Kral Vyamor çok geçmeden Hurutano'yu bulmuştu. Tam da tahmin ettiği gibi Hurutano dev kapının önündeydi. Arkası krala dönüktü. Kral hemen kılıcını çekip Hurutano'ya sapladı. Kılıç sırtının tam ortasından girip göğsünün tam ortasından çıkmıştı. Kral kılıcı yukarı doğru hareket ettirince Hurutano ikiye bölündü. Rüzgar kesildi. Kuşlar ve bulutlar yerlerinde donakaldı. Akan nehirler durdu. Hurutano'nun parçaları yere düşmüyordu. Havada donakalmıştı. Kral Vyamor arkasında alaycı bir kahkaha duydu. Ses tanıdık gelmişti. Arkasına dönmek için ne kadar çabalarsa çabalasın bir türlü dönemiyordu. Çok geçmeden omzunda bir el hissetti. Elin sahibi soğuk ve tekdüze bir sesle "Bravo kralım. Neden kendinizi öldürdünüz?" diye sordu. Kral bu sesi tanımıştı. Bu Hurutano'nun sesiydi. Ama Hurutano çoktan ölmüştü. Vyamor gözlerini yumdu ve tekrar açtı. Karşısındaki ceset Hurutano'nun değildi. Kendi cesediydi. Tuttuğu kılıçta kendi kanı vardı. Kral Vyamor'un gözünden tek damla yaş geldi. Bu tek damla yaş sanki okyanusları doldurabilecek kadar çoktu. Çünkü adı bilinen yahut bilinmeyen her şehri fetheden, dünyayı dize getiren kral Vyamor ilk kez ağlamıştı. En başından beri Hurutano haklıydı. Deliren kişi kendisiydi. Hurutano kendisine suikast düzenlememişti, mühür de kırılmamıştı, kapı da açılmamıştı, kapının ardındakiler de Hulse'ye girmemişti, başkentin adı da hiçbir zaman Qaswanya olmamıştı. Kral anlamıştı. Aslında Hurutano'yu değil de kendini öldürmüştü. Vyamor aklı yerinde olduğu zamanlarda mühürü kendi hayatına bağlamıştı. Şimdi kendisi öldüğüne göre mühür de kırılmıştı. Kral gözlerini sıkıca kapadı. Dev kapılar açıldı. Zifiri bir sis önce kral Vyamor'u sonra da Hulse krallığını sardı.