir battaniyeyle örtülmüş bedenine rağmen Mihra'nın titremesi hâlâ durmamıştı. Dudakları morarmış, solgun teni buz gibi görünüyordu. Doktorun sözleri hâlâ aklında yankılanıyordu: "Hipotermiye bağlı şok yaşıyor. Şansı var ama dikkatli olmalıyız."
Parmağının ucuyla Mihra'nın elinin dış yüzeyine dokundu. Hâlâ soğuktu. Zavallı genç kadın, Yusuf Agâh'ın esir düştüğü günden bugüne âdeta eriyip kalmıştı. Bakışlarındaki ışıltı sönmüştü, ruhsuz bir bedenden hallice dolaşıyordu etrafta. Ahmet'in yüreğindeki ağırlık büyüdükçe büyüyordu, kardeşi bildiği adam haftalardır yoktu ve ondan bir iz bulamıyorlardı. Kendini suçluyordu. Nasıl koruyamamıştı? Patlama olur olmaz onun yanına gitmesi gerekirdi. Rahat hissetmiyordu, içi içini yiyip bitiriyordu. Bıraktığı emanetine bile sahip çıkamıyorsun lan, diyordu kendi kendine. Kızcağızın haline bak!
Kendini suçlayan düşüncelerle boğuşurken derin bir nefes alıp gözlerini kapadı. O sırada hafif bir fısıltı ve çarşafların hışırtısı dikkatini çekince kapattığı gözlerini araladı. "Asude?" dedi, sesini kısık tutmaya çalışarak. Çarşafın arkasından çıkan Asude, elinde bir termal battaniyeyle yanına geldi. Gözleri yorgun bakıyordu.
Ahmet'in Asude'ye olan itirafının ardından doğru düzgün baş başa kalamamış, bu mevzular hakkında hiç konuşamamışlardı. Ancak karşı karşıya geldikleri ilk an ağırlaşan hava, hâlâ o itirafın izlerini taşıyordu.
Asude, bakışlarını Ahmet'ten alelacele kaçırdı ve gözleri Mihra'ya dokundu. "Güçbela buldum," dedi battaniyeyi dikkatle Mihra'nın üzerine örterken. Elinin tersiyle yanağına dokundu. "Hâlâ buz gibi teni, kimbilir dışarıda öylece ne kadar kaldı..."
Ahmet suçluluk psikolojisiyle yeri izlerken, "Yanına ulaştığımda pek kendinde değildi," dedi sessizce. "Biraz daha geç kalsaydım onu... Nasıl bulurdum düşünmek bile istemiyorum."
"Kötü olasılıkları düşünme. Tam vaktinde yetişmişsin," diyerek doğruldu Asude. Düşük omuzlarla Mihra'yı izliyordu hâlâ. "Çok sarsıldı, yaşadığı hiç kolay değil. Aşk, kalbi ele geçiren çok yoğun bir duygu. İnsanın aşkını kaybetmesi, kalbinin yerinden sökülmesiyle eşdeğerdir. Mihra'nın kalbi yerinde değil şu an."
"Aşkını kaybetmenin nasıl bir his olduğunu biliyor musun?" dedi Ahmet sorgulayıcı bakışlarla.
"Hayır ama aşkın insanın yüreğini nasıl ele geçirdiğini biliyorum. Yanındayken onu düşünürsün, yanında değilken, gördüğün anlarda yüreğin dışarı çıkmak istercesine atar. Görmediğin anlarda kalbin kan ağlar ve bir daha hiç görememe ihtimali, kalbi paramparça edip yerinden söküyor olmalı. Onu anlayabiliyorum. Artık anlayabiliyorum."
Sonda söylediği Ahmet'in yüreğinde bir umut ışığı yaktı. Artık anlayabiliyorum, dediğine göre o da kendisini seviyor olmalıydı, değil mi? Başka bir ihtimal düşünemiyordu. Doğru anlayıp anlamadığını bilmek amacıyla dudaklarını araladı, Asude'ye kendisiyle ilgili hislerini soracaktı.
Fakat Asude kendisinden evvel davranarak yüzünü mercek altına aldı, gözlerini kıstığında Ahmet'in de gözleri eşzamanlı olarak kısıldı. "Ne zamandır uyumuyorsun?" diye sordu genç kız. Elini uzatıp avcunu neredeyse yanağına yaslayacak yakınlığa getirdiğinde Ahmet nefesini tuttu, ne soracaksa unutmuştu bile artık. Genç kızın işaretparmağının ucu göz altına değecek kadar yakınlaştı ama dokunmadan orada hayali bir çizgi oluşturdu. "Göz altların şişmiş. Gözlerin de kıpkırmızı."
