İçeriğe geç

1. Bölüm

Saçlarımdaki boyayı artık yüzeyde görünmeyene kadar akıttıktan sonra kaynar suyu kapatarak duvara yerleştirdiğim duş hoparlöründen çalan gürültülü Rus şarkısını durdurdum. Askıda beni bekleyen havluya vücudumu sararak dışarıya bir adım attığımda ortamdaki soğukluk bir anda bedenime sarınıvermişti. İrkilerek aynaya doğru yaklaştım ve elimle üzerine yerleşmiş buharı sıyırarak kendime baktım. Islak olduğu için hala bir tık koyu dursa da saçlarımın fazlasıyla açık bir sarı olduğunu biliyordum bir sürenin ardından bu renk bana oldukça garip gelmişti fakat dikkat çekecek kadar iri, yeşil gözlerimle bir uyum yakalamıştı.

 Derince bir nefes çekerek her şeyin tamam olduğundan emin oldum ve benim için bırakılmış kaliteli otel terliklerini giyerek banyodan çıktım. Dikkatsizce yatak odasına girdiğimde iri, uzun boylu ve iyi niyetini bir kilometre öteden görebildiğim takım elbiseli bir adamın odayı incelerken beni beklediğini gördüm. Banyodan çıktığımda çatık kaşları hafifçe gevşeyerek bir adım geri çekildi, bana mı bakmalıydı yoksa gözlerini mi kaçırmalı, bu ikilemde kaldığını gayet rahat görebiliyordum.

  “Bayan White…” Bunu duymak beni garip hissettirse de bir adım yaklaşarak karşımda duran irice adamı baştan aşağı inceledim. Esmerce, iri yapılı, aynı zamanda hafif göbekli, koyu kahve gözlere sahip ve ilk iki kelimesinden dahi bozuk bir İngilizceye sahip olduğunu anlayabildiğim bir adamdı. Türk olduğuna emindim ve bir korumaydı, belindeki silahı buradan hissedebiliyordum. Bir polis olabilirdi belki…

 “Mia.” Dedim ciddi ancak sempatiklik kazanmaya çalışan bir ses tonuyla. Bana bu adamla ilgili bir bilgi verilmemişti. Kimdi bu?

“Mia Hanım… Ortağımla birlikte sizin talebiniz doğrultusunda babanız tarafından sizi korumak üzere gönderildik.” Babanız tarafından… Adeta gözlerim parıldamıştı.

 “Babam mı?” dedim ilgisizce. Bir süredir onunla görüşmediğimi ancak görünüşte onu zerre umursamadığımı da biliyor olmalılardı.

 “Babanız, İngiliz Büyükelçiliği Christopher White-“

“Büyükelçisi.” Küstah bir şekilde lafını bölmem kafasını karıştırmış olacak ki duraksayarak kaşlarını çattı. Devam ettim, “Büyükelçiliği değil, Büyükelçisi. İstersen Türkçe devam edebilirsin, iyi derecede Türkçe de biliyorum.”

 Başını sallayarak kaldığı yerden Türkçe devam etti, “Korumalarınızın gerekçenizle birlikte değiştirilmesini talep etmişsiniz buna istinaden babanız bizlerle çalışmayı uygun gördü. Size karşı işlenebilecek en ufak suikasttan sizi korumak bugünden itibaren bizim görevimiz.” Bir anlık refleksle kaşlarımı çattım ancak tavrımı saniyeler içerisinde toparlayarak bu refleksi uygun bir kahkahayla gizlemiştim. Gözleri beni analiz etmek istercesine yüzümde gezinirken makyaj masasındaki vanilyalı vücut losyonunu alarak sağ bacağımın üzerindeki havluyu sıyırdım ve bacağımı berjere yasladım. Gözleri bacaklarıma kayarken hafifçe gülümsedim.

 “Suikast mı? Bu deli saçması söylentilere inanıyor musun gerçekten?” İki parmağımla aldığım losyonu dizimin üzerine kadar sıyırırken hafifçe yutkunarak gözlerini yüzüme çevirdi.

 “Her ihtimale karşı aldığımız emirleri uygulamak zorundayız.”

 “Belki de suikastçı sensin.” Gözleri bir anlığına kısıldı ve duruşu dikleşti. Sağ bacağımı indirerek terliğimi giyindikten sonra ona doğru kısa bir bakış atarak diğer bacağımı sıyırdım.

“Bana kimin geleceğiyle ilgili herhangi bir bilgi verilmedi. Görev emri gibi bir şeyin var mı? Diplomatik işlerden anlamam fakat normalde babam en ufak bir gelişmede beni arayarak haber veriyordu. Onunla nerede konuştunuz?”

 “Görev emri özel kalemi vasıtasıyla bize iletildi eğer ortağımı beklerseniz size gerekli bilgileri verecektir.”

“Sen neden geldin buraya? Beni izlemeye mi?”

 Kremin kapağını kapatarak doğrulurken yüzüne yayılan, yakalanmışlığın verdiği utancı görmek hoşuma gitmişti.

 “Kusura bakmayın amacın sizi rahatsız hissettirmek değildi. Bilgi verme amaçlı geldim.”

 Babamın yerini biliyor olabilirdi, her ne kadar onun kendi keyfine düşkün alkol, uyuşturucu ve eğlence bağımlısı kızı olsam da onu bulmalıydım. Ayrıca bu suikast işini de oldukça ciddiye alıyordum, eğer büyükelçi şüphelendiyse mutlaka altından bir şey çıkacaktı. Babamın karıştığı işlerin benim başıma patlayacağına şüphe yoktu. Birileri beni bulmadan ben onu bulmalıydım.

“Bir dahakine bu kadar bekleme. Ben duştayken de gelebilirsin.” Alaycı olduğumun farkındaydı ancak daha önce hizmet ettiği kimseye de benzemiyordum.

 “Klaus’la, Aslı’yı nereye aldılar?” Gardırobun yanına giderek giyeceklerimi seçerken bir yandan da işin aslını astarını öğrenebilme amacıyla bu korumayı sıkıştırıyordum.

 “Klaus izne çıktı, Bayan White. Aslı ise başka bir görev emriyle Kudüs’e tayin edildi.”

 “Tüm bunların sebebi benim talebim mi?” Gardırobun cam kapağına yansıyan yüzü şüpheyle buruştuğunda boğazımı temizleyerek güldüm. Günün ayık geçirdiğim dört veya beş saatinde böyle mantıklı ve ciddi sorular sormazdım, beni tanıyorlarsa bunu bilmeleri gerekiyordu. Bu yüzden onlarda şüphe uyandırmış olmalıydım. Dolaptan deri, kırmızı bir etek ve üzerine yine kırmızı bir korse çıkarttığımda ardıma dönerek omuz silktim.

 “Klaus’un harika bir içki zevki vardı. Adın nedir bu arada?”

 “Uraz.” Uraz… Ne yazık ki sert, koyu bakışların iyi niyetini asla gizleyemiyor. Büyükelçiye ulaşmamda kullanabileceğim bir basamak gibi duruyorsun.

 “Uraz… İzin verirsen giyinmem lazım. Tabii kalmak istersen-“

 “Kusura bakmayın Bayan White.”

 Aceleyle kapıya yöneldiğinde gülümsedim.

 “Ve Uraz,”

 Kapıyı açmadan evvel bana baktı.

 “Buyurun?”

 “Bana Mia de, bu kadar resmiyete gerek yok.”

 “Tamam… Mia. Siz giyinin ben dışarda olacağım.”

 Odadan çıktığında yüzümdeki sahte sempatik gülümsemeyi silerek kaşlarımı çattım. Klaus’un babamın işleriyle ilgili bilgileri sattığı şüphesinin tohumunu ben atmıştım Aslı’nın ise onunla yattığı için ona göz yumduğunun… Klaus’un izne çıkmadığını Aslı’nın da tayin değil sürgün edildiğinin pek ala farkındaydım. Keyifle gülümseyerek üzerimdeki havluyu çıkarttım.

 Uraz beni Büyükelçiye götürecek en önemli anahtardı. Ben soru sormadan fazlasıyla açıklama yapması, oldukça saygılı ve kibar olması onu kullanılması mükemmel olan bir oyuncağa çeviriyordu. Ve zaafını en başından beri anlamıştım. Onu kullanacağım ilk ve tek yol kadınlara olan zaafıydı.

 Kıyafetleri giyinerek hafif bir makyaj yaptıktan sonra üzerime ceketimi alarak otel odasından çıktım. İleride beni bekleyen Uraz’a emin adımlarla ilerlerken bir yandan da dikkatli ve tetikte olan tavrımı gizlemeye çalışıyordum, bu kadar ayık olduğumu anlamamaları lazımdı.

 “Keyfin yerinde mi?” dedim Uraz’ın yanına vardığımda, “gergin görünüyorsun.”

 Beraber aşağıya inerken gözleri etrafımda dolanıyordu, yanından geçtiğim her insanı, yürüdüğüm her yolu dikkatle takip ediyordu. Rahatla demek istedim, benim yanımdayken asıl sen güvendesin.

 “Ortağımdan haber bekliyorum.”

 “Tek başına göreve çıkmaz mısın?”

 “Onunla uzun süredir birlikteyiz.”

 “Tebrik ederim.” Diye gülümsedim alayla.

 Her normal müşteri gibi ön kapıdan valenin getirdiği araçla çıkmaktansa otoparkın -2. Katına inip etrafının güvenlik amacıyla yine bana ait olan araçlarla çevrili olduğu arabaya ulaşmak için otelin geri planında kalan asansöre bindik. Asansörün kapılarının kapanması ve alt kata inebilmemiz için Uraz’ın özel bir güvenlik kartı okutması gerekiyordu. Sanırım ona bilgi verilmemişti zira düğmeye basarak beklemeye başladı. Gözlerimi kısaca üzerinde gezdirirken belindeki kemere iliştirilmiş SECURITY yazan kartı gördüm.

Dudaklarıma belli belirsiz bir gülümseme yerleştirerek ona doğru hafifçe eğildiğimde kalkan tek kaşının altından ne yapmaya çalıştığıma baktı, parmaklarımı kemeri boyunca gezdirerek güvenlik kartını kavradım ve düğmelerin yanındaki detektöre okuttum.

 Kısa süreliğine tuttuğu nefesini kontrollü bir şekilde vererek kartı okuttuğum yere baktı.

 “Kartını okutmazsan benimle geçtiğin hiçbir kapıyı kontrol edemezsin.” Kartı bırakırken geri çekilerek asansöre yaslandım.

 “Sarhoş olduğum zamanlarda bunları biliyor olsan iyi olur.”

 “Kusura bakmayın Mia Han-“ Parmağımı sallayarak ve dilimi damağımda şaklatarak onu durdurdum.

“Mia.”

“Kusura bakma, Mia. Bu konuda bilgilendirilmemiştim.” Omuz silkerek umursamazca yüzümü aynaya döndüm.

 Şu an her şey iyi ilerliyordu, belki de düşündüğüm gibi zor olmayabilirdi.

 Kapı açılırken sert topukların zeminde yankılanmasının eşliğinde arabaya ulaştım, şoförün değişmesini de sağlamıştım. İlk kez karşılaşacaktık.