Ahmet, Asude'nin beklenmeyen bu yakınlığına öyle şaşırmıştı ki tek kelime edemedi, kızcağızın ne sorduğunu bile unuttu bir anda. Dudaklarını kapatıp sesli bir şekilde yutkundu, öylece aval aval bakmaya devam etti. Sanki Asude'nin içinde ela çizgileri olan yemyeşil gözlerine baktığında dünya üzerindeki tüm sıkıntılar bir anlığına onu terk ediyor, kısa süreliğine de olsa dertsiz tasasız bir an yaşıyordu.
Ahmet konuşamayınca Asude devam etti. "Sana da bir vitamin serumu takılsa iyi olur." Elini indirdiğinde Ahmet'in o gerginliği de eliyle beraber uzaklaşmıştı.
Omzunu hafifçe geriye çekerek "Gerek yok, ben iyiyim," diye kestirip attı.
"İyi değilsin. Uykusuzsun, gözlerin kan çanağına dönmüş. Yusuf Agâh esir düştüğünden beri tıpkı Mihra gibi senin de doğru düzgün bir şey yemediğine eminim. Kendini suçluyorsun ama yapma, asker. Senin dirençli olman gerekiyor, bu şekilde arkadaşını bulabileceğine inanıyor musun? Böyle devam edersen bir iki güne sen de hastaların arasına karışacaksın. Kendine bu eziyeti yapma."
Ahmet, hayretle Asude'yi izlemeyi sürdürüyordu. Onun kendisiyle bu kadar açık konuşmasına alışkın değildi, gözlerini gözlerinden ayırmıyordu ve kendisine endişeyle, ilgiyle bakıyordu. Konuşurken etrafı ya da yeri izleyen Asude yoktu artık karşısında. Doğru mu düşünüyordu yoksa bu sadece bir kuruntudan mı ibaretti anlamak istedi.
"Benim için endişeleniyor musun?"
"Endişeleniyorum." Asude'nin sesi netti. Bu sözleri söylerken içinde bir şeyler titremiş gibi hissetti ama geri adım atmadı. "Yeniden kendimi bulduysam, toparlanmam bu kadar hızlı olduysa sebebi sensin. Bana güç veren adamı bu şekilde görmek hoşuma gitmiyor. Yani..." Kollarını göğsünde birleştirdi. "Eğer sen kabul etmezsen zorla yapacağım."
Ahmet neredeyse gülümseyecekti. "Beni zorla tedavi mi edeceksin?"
"Ne derler bilirsin..." Omuzlarını kaldırıp indirdi. "Hipokrat yeminimiz var."
Genç adamın bakışları yoğunlaştı. Haftalar sonra yeniden, tam burada, Asude'nin yanındayken kalbinin attığını ve yaşadığını hissediyordu. Hayatında olmasını istemeyeceği çok şey gerçekleşmişti ancak âşık olduğu genç kadının yanındayken hâlâ yaşadığının ve gücü olduğunun farkına varıyordu.
Asude bir onay beklercesine tek kaşını kaldırdığında Ahmet, başını eğip iç çekti. "Tamam," dedi pes edercesine. "Mihra kendine geldikten sonra ben de bizim revirde serum taktıracağım."
Asude, tüm yorgunluğuna rağmen öyle içten gülümsedi ki âdeta gözleri parıldadı. "Söz mü?"
Başıyla onayladı. "Söz, Türkmen kızı."
Genç kadın, kaptığı sözle rahatlayıp nihayetinde bakışlarını Ahmet'ten kaçırarak yeniden Mihra'ya iliştirdi ama Ahmet onun gözlerinde az önce gördüğü o ışıltının hâlâ zihnini aydınlattığını hissediyordu.
🕊️
Bilincim yavaşça kendine gelirken gözkapaklarım aralanmak için direniyordu fakat bu bile sanki bütün bedenime yayılan ağrıyı tetikleyecek bir hareketti. Karanlığın içindeydim; derin, boğucu bir boşluğun içinde kaybolmuş gibi hissediyordum. Hayat yeniden hücrelerime nüksettiğinde yüreğimi kasıp kavuran acı, damarlarımdan ruhuma sızmaya başladı. Dışarıdan gelen sesler kulaklarımda yankılanıyordu. Kendi adımı duyuyormuş gibi oldum ama bu beni uyandırmaya yetmedi. En son, Yusuf Agâh'ı gördüğümü hatırlıyordum. Zeytin ağacının orada, kar taneleri çehreme düşüp konduğu yeri mesken ederken karların arasından bana doğru yürüyen Yusuf Agâh'la yeniden hayat bulmuştum.