 Ben arabaya yaklaşırken ön koltuktan inerek beni karşılama amacıyla arabanın önüne geçti.

 “Serhan. Yeni şoförünüzüm.” Gülümseyerek ona karşılık verdikten sonra arabaya geçerek mini buzdolabından bir bira çıkarttım. Biradan nefret ederdim. Başıma dikerken Uraz da arabadaki yerini aldı. Gergindi ve çok katıydı.

Karşımdaki koltukta otururken bir yandan da kulaklıktan birileriyle iletişime geçiyordu. Gözlerimi rahatsız olup olmayacağını umursamadan üstüne diktim. Gerçekten de ilgiyle işini yapıyordu.

 Üzerimdeki ceketi omuzlarımdan sıyırdım ve ayakkabılarımı yavaşça ayağımdan sıyırarak onun oturduğu koltuğa uzattım. Bakışları çok kısa bir süreliğine daha da yukarı sıyrılan eteğin açıkta bıraktığı bacaklarıma kaysa da katı ifadesini bozmadı.

 Serhan arabanın motorunu çalıştırıp bana nereye gideceğimizi sorarken gözlerim hala Uraz’ın üzerindeydi.

 “Arisu’ya. Gece kulübü.”

 Elimdeki bira bittiğinde dolaptan bir tanesini daha çıkarttım.

 “Bir şeyler içer misin?”

 “Görevdeyim.” Dedi bir asker tonlamasıyla.

 Gülümseyerek, “görevde olmasan içer miydik?” diye fısıldadım. Cevap vermedi ama evet, içerdik. Bunu biliyordum.

 Bir anda bu kadar rahat davranmak ve ortama uyum sağlamak beni dahi zorluyordu, araştırma ya da inceleme yapmama izin verilmeden yepyeni bir hayat yaşamam gerekmişti. Bu hayata uyum sağlarken yapacağım hataların boyutu benim için hayati bir önem taşıyordu bu yüzden Uraz’la yakınlaşmak istemiştim. Benim hatalarımın yara bandı olması için biçilmiş kaftan oydu.

 Ancak onu biraz daha tanımalıydım.

  Araba gece kulübünün otoparkında durduğunda ben üçüncü şişeyi henüz açmıştım, frenin ardından hafifçe sarsıldığımda bir damla bira dudağımın kenarından akarak yavaşça göğsüme süzüldü. Uraz’ın gözleri biranın çizdiği yolu takip ederken ‘‘Hay aksi…’’ dedim yavaşça. Ardından şişeyi yere bırakarak başparmağımla birayı sildim.

 İki birayla sarhoş olacak kadar toy değildim ancak ne Uraz beni tanıyordu ne de ben onu tanıyordum. Biraz numara yapmak ikimiz için de ortamı daha da rahatlatırdı.

 Uraz benden önce inerek bana yardımcı olma amacıyla elini uzattı, önce sıcak parmaklarına sarıldım ardından ise kendimi ona doğru çektim, dengesiz gücüm bedenimi ona savururken onun bedeni bir duvar gibi kaskatıydı.

  Beni düşürmemek için belime sarılan elini, ben kendimi geriye çekerken hafifçe aşağı indirdi. Gözlerim üzerinde dolandı; kulağındaki kulaklık her korumada olan standart bir kulaklıktı, görebildiğim kadarıyla ne dövmesi ne de bir yara izi vardı, hiçbir detay onu tanıyabilmeme imkân vermiyordu.

 Sadece şunu anlayabilmiştim ki; kulaklığın diğer tarafında kim varsa iletişim halindeydiler. Ortağı henüz yanımıza gelmemişti bu demek oluyordu ki incelemek ve anlamak istiyordu; bana nasıl davranması gerektiğini, nereden ve nasıl koruyabileceğini, benim kim olduğumu... Daha zeki ve patron olan oydu ve beni biraz zorlayacak gibi hissediyordum. Çünkü belli ki sinsiydi.

 Kıkırdayarak ellerimi göğsünden çektim.

 “Pardon, aç karnına alkol almamalıyım.”

 “İyi misin, Mia?”

 Kendimi geriye çekmeden evvel göğsünü sıvazladım. Herhangi bir dinleme cihazı ya da potluk da yoktu, sadece kas…

 “Birinci kural olarak ne öğretirler biliyor musun?”

 Havalanan kaşlarının altındaki kara gözleriyle bana bakmaya devam etti.

 “Sizi koruyan veya koruduğunuz kişiyle fiziksel temastan kaçının.”

Bunu duyduğunda kalçama inmiş elini fark ederek kendisini benden bir adım uzaklaştırdı.

 “Kusura bakmayın, Bayan White.” Dedi başını hafifçe öne eğerek.

 Bu laubali tavırlarım tabii ki de gerçeği yansıtmıyordu sadece ona karşı nasıl davranmam gerektiğini bu tavırlara verdiği tepkilerden anlayabilirdim.

 “Ben kurallara uymada pek iyi değilim, Uraz.”

 Kıyafetimi ve saçlarımı düzelterek asansöre yöneldim.

 “Sen de uymak istemezsen haberim olsun.” Onun aklını karıştırıyordum; yakındım, ayartıcıydım, ona bazı mesajlar veriyordum ancak o bunlara karşılık veremeyeceğini biliyordu en nihayetinde ben onun patronuydum. Bu hareketlerim onun kafasının karışmasına ve aramızdaki yakınlığı sorgulamasına sebep olacaktı. Bu da ister istemez bana yakın hissettirecekti.

 Asansöre bindiğimizde ellerini önünde birleştirerek düğmeye bastı.

 Arisu sık sık gittiğim bir mekandı, pek fazla büyük olmamasıyla birlikte pek de popüler değildi, bu da polisleri ve beni ifşa edebilecek bağlantıları buradan uzak kılıyordu. Eğlenmek ve planladığım buluşmaları gerçekleştirebilmek için biçilmiş kaftandı.

 “Yanlış anlamazsanız, kaç yaşındaydınız Bayan White?” Bir anda gergince kaşlarım çatıldı, Uraz bir adım önümde olduğu için yüz ifademi göremiyordu. Şımarık ve rahat bir ifade takınmaya devam ettim.

  “Kaç olduğumu sanıyorsun?”

 Göz ucuyla bana baktı.

 “25.”

 Kapı açılıp inanılmaz bir kalabalık ve sağır edici bir gürültü bizi karşılamadan evvel ona gülümsedim.

 “O zaman öyleyimdir.” Kapı açıldı ve ben gözlerimi ondan ayırmadan kendimi kalabalığın içine bıraktım. Asansörün direkt olarak insanların içine açılmasını beklemiyor olmalıydı, ben denize karışır gibi insanların içerisinde karışırken panikleyerek beni takip etmeye başladı.

 Onu umursamıyormuşçasına müziğin ritminde bedenimi oynatmaya başladım. Gözlerinin endişeyle irileştiğini, terlemeye başladığını, bu kadar kalabalık içerisinde beni nereden, nasıl koruyacağını bilemediğini fark ettim. Ancak bunu bir tek ben fark etmemiştim, Uraz gergince kulaklıktan gelen sesi yanıtladığında ne dediğini duyamamıştım, Türkçe konuşuyordu zaten, fakat bakışlarını yakalamıştım. Bizden uzakta bir köşeye doğru milisaniyelik bir bakış attı. Köşede birisinin bizi izlediğini fark ettim, neon ışıklardan ve insanlardan izoleydi.

 Merhaba, ortak.

Ter ve alkol kokan bedenlerin arasında süzülürken Uraz’ın kısmen rahatlayan bedeninin yanına yakınlaştım.

 “Sakin ol koca adam. Seni burada ısırmazlar.”

 “Biraz daha sakin bir alana gidelim, Mia Hanım.”

 Sesimi duyabilmek için ona doğru eğildiğimde elimi onun koluna doladım ve “sen nasıl istersen,” diye fısıldadım.

 Onu kalabalığın dışına doğru çekip barın yanına getirdiğimde daha rahatlamış gibi görünüyordu.

 “Dans etmez misin,” dedim alayla.

 “Bu tarz yerlere gitmem, Mia Hanım.”

 Barmenden iki shot istedikten sonra geriye dönüp az önceki köşeye baktım. Yerini değiştirmişti, profesyoneldi.

 “Lokal yerlere mi gidiyorsun?”

 “Pek sosyalim denemez.” Önüme konan shot bardağının kenarındaki limonu emip içkiyi kafama diktim.

 “Merak etme,” dedim ikinci bardağı kafama dikmeden hemen evvel. “Benimleyken baya sosyal olacaksınız.”

 Şimdiden başladık bile, grup halinde eğleniyoruz…

 Düşünceme karşılık kendimi tutamayıp güldüğümde Uraz sarhoş olduğumu düşünerek biraz daha temkinli davranmaya başladı.

 “Ben,” dedim bar taburesinden inerken. “Koca adam… Tuvalete gitmeliyim.”

 Kafasını sallayarak benim gittiğim yöne doğru peşimden gelmeye başladı. İnsanlardan biraz daha uzak bir koridorun başına geldiğimizde ona ilerideki kapıyı işaret ettim.

 “Beni burada bekle. Lavabo şurası.”

 Öncesinde tereddüt eder gibi oldu ancak kapının yakın olduğunu gördüğünde kafasını sallayarak kenara doğru bir adım attı.

Onu bırakarak koridora girdim, gözlerini üzerimde hissedebiliyordum. Kapıyı iterken geriye dönüp baktığımda tahmin ettiğim gibi beni izliyordu, içeriye doğru hafifçe bir adım attığım sırada kulaklığından gelen sesle eli kulağına ilişti ve bir saniyeliğine kalabalığa doğru döndü. O sırada içeri girmeyerek kapının yanındaki başka bir koridora girdim. Ortağını gördüğümde ona teşekkür etmeliydim, Uraz’ın kafasını dağıttığı için.

 Koridor boyunca devam ederken duvardaki neon boyalar ve tavandan yansıyan kısmen bozuk, cızırdayan mavi ışık yüzünden gözlerim ağrımaya başlamıştı. Öpüşen çiftler, dedikodu yapan kızlar ve koridorun bir köşesinde buluşmayı planladığımız sıkı dostum... Torbacı.

 Oldukça zayıf, kapüşonlu gencin yanına iliştiğimde birkaç kere seslendim ama ucuz kulaklığından koridora yayılan müziği duyabiliyordum. Gece kulübünde kim Türkçe pop dinlerdi ki…

 En sonunda ona dokunduğumda irkilerek benden biraz uzaklaştı. Kapüşonu hafifçe geriye doğru kaymışken zayıf ve solgun yüzüne baktım.

 “Seni polis sandım abla.” Dedi korkuyla.

 “Kapüşonlusun, gece kulübünde kulaklık takıyorsun ve sırtın koridora dönük,” dedim Türkçe. Dediğim gibi iyi derecede Türkçe biliyordum. “Elinde silah olsa daha az dikkat çekersin.”

 Kapüşonundan sarkan kablolu kulaklığa baktı ve başını salladı.

 “Haklısın.”

 Kollarımı bağlayarak gözlerimi devirdim.

 “Neyse,” dedim umursamazca. “Votka içer misin?”