Şimdi parmaklarımın ucunda hissettiğim belli belirsiz sıcaklığın kaynağı o muydu?
Elimin üstüne konan eli tutabilmek adına parmaklarımı hareketlendirdim. İsmimin zikredildiğini işitiyordum, Yusuf Agâh'ın sesi kulaklarımı dolduruyordu. Burada mıydı? Onu görmek istiyordum.
"Yusuf..." demeye çalıştım kullanabildiğim tüm gücümle. Ciğerlerimde hissettiğim rahatsızlık konuşmamı böldü, nefes almayı denedim, boğazım gıcıklandı ve sessizce öksürdüm. Başımı yavaşça hareket ettirip, "Yusuf..." dedim yeniden. Göğsümdeki ağırlık yavaş yavaş dağılmaya başladı.
Zihnim bulanık, bedenim halsizdi ama dışarıdan duyduğum sesler netleşmeye başlıyordu.
"Mihra..."
İsmimin zikredilmesiyle yavaşça gözlerimi aralamaya çalıştım. Tavanındaki loş ışık gözlerimi yaktı, birkaç saniye sonra yatağın karşısında duran silueti seçebildim.
Bir asker.
Üzerindeki haki rengi kamuflaj üniforması, omuzlarındaki sert duruş, iki eliyle tuttuğu kasketi... Kalbim, göğsümden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.
"Yusuf Agâh..."
Nefesim kesildi, boğazım düğümlendi. Burada mıydı? Beni almaya mı gelmişti?
Bütün gücümü toplayarak gözlerimi kırpıştırdım ve bakışlarımı netleştirmeye çalıştım.
Ve sonra, acı gerçekle yüzleştim.
Karşımda gördüğüm asker, görmek istediğim kişi değildi. Bana bakan endişeli gözler, kehribar hareler değildi. Yusuf Agâh değildi.
Sadece, Ahmet'ti.
Tüm vücudum titredi. İçimde yeşermeye çalışan umut, yerini kapkara bir kışa bıraktı. Yusuf Agâh burada değildi. Gözlerim doldu, burnumun direği hissettiğim özlemle tekrar sızladı. Yüreğimdeki yangın içimdeki kışı dahi kasıp kavurdu.
"Mihra, kızım." Babamın sesini işittiğimde gözlerimi Ahmet'ten ayırdım ve elimi tutan elin sahibine, başucumda korkuyla bekleyen babama baktım. Boşta kalan eliyle terden yüzüme yapışan saçlarımı usulca geriye atıyordu. "Uyandın sonunda. Nasıl hissediyorsun?"
Nasıl mı hissediyorum? Ben, bir şey hissedebildiğimi düşünmüyordum artık. Hislerimi, tepkilerimi, yaşama hevesimi, umutlarımı, her şeyimi Yusuf Agâh'la yitirmiştim. Onu yeniden görene dek tüm bu hislere yeniden ulaşabileceğimi sanmıyordum. Dolan gözlerimden bir damla yaşın süzülmesine engel olamadım. Onu bulana kadar uyuyamaz mıydım? Onu bulana kadar rüyalarımda onunla olamaz mıydım? Uyanık olmak bana ağır geliyordu. Onu bulmak için hiçbir şey yapamadan beklemek, hayatıma devam etmek ağır geliyordu. Bu ağırlığı yüreğim taşıyamıyordu.
Neredesin Yusuf Agâh?
Hani elimi hiç bırakmayacaktın?
Beni bıraktın Ölüm Savaşçısı, etrafıma ördüğün demirden barikatlar yokluğunun darbesiyle yıkıldı. Şimdi kötülük, acı, işkence dolu dört bir yanım. Tek sığınağım, yanımda değil.
Diğer gözümden de sıcak bir yaş süzüldüğünde boğazımda biriken hıçkırığa zor engel oldum. Bakışlarımı babama yönelttim. "Neden buradayım?" diye fısıldadım. Son hatırladığım zeytin ağacına gittiğim, karların üzerinde uzandığım ve belli belirsiz Yusuf Agâh'ı gördüğümdü.
"Dün vücut direncin düşmüştü biraz. Seni bir süre burada misafir edeceğiz."