 Önce biraz durdu ardından mavi ışıkta yüzümü seçememiş olacak ki hafifçe bana doğru eğildi.

 “Aa! Seni hatırladım abla. Sanki saçların-”

 “Evet,” dedim lafını keserek “farklıydı.” Tanrım bir torbacı yüzünden tanınırsam kendimi keserdim.

 “Dur,” dedi ceplerini kurcalarken. “Seninkini ayrı koymuştum.”

 “Çok düşüncelisin.”

 Gülümseyerek cebinden küçük bir plastik poşet çıkarttı. İçerisinde büyük beyaz bir hap vardı.

 Elinden alırken gülümsedim.

 “Aferin.” Dedim keyifle, “unutmadın.”

 “Ayıp ediyorsun abla, seni unutmam. Başka bir şey ister misin?”

 Hafifçe ardıma baktım, koridor az öncekinden daha boştu. Önüme döndüğümde çocuğu bir kez daha inceledim, on beş on altı yaşlarında falandı ne yaptığını bildiğini bile sanmıyordum. Birisinin maşasıydı.

 “Dikkat et,” dedim daha ciddi bir tonla, “buraya polis gelmez ama bu kadar dikkatsiz olursan başkası patlatır seni.”

 Sanki şimdiden dikkatli olduğunu bana gösterircesine kulaklığını katlayarak cebine koydu. Ona göz kırparak yanından uzaklaştım. Yürürken plastik poşeti göğsümün arasına sıkıştırmıştım.

 Koridordan çıkıp, tuvaletin olduğu koridora girmeden önce kafamı eğerek Uraz’a baktım arkası dönüktü, tuvalet kapısını az önceki gibi iterek bir ses çıkarttıktan sonra bana bakmasını sağladım ve üzerimi düzelterek ona doğru yakınlaştım. Uraz bir noktayı işaret ederek konuşmak için dudaklarını araladı, onun yanına doğru bir adım atarak işaret ettiği yere dönmek üzereydim ki bir el beni kenara çekerek sertçe duvara yasladı.

 Evet, bunu beklemiyordum. Hatta bunu Uraz bile beklemiyordu, şaşkınlıkla yanımıza yaklaştığı sırada beni kavrayan el onu durdurmuştu. Duvara adeta yapıştırılmam yüzünden kürek kemiklerimden yayılan bir ağrı tüm belimi ele geçirirken dişlerimi sıkarak inledim, öfkem saniyelerle birlikte katlanıyordu.

 “O adamdan ne aldın?” Pürüzsüz aksandaki İngilizcesi bir yılan gibi bana tıslayan sesiyle yüzüme çarptığında tehlikeyle uyanmış bir tilki misali kulaklarımı dikleştirdim ve başımı kaldırarak yüzümü sesin sahibine döndüm.

 Kolunu yatay bir biçimde göğsümün üstünden bana bastırarak beni adeta duvara mıhlamıştı. Eli en ufak harekette beni etkisiz hale getirmek istercesine omuzuma sarılıydı. Tutuşu o denli sertti ki etimi değil direkt kemiğimi tutuyormuş gibi hissediyordum. Renkli ışıkların ardında bir zümrüt gibi parlayan gözleri hiçlik doluydu. Geniş çeneli, yuvarlak ancak erkeksi hatlı bir yüze sahipti. Asker kesimi saçları vardı. Benim iki katımdı ve demir kadar sertti.

 “Sen de kimsin?” dedim kim olduğunu anlayamamışçasına. Ortağın sen olmadığını anlamak için ileri düzey bir aptal olmam gerekiyordu.

 “O adamdan ne aldın, dedim!” Yüzünü bana biraz daha yakınlaştırıp hırladığında başımı daha da dikleştirdim.

 “Naneli sakız çiğnemeyi düşündün mü, leş gibi sigara kokuyor nefesin.”

 Benden cevap alamayacağını anladığında sertçe soluyarak gözlerini üzerimde gezdirdi. Gözbebeklerim hala küçüktü üzerime baktı, bir cebim veya çantam yoktu. Köşeli, kalın kaşları altındaki gözleri kısıldı, o sırada gözünün hemen altından şakağına uzanan bir kesik izini fark etmiştim, gözlerini kısmasıyla bu iz bir kırışıklık gibi belirginleşmişti.

 Gözleri tekrardan beni bulduğunda bu sefer gözlerindeki hiçliğe öfkenin karıştığını fark etmiştim.

 “Sence oyun mu oynuyoruz?”

 “Sevdiğim oyunlar arasında bu yok.” Dedim imalı bir biçimde, gittikçe sertleşen tutuşu ciddi anlamda omuzumu acıtıyordu. Bakışlarını bir anlığına bile benimkinden ayırmadan parmaklarını profesyonelce sütyenimin içine soktu.

 “Buna cinsel taciz diyorlar.” Dedim tam da Mia’ya ait olabilecek bir rahatlıkla.

 “Sevdiğin oyunlar arasında bu var mı peki?”

 “Olabilir.” Diye fısıldadım imalı gülüşümle.

 Sütyenle göğsümün arasına sıkıştırdığım minik poşeti alıp iki parmağının arasında salladığında sanki ilk kez görmüş gibi yüzüme sahte bir şaşkınlık yayıldı.

 Poşeti Uraz’a gösterdiğinde Uraz’ın gözlerinde benimkinin aksine samimi bir şaşkınlık vardı ve fazlasıyla utanmıştı.

 “Bunu nereden aldınız, Bayan White? Tüm zaman boyunca yanınızdaydım,” dedi Uraz hafif sitemli bir şekilde, o sırada beni kavrayan adam kaşlarıyla arka tarafı işaret etti.

 “Bir koridor daha var, prenses seni ayakta uyutmuş.” Uraz hayal kırıklığıyla bana bakarken diğer adam kavradığı yerden ileriye doğru hafifçe itti beni.

 “Gidiyoruz.”

 Eline bakarak tek kaşımı kaldırdım.

 “Ben öyle bir şey söylemedim.”

 “Uraz,” dedi adam gözleri üzerimdeyken. “Önden in, arabayı hazırla.”

 Uraz kafasını sallayıp hızla yanımızdan ayrıldığında gülümsedim.

 “Aa… Demek ki ortağı sensin. Neden daha önceden katılmadın bize?”

 Benim şımarık tavırlarımdan sıkılmış gibi sert bir nefes verdi.

 “Bana böyle davrandığın için seni polise verebilirim biliyorsun, değil mi?”

 “Denesene.”

 “Laik bir ülkede yaşıyoruz eminim ki seni hapse atarlar.” Alayla ve öfkeyle güldü.

 “Bundan önce Suudi Arabistan’da falan mıydın sen?” Güldüm.

 “Mısır.”

 Beni umursamadı ve kısaca etrafta göz gezdirirken “yürü.” Dedi kolumdan tutarak.

 “Sen tam olarak kim olduğunu sanıyorsun?”

 “Bağımlı olmanı engelleyecek kişi.”

 “Nesin sen Peder mi?”

 Beni kalabalığın içinden itercesine çıkarttığında asansörün düğmesine bastı ve göz ucuyla bir bakış attı.

 “Peder değilim ama beni zorlarsan sana Tanrının ismini haykırtabilirim.”

 Kollarımı göğsümde bağlayarak duvara yaslandım. Öfkeyle şişmiş damarlarının sardığı donuk suratı bana bakmıyordu bile ancak ağzı iyi laf yapıyordu.

 “İyi bir Hristiyan olduğum söylenemez, denemeliyiz.” Hafif çekik renkli gözleri çok kısa bir anlığına bana döndü ancak o sırada asansörün kapısı açılmıştı. Beni kibar olmayacak şekilde içeriye soktu.

Asansör kapanırken ellerini cebine yerleştirdi.

 “Ve o çocuk…” dedi omuzunun üzerinden bana bakarken. “Hapı aldığın. Bir daha senin etrafında görürsem onu elimle narkotiğe veririm.”

 Parlak ışıkta onu görme fırsatı yakaladığımda daha dikkatli inceledim, Uraz’ın aksine bir takım takım giymemişti, altında asker yeşili bir kargo pantolonu üstünde ise koyu gri yarım kollu bir tişört vardı. Belindeki silahın potluğunu görebiliyordum.

 “Tanrım… Ne kadar sinir bozucusun.”

 Çeşitli, sayısız dövmesi vardı. Kolunun, bileğini dört parmak üstünden dirseğine kadar olan kısmı tamamen siyah bir bant kaplanmış gibi siyaha boyanmıştı ancak o siyahlığın içerisine çeşitli renksiz figürler kazınmıştı ve böylece asıl ten rengi dövme ve dövmeler de aslında renksiz bırakılan şablonlar gibi duruyordu. Elinin üstüne kadar birçok dövmesi vardı hatta bir tanesi sanırım kolundan başlayıp boyun girintisine kadar devam ediyordu.

 “Köşede torba tutması sence iyi bir şey mi?”

 “Ne yaptığını dahi bilmiyor, bunu havalı bir şey sanıyor.”

 “Senin ülkende yasal olan şeyler burada değil, Mia. Bunu unutma.”

 Asansör kapıları açıldığında Uraz mahcup bakışlarıyla yanımdaki adama baktı, hadi ama… Neredeyse üzüleceğim.

 Asansörden inmeden benim geçmemi bekledi ve ben de o inmeden inmedim.

 “İn artık.” Dedi sertçe.

 “Sen in.” Dedim küçük bir kız gibi sızlanarak.

 Omuzun üstünden geriye dönerek yeniden bana baktı.

 “Cidden mi? Ayrıl şu asansörden.” Ardından da kolumu kavrayarak beni asansörden çıkarttı.

 “Çek ellerini üzerimden!” Dedim kendimi ondan sıyırmaya çalışarak. “Tanrım!”

 Elini benden çektiğinde ayağımı sertçe yere vurarak şoför dâhil herkesin bana bakmasını sağladım.

 “Burada ne sikim döndüğünü açıklamak isteyen var mı? Sizin süs köpeğiniz olmadığımı biliyor olmalısınız!”

 “Senin pisliğini topluyoruz, Mia.” Dedi yanımdaki adam. “ve seni pislikten topluyoruz. Başka soru?”

 “Kimsin sen?” dedim onu göğsünden iterek, yerinden kımıldamadı.

 Elleri cebinde bir şekilde, sanki sıkıcı bir konudan bahsediyormuşum gibi derin bir nefes aldı.

 “Ben Milo. Uraz’la birlikte inanılmaz şımarık hayatta hiçbir gayesi olmayan tek yaptığı partileyip kafayı çekmek olan bir kızı korumak için görevlendirildik. Şimdi bu kız biraz daha sinirimi zorlarsa onu bağlayarak arabaya atacağım.” Cümlesi bıkkın bir sesle başlarken sonu oldukça tehditkâr bitmişti.

 Ona doğru sert bir adım attım.

 “Benimle böyle konuşamazsın.” Benim saldırgan tavrıma karşılık gayet rahat bir tonla karşılık verdi.

 “Öyle mi? Şikâyet et.”

 Sinirle inleyerek ayağımı tekrardan yere vurdum.

 “Ben bu arabaya binmiyorum.”

 Milo yeniden kolumu kavradı ve arabaya kadar beni çekti arabanın açık kapısının önünde durduğumuzda beni bıraktı ve içeriyi işaret etti.

 “Bin.”

 “Bana böyle davrandığın sürece hiçbir yere binmem.”

 Yanına dönerek Türkçe küfretti ve tekrardan bana baktı.

  “Hiçbir yere mi?” Sorusu imalı mıydı bilmiyorum ama bunu kötü düşüncelerime alet ederek üstüme alınacaktım.

 Onu duymazdan gelerek kollarımı göğsümün üzerinde bağladım.

 “Haplanıyordun ve seni engelledim. Ne yapmamı bekliyorsun, bunun üzerine önüne kırmızı halı mı sereyim?”

 “Bana korumammış gibi davranabilirsin…”

 “Ben Klaus değilim, prenses. Seni uyuşturucudan koruyarak görevimi yapıyorum zaten.”

 Dişlerimi sıkarak bir süre daha ona baktıktan sonra tekrardan kaşlarıyla arabayı işaret etti.

 “Lanet olsun.” Diyerek arabaya bindim. Gerçekçi olmak gerekirse pek umurumda değildi sadece kendimi rolüme biraz fazla kaptırmıştım.

 Arabaya bindiklerinde Uraz yanıma, Milo ise karşıma geçti.

 Uraz sessizdi, ilk andan onu kandırabildiğim için için utanıyordu büyük ihtimalle. Milo ise öfkeli, ilk andan ortağını kandırabildiğim için…

 Benden aldığı küçük poşeti havada sallayarak ona bakmamı sağladı. Poşetin içindeki minik, pembe hapı işaret ederek “Bu yasak. Anlıyor musun?” dedi.

 “Benim babam falan olduğunu mu sanıyorsun?”

 “Yanında olduğum sürece sözümü dinleyeceksin.”

 “Sebep?”  Poşeti avucunda buruşturarak bana doğru eğildi.

 “Sebep; buradaki rolleri karıştırıyorsun. Sen benim efendim değilsin, emirleri babandan alıyorum. Sen, zarar gelmemesi için bana tam yetki verilen bir görevsin. Buradaki hayatını cehenneme çevirmek de benim elimde cennete çevirmek de.”

 Dudaklarımı yalayarak onun gibi öne eğildim. Çirkef, şımarık bir kaltak gibiydim.

 “Sahibinin farklı olması köpek konumunda olmadığın anlamına gelmez.”

 Gülümsedi, keyifle değil öfkesini gizlemek için gülümsedi.

 “Kim köpek konumunda göreceğiz.” Benim aksime o dog demek yerine doggy kelimesini tercih etmişti.

 Siktir! Seks pozisyonundan bahsediyordu.

 Cevap vermeyerek geri çekildim, içten içe keyifliydim dişime göre birini bulmuştum. En azından buradaki zamanım eğlenceli geçecekti ve eğer kendisini yeterince güçlü hissedecek olursa onu alt etmem de o kadar kolay olacaktı.

  Eğilip dolaptan seyahat şişesinde bir votka çıkarttığımda gözleri üzerimdeydi.

 “Buna da mı karışacaksın?”

 Bana cevap vermedi.

 Şişeyi açıp kafama diktim; damağıma yapışan, tekilanın bile silemediği o iğrenç bira tadının ardından sert bir votka hoşuma gitmişti. Yüzüme yayılan keyifli gülümseme ardından başımı geriye atıp votkanın kalanını fondip yaptım.

 Tanrım… Güzel olan her şeyi dünyadaysa yanına ne kaldı?

 Milo’nun bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum, beni süzmüyordu bana bir avmışım gibi bakıyordu. Beni yakalamasına izin verebilirdim. O ağzıyla konuşmaktan başka ne yapacağını merak etmeye başlamıştım.

 Dolaptan bir tane daha votka çıkarttığımda kaşları çatıldı, bu kadar içmemden rahatsızdı.

 Aracın tavan lambası yüzüne yansırken eskimiş yara izine daha iyi yakından bakma fırsatım olmuştu. Gözünün altında, gözüne çok yakın bir noktadan şakağına kadar oldukça amatör hatta kör bir bıçakla yapılmış gibi duran iz yeni gibi de durmuyordu. Çekik olan gözü iz sebebiyle biraz daha kısılmıştı. Onun haricinde temiz bir yüzü vardı; bakımlıydı, düzenli tıraş olduğu belliydi. Uraz’ın Türk olduğu 10 kilometre öteden belli olurken Milo’yla ilgili kararsız kalmıştım.

 “Bir şeyler yemeyecek miyiz,” dedim birkaç tatlı dükkânının önünden geçerken.

 “Otelde istediğini yersin.”

 “Otelde ekler yok.” Dedim sızlanarak.

 “Bu benim sorunum değil, prenses.”

 Beni umursamayarak arabanın rotasını değiştirmedi ve yaklaşık on beş dakikanın ardından araba otelin bahçesine girdi. Otoparkta durduğumuzda Milo beklemeden tek hamleyle kapıyı açtı ve inerek önden ilerlemeye başladı, geri planda kalan Uraz ise kibarca parmaklarımı kavrayarak beni arabadan çıkartmıştı.

 “Buna nasıl katlanabiliyorsun?” diye sordum ikisinin arasında ilerlerken, kaşlarını hafifçe çattı. “Yani çok can sıkıcı bi’ adam.”

  “Çok konuşuyorsun, Mia,” Asansörün düğmesine basarken geriye döndü. “Seni nasıl susturuyorlar?”

 İmalı bir şekilde gülümsediğimde dudağının kenarı belli belirsiz oynar gibi oldu ancak asansörün açılmasıyla önüne dönerek içeriye girdi.

 “Uraz, kart.”

 “Seninki nerede?” dedim kaşlarımı çatarak.

 “Resepsiyonda.”

 “Neden?” Bıkkın bir nefes alarak gözlerini devirdi.

 “Prenses uyuşturucu batağına düşmek üzereyken kaydımı yaptıramadım.” Kartı okutup önce Zemin’i sonra da 13. Kata tuşladı.

 “Uyuşturucu batağı mı,” diyerek alayla güldüm. “İlk kez mi hap alacağımı düşündün?”

 Göz ucuyla bana bakarken gözlerinde emirlerine uymayışımın onda yarattığı hoşnutsuzluğu sezmiştim, “Ben varken ilk kezdi,” önüne döndü ve ellerini cebine yerleştirdi. “ve son.” Diye fısıldadı.

 Asansör kapıları zemin katta açıldığında gitmeden evvel kapının kapanmaması için elini araya koyarak Uraz’a baktı ve “Baş edebilir misin?” diye sordu Türkçe.  İfademi korudum, Türkçe bildiğimi bilmiyordu. Uraz önce bana baktı ardından da başını salladı.

 “Sorun yok, işlerini hallet.” Milo bir adım geri çekilirken gözleri benimkine kenetlenmişti. Yeşil gözleri kapının ardında kalırken el sallayarak gülümsedim.

 “Türkçe bildiğimi bilmiyor, değil mi?” diye sordum yüzümdeki yalancı gülümseme hala dudaklarımdayken.

 Ellerini arkada birleştirerek siyah gözlerini bana çevirdi ve dudaklarını büktü.

 “Anlaşılan bilmiyor.”

 “Bildiğimi söyleme.” Katı duruşu zedelenir gibi oldu ve bu sefer sadece gözleri yerine bedeniyle bana döndü.

 “Anlayamadım?”

 “Türkçe bildiğimi ona söyleme ve sana iyilik borcum olsun.”

 “Özür dilerim, Bayan White-” memnuniyetsiz bir mırıltı çıkarttığımda boğazını temizleyerek cümlesini düzeltti. “Mia, neden böyle bir şey istiyorsun?”

 “Fazlasıyla sinirimi bozdu. Ayrıca kıdemleriniz aynı olmasına rağmen sana karşı küçümseyici davranıyor.”

 Biraz düşündükten sonra önüne döndü.

 “Hayır... İlk andan beni kandırabilmen gerçekten de benim suçum.” Derin bir nefes alarak kibarca koluna dokundum.

 “Sadece biraz eğlenmek istedim, üzgünüm.”

 Duraksadı, Milo’ya gösterdiğim inatçı ve asi yanımı ona göstermemem, aksine ona yumuşak ve alçakgönüllü yaklaşmam onu özel hissettirmiş olmalıydı, istediğim de buydu. Aslında Milo’yaq karşı istediğim de buydu eğer bu şekilde bir ilişki kurarsam daha sonrasında talep ettiklerimi yapabilmek adına bana alan tanırlardı ancak… Milo kurnaz ve sinsiydi. Ona yakınlaşmam çok zordu.

 Bir süre gözleri ona dokunduğum yerde dolaşırken bir şey demek üzere dudaklarını aralamıştı ki asansör ineceğimiz katta durdu.

 Uraz ve Milo en büyük derdim değildi fakat ikisinin bana karşı birlik olmasını engellemeliydim, beni korumak için birlikte hareket ederlerse gerçekten görevlerini yerine getirebilirlerdi.

 “Milo…” dedim düşünceli bir ifadeyle. “Türk mü? Yani gerçekten…”

 Odanın önüne geldiğinde önüme geçerek kapının kilidini kontrol etti, kilitliydi ardından da kartı okutarak kapıyı açtı ve bir eli belindeki silahta ışığı açarak odayı gezmeye başladı.

 “Evet, bildiğim kadarıyla ebeveynleri Türk.”

 “Ama ismi…” dedim umursamazca odaya girip ayağımdaki ayakkabıları çıkartırken. “Latin kökenli değil mi?” Uraz banyoyu kontrol ediyordu.

 “Anlamını ya da kökenini bilmiyorum ama annesinin ona hamileyken gittiği İspanya gezisinde dünyaya gelmiş. Onunla bağlantılı sanırım.”

 “Zengin bir aileden geliyor olmalı.”

 Kıyafet dolabını da kontrol ettikten sonra elini belinden çekerek üzerini düzeltti ve ellerini önünde birleştirdi.

 “Temiz.”

 “Daha yeni temizlettim.” Hafifçe gülümsedi, bu kadar aptal görünmeli miydim emin değildim.

 “Benden istediğin bir şey var mı?”

 İşaret parmağımla dönmesini işaret ederek büstiyerimin fermuarına uzandım. Başını sallayarak arkasını döndü, kıyafetlerimi çıkartırken “Mesailerinizi nasıl ayarladınız?       “diye sordum.

 “Bir kişi sizinle bu dairede diğer odada kalıp nöbet tutacak, diğeri ise yan dairenizde olacak, her daim silahlı ve telsizli olacağız.”

 Sadece altımda külotumla kaldığımda biraz ilerime askıya asılmış bornozu alarak üzerime geçirdim ve terliklerimi giyindim. Uraz’a döndüğümde evet sırtı hala bana dönüktü ancak döndüğü yer boydan boya, perdenin olmadığı gecenin karanlığını yansıtan bir camdı. Ben soyunurken beni izlemediğini düşünmek aptallık olurdu.