"Eve gitmek istiyorum," dedim. Kurduğum cümleyle birlikte ciğerlerimi yakan delici öksürükle boğazımı temizledim. Sonra bir an düşündüm. Ev... Neresiydi? Kendimi nereye ait hissediyordum? Neresi bana iyi gelecekti? Hastane değildi, aile evi değildi, zeytin ağacı değildi. Yusuf Agâh yanımda yokken evim neresiydi? Bu dünyada bana huzur verecek yer neresiydi?
Cevap belliydi.
Yoktu.
Evim, Yusuf Agâh'tı.
Ellerimden alınmıştı.
"Baban yanında, kızım," dedi babam, ardından eğilip saçlarımın üzerine bir öpücük kondurdu. "İyi olduktan sonra eve götüreceğim seni."
Cevap veremeyecek kadar halsiz ve bitkin hissediyordum. Başımda şiddetli bir ağrı vardı, tüm vücudum sızlıyordu. Sanki aldığım nefes, ciğerlerime yetmiyordu ve aldığım her soluk şiddetli bir öksürüğü beraberinde getiriyordu. Babamın başparmağı nabzımı yokladı. "Öksürüğün kötüleşmiş," dedi kısık sesle. "Serumunu yenileyeceğiz. Oksijen seviyeni de kontrol ettireceğim."
"Burada kalmak istemiyorum," dedim var gücümle. Hemen sonrasında şiddetli bir öksürük ciğerlerimi yırtarcasına çıkınca acı içinde gözlerimi kıstım. "Gitmek istiyorum." Sesim hırıltılı ve zayıftı, ağzımdan çıkan her kelimede ciğerlerim daha fazla yıpranıyordu sanki.
Yusuf Agâh'ı, ona çıkan yolları bulmak istiyordum. Öylece oturup beklemek istemiyordum. Beni bağlayan zincirlerden kurtulmak, Yusuf Agâh'ı bulmak istiyordum.
Yusuf Agâh'ın beni bulmasını istiyordum.
Babam gözlerini kapatıp derin bir iç çekti. Ardından başını iki yanına sallayarak, "Şu an mümkün değil," dedi. "Bedenin bitkin, zatürre başlangıcın var. Seni eve götüremem."
Bedenimin bitkinliği, tükenen ruhumun yanında hiçbir şeydi.
Başımı sağıma eğip yanımdaki hastayla bölümlerimizi ayıran beyaz, yıpranmış çarşafa diktim gözlerimi. Etrafımdaki her nesne, Yusuf Agâh'ın yokluğunu haykırıyordu sanki. Kışın ortasında üşüyen, kaybolmuş, savunmasız bir çocuk gibi hissediyordum.
"Yenge," diyen Ahmet'in sesiyle varlığını yeniden hatırlayıp halsiz bakışlarımı ona çevirdim. "Toparlanman lazım. Yusuf Agâh'ın seni böyle görmek isteyeceğini mi sanıyorsun?"
Yusuf Agâh'ın beni böyle görmesi ihtimali... Yusuf Agâh'ın beni görmesi ihtimali, artık neden çok uzak geliyordu? Ümitlerim, hayallerim neredeydi? Ben ona, bakma hakkımı bile kullanamamıştım ki doya doya. Son vedalaştığımız an, zihnimde silik silikti ancak son bakışı hâlâ diriydi. Az evvel birlikte olmamıza rağmen hasret dolu bakmıştı bana. Elini kaldırıp alnına koyarak son kez asker selamı verdiğinde içime işleyen bakışları gözlerimi doldurmuştu. Her ayrıldığımızda üzülürdüm ama o an kalbimde değişik bir sızı hissetmiştim.
Sebebi bu muydu?
O da hissetmiş miydi, son kez olduğunu? Aramıza uzun, belirsiz bir ayrılık gireceğinin farkında mıydı?
Uykusundan uyandıran rüyasında onu dertli dertli düşündürecek ne görmüştü?
Cevapları yalnızca ondaydı ve o, benden sonsuz mesafe uzaklıktaydı.
Hâlâ Ahmet'e bakarken dudaklarımı araladım, bir şey söylemek istedim.
Yorgundum.
Çok yorgundum.
Çok, çok yorgundum.
Ve sonunda fısıltı kadar zayıf bir sesle, içimde çığ gibi büyüyen o kelimeleri dile döktüm.
"Beni bırakmayacaktı."
Beni bırakmıştı.
Ve ben hiç bu kadar yaşarken ölmemiştim.