 “Dönebilirsin. İlk nöbeti Milo aldı, değil mi?”  Nasıl tahmin ettiğimi merak edercesine gözlerini kıstı ancak aynı zamanda da kafasını salladı hafifçe.

 “Beni sana bırakamayacak kadar kontrol manyağı olmalı.” Hafifçe gülümsedi.

 “Bunu inkâr edemem.”

 Kapı çalınmadan direkt olarak içeri birisi daldığında kim olduğunu anlamak için o tarafa bakmama bile gerek yoktu.

 “İti an çomağı hazırla.”

 “Ne?”

 “Kişisel alan denilen şeyden haberin yok mu senin?”

 Odaya kabaca göz atarken umursamazca gözlerini bana da kaydırdı.

 “Senin kişisel alanın benim.”

 “Erotik.” Diye fısıldadım parmaklarımdan çıkarttığım yüzükleri makyaj masamın üzerindeki takı kutusuna koymak için oraya yönelirken.

 Uraz beni duymamıştı Milo’nun ise duymazdan geldiğine emindim.

 “Saat 00.00. Nöbete ben başlarım Uraz. Sen dinlenebilirsin.” Uraz, Milo’nun sözlerine karşılık bir asker kadar katı bir baş hareketi yaptıktan sonra daha yumuşak bir ifadeyle bana döndü.

 Aradığımı bulmaya başlamıştım, Uraz’ın içine bana karşı ufak zaaf kırıntıları atıyordum.

“Bir isteğiniz var mı, Bayan White?”

 “Bana Mia demen dışında mı? Hayır, olursa haber veririm.” Belli belirsiz bir sempatiyle kafasını salladıktan sonra odadan çıktı. Milo’yla yalnız kalmıştık. Zor ve kendinden emin olmasının, zeki ve kurnaz olmasının beni etkilediğini söylememe gerek yoktu herhalde, ancak ilk adımı ben atmayacaktım.

 Gerinerek ayağa kalktım ve yatağın yanına geçtim.

 “Yan tarafa geçebilirsin, uyuyacağım.” Otel odam normal bir daire gibi bir oturma odası ve bir yatak odasından oluşuyordu, oturma odasına neredeyse hiç uğramazdım bile ancak benim yanımda kalan korumalar geceyi orada geçirirlerdi.

 Gözlerini diğer odaya açılan küçük koridora çevirdi ve alayla güldü.

  “Yan taraf mı?”

 “Evet.”

 Kaşlarını çattı ve odanın köşesindeki berjeri kavrayarak oldukça gürültülü bir şekilde yatağımın tam önüne sürükledi.

 “Yan tarafa gitmiyorum prenses, burada kalacağım.”

  Siktir!

 “Bir sapık gibi beni mi izleyeceksin?”

 Ellerini önünde birleştirip hafifçe eğilirken gülümsedi.

 “Kesinlikle.”

 Yan odada olduğunda mutlaka onu atlatırdım ama tam karşımda dikildiğinde uyuyakalmasından başka şansım olmuyordu. Bu sinsi piçin uyuyakalmayacağından da emindim.

 “Ben sadece iç çamaşırımla uyumayı severim.”

 Sanki bilimsel bir makaleden bahsediyormuşum gibi gözlerini kısarak kafasını salladı ve elini ileriye uzatarak “iyi geceler,” dedi.

 “Işık?”

 Cebinden bir kumanda çıkartarak ışıkları kapattı, kumandadaki başka bir tuşla da başımın ucundaki abajurları yaktı. Dönüp abajurlara bakarken hafifçe mırıldandım.

 “Oh, bu olay çok iyiymiş.”

 Gerçekten gözleri üzerime dikiliyken dudağımın kenarını hafifçe yukarı kıvırdım.

  “Bari manzaranın en güzel şekilde olmasını sağlayalım.” Anlamayarak belli belirsiz kaşlarını çattı.

 Bornozumun kuşağını hafifçe çekerek gevşemesini sağladım. Kuşak bağladığım yerden yavaşça çözülürken bornozum da bağın gevşemesiyle omuzlarıma inmişti.

 Kuşağı tamamen çözdüğümde saten bornoz kollarımdan kayarak yeri boyladı.

 Milo’nun gözleri bedenime kaymamıştı, hadi ama bir saniyeliğine bile mi?

 Üzerimde sadece iç çamaşırımlaydım ve bir kez bile göğüslerime bakmak istemiyor muydu?

 Derin bir nefes aldım, yatağa yöneleceğim sırada adımla seslenerek beni durdurdu. Yerinden sakince kalkarak bana doğru bir adım attı. Gözleri hala tam olarak gözbebeklerimdeydi. Emin ve yavaş adımlarla bana yakınlaşırken keyiflenmiştim, onu baştan çıkarmanın bu kadar kolay olmasını, kabul etmeliyim ki, ben de beklemiyordum.

 Aramızda santimler kalırken tam önümde durdu ve bana bakmaya devam ederken hafifçe aşağı doğru eğilmeye başladı, göğüs uçlarım bir ürpertiyle sertleşirken dudaklarıma bir gülümseme yayıldı ve dudaklarını hissetmeyi bekledim.

 Ancak saniyeler geçmesine rağmen hiçbir şey hissetmemiştim. O sırada doğruldu, elinde bornozum vardı.

 “Bu kadar dağınık mısın hep, bunu asmalısın.” dedi. Siktir!

 Siktir! Beni kandırmıştı! Beni nasıl kandırabilmişti?

 “Bu senin işin.” Dedim hiçbir şey belli etmemeye çalışarak ardından da yorganı açarak yatağa girdim.

 “Benim işim seni korumak, prenses. Arkanı toplamak değil.”

 Berjere geri oturduğunda bir eli karnıyla kemeri arasında sıkıştırılmış silahına giderek gözlerini bana dikti.

 “Bütün gece öylece beni mi izleyeceksin gerçekten,” dedim fısıldarcasına.

 “Başka bir işim yok.”

 “Olabilirdi.” Diye gülümsedim. Aynı gülümsemeyle karşıladı beni.

 “Olmayacak.” Kendinden emindi ancak sanki bu kararı hemen şu an vermişti. Kendi kendini telkin ediyor gibiydi. Milo gibi büyüklük egosu olan insanları çok görmüştüm. Ona istediğimi yaptırmanın tek yolu ona bir rakip bulmaktı. En iyisinin o olduğunu göstermek…

 Başımın ucundaki ışığı kapatarak onu karanlığın ardında, perdesiz camlardan yansıyan gri-beyaz ışığın altında bıraktım.

 Gözlerimi kapatırken şu an sadece Mia olmam gerektiğinin farkındaydım, bu çizgiden bir süre çıkmamam gerekiyordu. Öyle yaptım gözlerimi kapattım ve uykuya daldım.

 Bir yandan burnumun ucunda beliren yanık kokusu ciğerlerimi doldururken diğer yandan kulaklarımı dolduran acı çığlıkları bastırmaya çalışıyordum. Kalbim bir kuşunki kadar sert ve hızlı atıyor gözlerim hem dumandan hem de saç diplerimden yüzüme doğru süzülen terden dolayı yanıyordu. Bileklerime sıkıca sarılan kelepçeden kurtulmaya çalıştım, ağlıyor muydum yoksa gözyaşları öylece gözlerimden akıp gidiyor muydu?

 “Öleceksin!” diye bir ses işittim ileriden. “Öleceksin ve ben senin mezarının üzerinde dans edeceğim! Hadi!”

 Duman ciğerlerimi yorup beni ayakta durması imkânsız hale getirirken nefesimi tuttum. 1… 2… 3…

 Sonra çok derin bir nefes alarak gözlerimi açtım.

 Parmaklarım çarşafı yaşamım ona bağlıymışçasına kavramıştı, çok derin nefesler alıyordum ve boğazım yanıyordu. Birkaç saniye ne kimliğimi hatırlayabildim ne de nerede olduğumu, ayakucumdan kirpiklerime kadar beni saran bir soğukluk içerisindeydim bedenim titremeyle kaskatı kesilme arasında kararsızdı. Gözlerimi bile kırpamadan sadece karşıya bakıyordum karanlığın içerisindeki anlamsız gri ışık huzmesi birkaç saniyeliğine tüm odağımı karıştırırken gözlerimi hızlıca kırparak neler olduğunu idrak etmeye çalıştım. Kaskatı kesilmiş parmaklarımı biraz zorlayarak çözdüm ve terli elimin altındaki çarşafı bırakarak hafifçe doğruldum. Üzerimdeki yorgan tenimden aşağı doğru sıyrılarak bedenimi açıkta bırakmıştı.

 Milo beni izliyordu, sakindi. Eli belinde, silahının üstündeydi ancak işaret parmağı tetikte değil silahın yanına sabitlenmişti, diğer elinde dumanı havaya karışan ve külü birikmiş olan kalın bir tütün parçası vardı.

 Kelimenin tam anlamıyla çıplak olmama rağmen kendimi bütünüyle çıplak hissetmeye tam da şu an başlamıştım. Beni kâbus görürken görmüştü, savunmasız ve korkarken. Terli boynumu ve göğsümü elimin tersiyle silerken göğüslerime yapışan saçlarımı geriye attım.

 Acaba beni kâbus görürken izlediğinde ne düşünmüştü? Ne kadar savunmasız ve ürkek olduğumu mu yoksa onun yanındaki kişiliğim altında başka şeylerin de var olduğunu mu? Beni yorumlayabilmek için önünde tüm gece vardı, beni her ayrıntıma kadar incelemiş olabilirdi? Bir şeyler fark etmiş miydi?

 Derin bir nefes alarak gözlerime baygın bir ifade yerleştirdim. Az önceki durum hiç yaşanmamış gibi öne doğru eğildim ve emekleyerek yatağın ucuna çektim kendimi; ona yakındım, göğüslerim neredeyse dibindeydi ancak sadece gözlerimin içine bakıyordu.

 “Burada sigara içmen yasak değil mi?” diye fısıldadım, hafifçe gülümsedi ve külünü avucuna silkeleyerek sigaradan derin bir nefes çekti içine.

 “Benim olduğum yerde kuralları ben koyarım.” Kelimeleriyle birlikte sigarasının dumanı da yüzüme çarpmıştı. Memnuniyetle mırıldanarak sigarasına uzandım ve dudaklarının arasından çekerek sigaradan derin bir nefes aldım. Dudaklarının ıslattığı yerden tütün tadını alabiliyordum, ucuz kalitesiz bir kâğıtta kaçak bir tütün olmalıydı.

 Ciğerlerime doldurduğum nefesi dudaklarına doğru üflediğimde yutkunarak çok kısa bir anlığına dudaklarıma baktı ancak saniyeler dahi geçmeden bakışları yeniden gözbebeklerimi bulmuştu.

 “Saat kaç?”

 “06.47,” dedi saate dahi bakmadan. Kaşlarımı çattım.

 “Saate bakmadın bile.”

 “Sen uyurken saate bakmıştım 06.40’tı. Yaklaşık beş dakika rüyanda kıpırdadın, uyanarak yanıma gelmen iki dakika sürdü. Saat 06.47.”

 Gözlerimi arkasındaki duvar saatine çevirdiğimde saat gerçekten de 06.47’yi gösteriyordu. Bu kadar dikkatli ve ayrıntıcı olması beni rahatsız hissettirmişti, az önceki çıplaklık hissini tekrardan hissediyordum. Yutkundum ve hissettiklerime karşı bir duvar gibi olan bakışlarımı yeniden ona çevirdim.

 “Bütün gece bir an bile ayrılmadın mı?” Başını iki yana doğru salladı. Sigaradan derin bir nefes alarak bir kez daha dudaklarına doğru bıraktım dumanı, olduğu yere kendisini daha da bastırdığını hissetmiştim.

 “Hiç mi sıkılmadın?”

 “Benim işim bu.”

 “İşin sadece bu olmamalı.” Yüzünü bana daha çok yakınlaştırarak dudaklarıma doğru fısıldadı.

 “Sadece bu olmasını tercih ederim.” Hafifçe kıkırdadım, iradenin tükeneceği bir nokta olacaktı.

 “Nasıl oldu?” dedim kaşlarımla yüzündeki yara izini işaret ederek. Güzel yüzünün bütünlüğünü bozuyordu ancak onu daha da çekici görmeme sebep olmuştu.

 “Seni hayatıma bu kadar dâhil etmemekte kararlıyım.” Diye fısıldadı küçümsercesine. Gülümsedim, beni hayatına dâhil etmek isteyecek başka birini tanıyordum.

 Yüzünü dikkatle incelerken içimdeki onu yatağa çekme hissini bastırarak ani bir hareketle askıda asılı duran bornozumu giyindim üstüme ancak önümü açık bıraktım.

 “Her anımda yanımda birisi mi bulunacak?”

 “Evet.” Diye yanıtladı beni tereddüt etmeden.

 “Peki ya duş alırsam?” enerjik bir şekilde pencerenin önüne geçtim ve dışarıya baktım. Arabalar gelip geçiyordu, valeler garsonlar çeşitli barlar hala açıktı. Şehri yukarıdan görmek beni güçlü hissettiriyordu.

 “Kapının önünde duracak birisi olacak.” Omuzumun üzerinden geriye dönerek ona baktım, bana bakmıyordu gözleri tam karşısındaydı ancak tüm ilgisi bendeydi.

 “Odaya misafirim geldiğinde?”

 “Gelemez.”

 “Hapishanede bile görüş günü var.”

 “Daha önceden irtibat kurduğun bilinen birisi değilse otele getiremezsin, Mia.” Başını bana doğru çevirdiğinde gözlerindeki ifade sanki bunu bilmem gerekiyormuş gibiydi.

 Camın kenarına oturarak bacak bacak üstüne attım.

 “Peki ya sevişmek istersem?”

  Kaşları çatıldı.

 “Tanımadığın birisiyle mi? Etik değil.” Benimle dalga geçiyordu, gülümsedim.

 “Kendimi tatmin etmek istersem?”

 “Seni izleyen birisi varken yapmak zorundasın.”

 Düşünür gibi yaptım ve omuz silktim.

 “Bana uyar.”

 “Öyle mi?” dedi ifadesiz bir tonla. Ve derin bir nefes alarak ayağa kalktı bana doğru yakınlaşırken bedeninin saatlerdir aynı pozisyonda durmasından dolayı oluşan gerginliğin vücuduna yansımasını görebiliyordum. Yorgundu.

 Tam önümde durduğunda kemerinin tokası tam olarak yüzümün hizasına denk gelmişti, gözlerimi oradan çekerek bana sertçe bakan yeşillerine çevirdim.

 “Ben odaklanamazdım.” Hafifçe eğildi ve bir anda yüzüme doğru üfledi. Onun üflemesiyle döküldüğünü dahi fark etmediğim sigara külü havaya karışmıştı. “Şanslısın.”

 Sigarayı dudaklarımın arasından alarak kendi dudaklarına yerleştirdi.

 “Belki de tam şu an denemeliyim.” Dedim bacaklarımın arasında o olacak şekilde bacaklarımı iki yana ayırarak. “Odaklanıp odaklanamadığımı görürüz.”

 Parmaklarım göğsümün arasından yavaşça aşağıya doğru inerken sigarasından gergin bir nefes çekti içine, sanırım gerçekten bunu yapacağımı düşünüp gerilmişti. Benden hiç etkilenmediyse şu an neden bedeni taş kesmişti ve neredeyse yapmamamı söyleyecekti?

  Gözleri dikkatle üzerimde gezinirken bir anda alayla gülümsedi ve sigaradan son bir nefes çekerek eğildi, sigarayı pencerenin kenarındaki mermere bastırarak söndürürken gözlerindeki gerginlik silinmişti.

 Kafasını hafifçe bana çevirip dumanı yüzüme üfledi.

 “Kâbusunun korkusunu çok çabuk atlatmışsın.”

 Parmaklarım karnımın üzerinde duraksadı, kaşlarımı çatarken geriye çekilerek ardına döndüğünde kısaca etrafa bakıp kapıya doğru yürümeye başladı. Yakalamıştı, ne kadar korktuğumu ve savunmasız olduğumu görmüş ve yakalamıştı. Bunun zayıflığım olduğunu yakalamıştı.

 “Nereye gidiyorsun?” dedim sertçe.

 “Saat 07.00.”

 “Yani?” dedim ellerimi iki yanımda açıp.

 “Mesaim bitti prenses, biraz uyuyacağım.” Kapının kolunu kavradığında geriye dönüp bana baktı. “Uraz kapıda bekliyordur.”

 Bıkkın bir nefes alarak ayağa kalktım ve bornozumun önünü kapatarak kuşağımı sıkıca bağladım.

 Gülümsedi ve kapıyı açtı, Uraz tam da dediği gibi takım elbisesiyle kapının önünde bekliyordu.

 “12.00’de görüşürüz.” Dedi Uraz’a ve Türkçe bir şekilde devam etti. “Dikkat et, tam bir baş belası olabiliyor.” Gözlerimi devirerek banyonun kapısını açtım.

 “Umarım takım elbisen vardır. Geri geldiğinde giymiş ol.”

 Beni umursamadan odadan çıkarken sinirlendiğimi hissediyordum, Milo uğraşılması zor bir insandı. Aslında hayır… Zor değildi. Sadece olağan hareketler onu kontrol etmek ve idare etmek için yeterli ve uygun değildi. Onu idare edebilmek için üzerinde düşünmek gerekiyordu. Rahatsız edici derecede güçlü bir iradesi vardı. 

 “Ben duşa giriyorum. Ona sordum katılmak istemedi, katılmak istersen haber ver.” Uraz sabah mahmurluğuyla da afalladığında aynı ifadesizlikle devam ettim. “Sadece şakaydı.”

 İçeriye girerek kapıyı kapattım, üzerimdeki bornozu soyduktan sonra ve kilidi çevirdim.

 “Bayan White, kilit!” Küvete yöneleceğim sırada Uraz’ın sesini duymamla duraksadım ve sinirle o tarafa döndüm.

 “Tanrı aşkına özel bir anım olmayacak mı?”

 “Kapıyı kilitlemeniz yasak, Bayan White.”

 “Mia! Lanet olası Mia! Kilidi açarak kapıyı yarım açtım ve kafamı dışarıya uzattım. “Bana, Mia de lütfen!” Son cümlemi Türkçe söylemem ve tam olarak görünmesem de kapıyı yarı çıplak açmış olmam onu bir tık şaşırtmış olmalıydı. Hafifçe irileşen siyah gözleriyle kaçamak bakışlar attı ve kafasını salladı.

 “Kusura bakma, Mia. Kurallar bu şekilde.”

 Sinirle inleyerek kapıyı yüzüne çarptım.

 “Sikeyim kurallarınızı!”

 O sırada bir mesaj sesi işiterek elimi bornozun cebine attım ve telefonu çıkarttım. Parmak iziyle kilidi açtığımda BIG FU*KING BOSS olarak kayıtlı bir numaradan mesaj geldiğini gördüm.

Sesini kıs uyuyamıyorum.

Milo? Numaranı ne zaman kaydetmiş olabilirsin ruh hastası herif!

 Siktir git. –Fuck you-

Mesajıma anında cevap geldi.

 I will. –Yapacağım/gideceğim-

 Hafifçe gülümsedim, öfkem dağılmıştı.

 Bekliyorum.

 Küvete sıcak su ve biraz duş köpüğü doldurarak içerisine girdim.

 Telefonu elime aldım, bu telefona casus program yüklemediğini düşünmek için 15 yaşında olmalıydım bu yüzden tabii ki de hiçbir işimi bu telefondan yapmayacaktım, yakın zamanda bir kullan at telefon almalıydım, sevdiğim Rus raplerinden birini açarak kafamı geriye attım. Tenimde dalgalanan sıcak su kaslarımın gerginliğini alırken geri kalan dünyayla nasıl iletişim kurabileceğimi düşünmeye çalıştım.

 Üç gün boyunca haberleşmezsek bize aracı olacak biriyle buluşacağımı kararlaştırmıştık bugün ikinci gündü, şimdilik ortamın ve elimin altındaki imkânların tadını çıkartmak istiyordum. Planladıklarımı hemen yapmaya çalışırsam Milo’nun dikkatini anında çekerdim, sinsi herif ne çıplaklığımdan etkileniyordu ne de gözünden bir şey kaçırıyordu. Çelik gibi sağlam bir nefsi vardı. Ancak elbet de etkileneceği bir şey bulacaktım. Benim uzmanlık alanım buydu.

 Telefonu yeniden elime aldığımda notlar kısmına girdim. Kredi kartlarının ve lazım olabilecek çeşitli şeylerin şifresiyle önemli tarihler vardı.

 Kapı çekingen bir tavırla tıklatıldığında cevap vermedim, Uraz’ın bu kadar titiz olması sinirimi bozuyordu, ölmemiştim işte.

 “Mia?” Cevap vermeyerek bedenimi suyun altına gömdüm. Kapı birkaç kez daha, daha güçlü tıklatılmıştı. Hala bana sesleniyordu.

 Suyun içerisinde sinirle inleyip kendimi dışarı çıkarttım ve saçlarımı geriye tarayarak küvetten çıktım, bedenimden sular damlarken küvetin kenarındaki havluya uzanmıştım. Havluyu askıdan aldığım sırada kapı açıldı. Çıplaktım ancak ardım kapıya dönüktü omuzumun üzerinden kısaca ona bir bakış attım.

 “Buna röntgencilik diyorlar.”  Bir anda ani hareketle döndüğünü hissettim, gözlerimi devirerek havluyu bedenime sarıp ıslak saçlarımı topladım.

 “Özür dilerim. Siz cevap vermeyince merak ettim.”

 “Duşta biraz rahatlamak istiyorum Uraz. Merak etme kendimi öldürecek değilim.” Yanından geçmek için omuzuna dokunduğumda gerilerek bana müsaade etti.

 “Mia, senin güvenliğinden sorumluyum. Lütfen sana seslendiğimde bana cevap ver.”

 Yüzünde çaresiz bir ifade vardı, neredeyse onun için üzülecektim.

 Onu duymazdan gelerek kıyafet dolabına uzandım ve askıların arasında gezinmeye başladım.

 “Kahvaltı yapmak ister misin?” Birkaç saniye odanın içerisinde sessizlik hâkimiyetini korudu ardından da hafifçe boğazını temizledi.

 “Siz nasıl isterseniz.”

 Gördüğüm uzun kollu, beyaz penye bir elbiseyi elime aldım. Havlu hala üzerimdeyken dantelli iç çamaşırımı giyip havluyu bir kenara attım ardından da elbiseyi başımdan geçirdim.

 Islak saçlarımı açık bırakarak kısa botlarımı ayağıma geçirdim. Uraz kapının yanında beni bekliyordu, ona yaklaştığımda gözlerini zorlukla üzerimden çekerek kapıyı açtı ve geçmem için beni buyur etti.

 Asansöre doğru ilerlerken Milo’nun içerisinde olduğu odaya baktım. Uyuyor muydu yoksa güvenlik kameralarından beni mi izliyordu, bunu merak etmekten kendimi alıkoyamıyordum.

 “Seninki uyuyor mudur?”

 Uraz bir anlığına karışık kafasıyla bana bakarken odayı işaret ettim.

 “Milo mu? Evet, dün onun için yoğundu.” Kaşlarımı çattım.

 “Öyle mi? Neredeydi?” Uraz sanki ağzından bir şey kaçırmış gibi yutkunurken asansörün açılan kapısı ardından beni içeriye soktu.

 Bunu araştıracaktım.

 Asansöre bindiğimde aynadaki zaman zaman hala tanımakta zorlandığım, ben gibi durmayan yansımama baktım, çok açık sarıda olan saçlarım açık olan tenimi daha da soluk göstererek hasta gibi durmama sebep oluyordu, bunu sevemiyordum. Üzerime geçirdiğim penye elbise o kadar dardı ki derin bir nefes aldığımda ortaya çıkan kaburgalarımı ve belirginleşen göğüs uçlarımı kıyafetten görebiliyordum.

 Uraz’ın bana neden o kadar ilgili baktığını şimdi anlayabilmiştim, gülümseyerek ardımda dikilen iri bedenine bir bakış attım. Gerçekten tatlıydı.

 Alt kata indiğimizde kahvaltı salonuna geçerek cam kenarı bir yere oturdum ve dün geceden gergin kalan boyun kaslarımı ovuşturdum, siktiğimin rüyası beni alt üst etmişti. Bundan sonra uyumadan evvel melatonin haplarından almalıydım.

 “Yanımda, ayakta dikilmen sence de fazlasıyla ifşa etmiyor mu beni?”

 Benim uyarımla başını salona çevirip etrafa baktığında üzerinde gezinen gergin gözleri ve tereddütlü bakışları fark etmişti. Boğazını temizleyip üzerini düzelttikten sonra karşımdaki sandalyeyi çekti ve gergin tavırla oturdu, gözlerimi devirerek alayla gülümsedim.

 “Ne içersin?”

 “Görevdeyim.”

 “Hadi ama,” diye mırıldandım. “Kahvaltı yaptığını sanmıyorum ayrıca dikkat çekmemen de lazım. Merak etme hepsi benden.”

 O sırada bir garson gülümseyerek yanımıza yaklaştı. Hayır, garson olduğunu sanmıyordum sanırım salon görevlisiydi. Üst düzey müşteri muamelesi görüyordum, bunu sevmiştim.

 “Ne arzu ederdiniz?”

 “Kahvaltı için bir şeyler önerir misiniz?”

 Adam memnuniyetle gülümseyerek ardındaki geniş mutfağı gösterdi.

 “Birçok dünya mutfağı seçeneğimiz mevcut, klasik Türk kahvaltısıyla birlikte, İngiliz çayımız, bacon, yumurta ve kuru fasulyemiz, pancakemiz, Rusya’dan özel getirilen süt reçelimiz ve Türkiye’de üretilmiş ballarımız da mevcut.”

Memnuniyetle dudaklarımı bükerek kısaca masaya baktım.  

 “Wassa, süt reçeli ve su istiyorum; arkadaşım içinse klasik Türk kahvaltısı ve Türk çayı lütfen.” Adam gülümseyerek uzaklaşırken çiseleyen yağmurun lekelediği camın ardındaki sokağa baktım, bu havaları seviyordum.

“Rus…” Başımı ona çevirdiğimde biraz tereddüt etti ancak bu onu durdurmadı, “süt reçeli yerine daha çok İngiliz kahvaltısı tercih edersin sanmıştım.” Kaşlarımı çattım.

 “İngiliz kahvaltısı dediğin nedir?”

 Bocalayarak masayı işaret etti.

 “Bilirsiniz… Sütlü çay falan…”

 “Ne derler bilirsin;” dedim rahat ve beni gerdiğini fark ettirmeyecek kadar umursamaz bir tonla, “en iyi çay beş çayında içilir.”

 “Beş çayı muhabbeti gerçek miydi?”

 “Tabii ki de. Ayrıca yıllarca kahvaltıda kızarmış ekmek ve fasulye yedikten sonra sindirim sisteminin ne hale geldiğini tahmin edemezsin. Fasulye biraz gaz yapıyor.”

 “Bizde de aynı problem var, merak etme.”

 Kendini tutamayıp fazlasıyla sesli güldü ancak ona karşı ifadesiz kalmaya devam ettim bu hemen ciddiyetine dönmesine neden olmuştu; o an ona neden gülemediğimi bilmiyorum sadece bir anlığına tüm mantıksal tepkileri veremeyecek kadar rahatsız hissetmiştim kendimi. Yeniden dışarıyı izlemeye devam ettiğimde siparişler gelene kadar gözlerini üstümde hissettim, yüzümü inceliyordu, beni, kıyafetten belli olan göğüs uçlarımı... Bakışları Milo’nun ki gibi şüpheci veya tetikte değildi, benim açığımı aramıyordu; bana karşı hayranlık duyuyordu gözleri dış görünüşümü takdir eder gibiydi. Ne kadar çirkin olduğumu bilmeden…

 “Bunun bir okulu var mı, Türkiye’de?” dedim takım elbisesini işaret ederek. “Güvenlik olmanın yani?”

 Kaşları çatıldı.

 “Hayır, bildiğim kadarıyla yok.”

 “Sizi neye göre seçiyorlar o zaman?”

 Biraz tereddütte kaldı.

 “Biliyorsunuz kişisel bilgilerimi paylaşamam.” Onu yanıtsız bırakarak beklentiyle bakmaya devam ettiğimde konuşmak zorunda hissederek devam etti. “Mesleğimiz ve yaşam standartlarımız göz önüne alınıyor.”

 Memnuniyetle mırıldandım, o sırada kahvaltımızın masaya getirilmesiyle ona başka bir şey söylemeden yemeğe odaklandım. Yemek yemeyi çok fazla severdim ancak standart egzersiz programımı burada uygulayamadığım için yediklerim kilo yapacaktı, bu yüzden yememeliydim. Kilom kayıtlara kaç geçtiyse +1, -1 o civarda olmalıydı.

 Kahvaltının ortalarına doğru dibini sıyırdığım süt reçelini bıçağın ucundan yalarken ardıma yaslandım. Uraz’ın çok acıkmış olduğu belliydi, gerçi onun iriliğinde bir adamı basitçe hazırlanmış bir tabak kahvaltıyla beslemek mantıklı ve doyurucu değildi bunu istediği ikinci ekmek sepetinden de anlayabiliyordum.

 “Kahvaltıdan sonra birkaç yere uğrayarak alışveriş yapacağız. Konumları sana arabada gönderirim.”

 Söylediğim cümle tam ekmeği ağzına atmak üzereyken onu durdurmuştu. Çayından bir yudum alarak duruşunu dikleştirdi ve benimle göz teması kurmadan konuştu.

 “Maalesef, hanımefendi. Saat 12’ye kadar otelden ayrılmamamız gerekiyor.” Ucunu emdiğim bıçağı tabağıma bırakarak masaya doğru eğildim.

 “Pardon… Sebebini sorabilir miyim?”

 “Milo… bu şekilde talimat verdi.”

 Parmaklarımın arasında olan sandalye kolunu sertçe sıktım.

 “Milo beni engelleyebileceğini mi düşünüyor?”

 Bakışlarını masadan ayırarak bana çevirdi

 “Aslında… Evet.” Gittikçe öfkeleniyordum, sıktığım çenem ağrımaya başlamıştı.

 “Anlayamadım?”

 “Bay White, sizin güvenliğiniz için Milo’ya tam yetki verdi. Ne derse yapmak zorundasınız. Yoksa sizi güvende tutmak için her şeyi yapabilir.”

 “Tam yetki ne demek biliyorum, Uraz.” Devam etmek için aralık kalmış dudaklarını kapatarak kafasını salladı.

 “Bay White’ı öldüreceğim,” diye tısladım gergince. Ardından elimi Uraz’a doğru uzattım.

 “Oda kartınızı ver.”

 “Maalesef.” Tek kaşımı kaldırarak ona bakmaya başladığımda mahcubiyetle başını eğdi. “Maalesef, şu an Milo mesai saatleri dışında yani odaya giremezsiniz.”

 “Tanrım siz ben çıplakken odaya dalabiliyorsunuz ama kartını ver.”

 “Bayan White…”

 “Uraz!”

 “Kart bende yok, shift değişimi yapan diğerine kartı teslim ediyor.”

 “Ne zamandan beri?”

 “Milo sizin kartı isteyeceğinizi düşündüğünden beri.”

 Sertçe masadan kalktığımda Uraz da benimle birlikte ayaklandı.

 “Nereye gidiyorsunuz, Mia Hanım?”

 “Canımın istediği yere. Gelmek ister misin?”

 Beni engellemeye çalışarak önüme geçtiğinde onu baştan aşağı inceledim.

 “Ne yaptığını sanıyorsun?”

 “Gitmenize izin veremem.”

 “Üç saniye içerisinde önümden çekilmezsen kovulursun.” Tereddütle bir bana bir de ardına baktı. “Ve emin ol, bir büyükelçinin kızının dediklerini herkes dinler. Avm’de bile güvenlik görevlisi olamazsın Uraz. Şimdi çekil yolumdan.”

 Yüzünü buruşturarak çaresizce kenara çekildiğinde omuzumu ona çarparak ilerlemeye devam ettim.

 “Bari ön kapıdan çıkmayın, Mia Hanım.” Olduğum yerde duraksayarak 10 metre ilerimdeki döner kapıya baktım. Çok kalabalıktı ve çok fazla da kamera vardı.

 “Pekâlâ…” Topuklarımın üzerinde ardıma döndüğümde yüzünde bu hareketimi hiç onaylamayan bir ifade vardı.

 “Mia,” dedi başını iki yana sallayarak. “Lütfen işbirliği yap.”

 “Ben sizin ortağınız falan mıyım?”

  Otoparka ilerlerken Uraz’la aramızda değişik bir hava vardı. Sanki… Bana kırılmış gibi hissediyordum. Kaşlarımı çatarak başımı iki yana salladım. Bana küsmüş falan olamazdı, değil mi?

 “Uraz,” dedim gergin havayı dağıtmak için. “Konu seninle ilgili değil. Kişisel algılama.”

 Bana cevap vermedi.

 Asansörün kapıları açıldığında önden çıkmam için kenara çekildi ve yüzüme dahi bakmadan beni bekledi.

 Aramızda duygusal bir şey olduğunu mu düşünüyordu? Tanrım… Dramatik.

 Vito aracın yanına ulaştığımızda şoförün bizi beklemediğini fark ettim.

 “Yeni şoför nerede?”

 “Milo gerektiğinde çağırmak üzere onu gönderdi.”

 “Kapıyı aç.”

 Bastığı tuşla arabanın otomatik kapısı açılırken ardıma dönerek Uraz’a doğru birkaç adım attım. Olabildiğince yakınlaştım ona, gözleri üzerimdeyken ceketinin yakasını kavrayarak hafifçe aşağıya kaydırdım parmaklarımı.

 Dudaklarımda gergin bir gülümseme hafifçe fısıldadım.

 “Patron artık Milo mu?”

 İfadesiz kalmaya çalışan bakışları gözlerimdeyken onu tuttuğum yerden hafifçe iterek arabaya bindim. Milo tüm bunları bilerek mi yapıyordu yoksa gerçekten de beni eğitebileceğini mi düşünüyordu?

 Bir tane votka alarak kapağını açtım ve başıma diktim.

 Benimle dans etmek istiyorsa onunla en güzel dansı yapacaktım.

 “Nereye,” diye sordu Uraz arabayı çalıştırıp otoparktan çıkarken. Biten şişeyi yerine koyup başka bir tane açtım ve fondip yaptım. Boğazımdan geçen acılık yüzümü buruştururken derin bir nefes aldım.

 Bu çok iyiydi!

 Uraz’ın tam arkasındaki koltuğa geçerek öne doğru uzandım ve radyoyu açtım. İçeride hareketli bir müzik dolaşırken yüzümü ona dönerek koltuğa yaslandım.

 “İstediğin bir yer var mı?”

 Kafasını hafifçe bana çevirdiğinde yüzü çok yakınımdaydı. Gözlerimi dudaklarında gezdirdim.

 “Otele dönmek-” İşaret parmağımı dudağına bastırıp onu susturduğumda gözleri kısa süreliğine yoldan ayrılmıştı.

 “Tüm sorumluluk bende Uraz. Şimdi söyle istediğin bir yer var mı?”

 “Siz nereyi istersiniz, Mia Hanım?”

 Dudaklarımı biraz daha yakınlaştırıp gülümsedim.

 “Normalde sadece masum bir alışveriş yapıp otele dönecektim ancak şimdi… Biraz düşüneceğim.” İsteğime uyarcasına kafasını salladı.

 Saat sabahın erken saatleriydi o yüzden şu an hiçbir şey yapamazdım ama Milo’nun mesaisi başlamadan da bir şeyler yapmalıydım.

 Telefonumu elime alarak sosyal medyaya baktım. Hatırladığım kadarıyla polise yakalanmamak için gündüz saatlerinde partileyen bir grup hesabımda ekliydi.

 Mesajlar kısmına girerek konuştuğum kişilere baktım; nudelar, iltifatlar, telefon numaraları… Tanrım… Burada bir şey yoktu.

 Anasayfaya geri dönüp paylaşılan hikayelere baktığımda bende ekli olan bir çocuğun paylaştığı bir hikayeye denk gelerek gülümsedim.

 Saat 11’de bir gündüz partisi yapacağını söyleyen, gelmek isteyenlere konumu özelden atacağını yazan bir gönderiydi. Gülümseyerek mesajlara girdim. Bu çocukla daha önce sadece karşılık birkaç emoji atmıştık.

 Gözlerimi devirdim, ne ergenceydi ama… Ve bir mesaj yazdım.

 Selam.

Ekranı kapatmıştım ki bir bildirim geldi.

  Mia! Nasılsın?

 Harika! Bir parti vereceğini duydum…

Evet! Aslında ben değil yakın bir arkadaşım verecek partiyi ama sorun yok.

Konum?

Konum.

Gelen konumu Uraz’ın önündeki ekrana gönderdiğimde Uraz’ın oturduğu yerde rahatsızca kıpırdandığını fark ettim.

 “Buraya gitmek istediğinize emin misiniz?”

  Onaylayıcı umursamaz bir mırıltı çıkarttım.

 “Yol 15 dakika gösteriyor, Uraz. Uzatmaya çalışırsan beni kızdırırsın.”

 Derince bir nefes alarak kafasını salladı ve gaza bastı. Benimle yatmayıp kocammış gibi emirler vermesi can sıkıcıydı, onu pişman etmem gerekiyordu.

 İçkilerin durduğu dolaba yönelerek arkadaki büyük viski şişesinin altına gizlediğim beyaz hapı aldım ve dudaklarımın arasına sıkıştırdım, üçüncü şişeyi açarak başıma diktim.

 Alkol yüzünden hızlı akan kanım hoşuma gitmeye başlamıştı, alkole doğal bir bağışıklığım vardı kolay kolay sarhoş olmazdım ancak alkolün verdiği özgürlüğü damarlarımda hissetmeyi ve buna yaslanmayı seviyordum.

 On beş dakikanın ardından eski depoların olduğu izbe bir yerde durduğumuzda Uraz’ın gelmesini beklemeden arabadan indim. Kasvetli havanın içerisinde atıştıran yağmur damlaları yüzüme vuruyordu. Alkolün ısıttığı tenime değen rüzgâr beni kısmen rahatlatmıştı. Gülümseyerek on üç numaralı depoya doğru yürümeye başladım.

 Uraz’ın gergin ve panikli havası beni sıkıyordu.

 “Çıkar ağzındaki baklayı.”

 “Beni zor duruma düşürüyorsunuz Mia Hanım.”

 “Senin görevin beni korumak Uraz, tercihlerimi yorumlamak değil.” 13 numaralı deponun önüne geldiğimde içeriden yansıyan müzik sesini işitebiliyordum.

 “Milo’nun haddini aşması bunu yapılabilir bir şey olduğu anlamına gelmiyor. Kendi tavırlarına dikkat etmeni öneririm.”

 Kapıyı sertçe çaldığımda eskimiş demir kapı birkaç saniye sonra büyük bir gürültüyle açıldı. Kapıyı açan kişi sosyal medyada konuştuğum kişiye benzemiyordu. Gülümseyerek bana baktı ve tek kaşını kaldırdı.

 “Konumu Alex attı.” Dedim içeri girerken, Uraz da ardımdan girmek için bir adım attığında kapıyı açan çocuk onu durdurdu ve gülümseyerek bana döndü.

 “Sen girebilirsin ancak o… Hayır.”

 Göz ucuyla Uraz’a baktım ardından yeniden çocuğa döndüm.

 “Polis değil, benimle.”

 Diliyle onaylamaz bir ses çıkartarak başını hafifçe iki yana salladı, sarhoş ya da kafası iyiydi. Belki de ikisi de.

 “Koruma yok.” Gülümseyerek kafamı salladım bu çocuğu sevmiştim.

 “Sorun yok, Uraz. Kapıda bekle.”

 “Hayır, Mia Hanım. Sizin güvenliğinizden sorumluyum.”

 Derin bir nefes alarak omuzunu kavradım ve hafifçe parmak ucuma yükselerek dudaklarımı kulağına yakınlaştırdım.

 “Sorun değil, koca adam. Bir avuç çocuk bana korkutucu gelmiyor. Bir sorun olursa telefonum açık.” Konuşurken dudaklarımın ona değmesine izin vermiştim, ensesindeki tüylerin hafifçe ürperdiğini fark ettim.

 “Mia…” dedi çaresizce.

 “Sorun yok,” diye gülümsedim içeriye girerken. Kapıyı açan çocuk sertçe kapıyı savurduğunda Uraz deponun dışında kalmıştı.

  “İngiliz misin?” dedi gülümseyerek.

 İçeriye girerken etrafa göz gezdirdim, girişte ortada bir kanepe karşılıyordu insanı, odanın köşelerinde bar sandalyeleri ve masaları vardı. İçerisi çeşitli neon ve kırmızı renkli ışıklarla süslenmişti. Terk edilmiş bir yerden daha çok bir yaşam alanını andırıyordu. İçeride yirmiye yakın insan vardı yüksek müziğin altında ellerindeki içkilerle dans ediyorlardı.

 “Çok mu belli oldu…” diyerek gülümsedim. Omuz silkerek ellerini cebine yerleştirdi.

 “Aksan… Seni ele veriyor. Ben Özgür. Özgür Akıncı.”

 Elini uzattığında hafifçe şaşırarak elini sıktım.

 “Mia.”

 “Mia… Nasıl buldun?”

 “Biraz küçük, ama kalabalık.”

 “Burası sadece giriş.” Dedi alayla ardından beni muşambadan yapılmış bir kapıdan geçirerek çok daha büyük ve kalabalık bir alana getirdi. Burada müziğin sesi daha yüksekti, daha çok insan vardı ve atmosfer daha farklıydı. Kenarda çeşitli platformlar vardı ve iç çamaşırlı kızlar dans ediyorlardı. Işıklandırma daha güzeldi, otun oluşturduğu bir sis insanların arasında geziniyordu ve bir köşede oldukça büyük bir bar tezgâhıyla profesyonel bir barmen duruyordu.

 “Şaka yapıyor olmalısın…” dedim gülümseyerek.

 “İçkiler benden.” Dedi beni bar tezgâhına yönlendirerek. “Alex buralarda bir yerde olmalı.”

 Alex umurumda değildi bu çocuğu sevmiştim.

 Bar taburesine oturduğumda Özgür ne istediğimi sordu.

 “Double votka.”

 Barmene döndü ve eliyle iki işareti yaparak bir şeyler söyledi. Sırtımı tezgâha yaslayarak kalabalığa baktım. Yasak olan ne varsa bu partide döndüğüne emindim.

 Özgür yakasından ot çıkartarak ucunu tutuşturduğunda önüme bırakılan votkadan yudumlayarak onu izliyordum.

 “Kusura bakma…” dedi ottan derin bir nefes çekerek. “Rahatsız oluyorsan söndürebilirim.” Gülümsedim. Votkadan büyük bir yudum alarak hafifçe ona doğru eğildim, neredeyse irisini kaplamış gözbebekleri üzerimde dolaşıyordu. Dumanı hafifçe dudaklarıma doğru bıraktığında dudaklarımı yaladım.

 “Aksine,” dedim dudaklarının arasındaki otu alıp kendi dudaklarıma sıkıştırırken. Ciğerlerimi doldururcasına bir nefes çekerken kaşlarımın arasına baş döndürücü bir sızı girmişti. Otu dudaklarımdan ayırıp başımı geriye attım. “başka şeylerin de var mı?”

 Gözleri şaşkınca üzerimde dolaşmıştı, hoşuna gitmiştim.

 “Alex’in partilerinde seni daha önce görmedim.”

 “İlk kez geliyorum, partiyi yapan arkadaşı sen misin?”

 Onaylayıcı bir ses çıkarttı. Ottan bir nefes daha çekerek gözlerimi kapattım.

 “Neden gündüz partisi?”

 “Polis gündüz partilerini pek umursamıyor… Babamın başını bir daha belaya sokmak istemiyorum.”

 “Bir daha mı?” diye sordum merakla. Onun kafası iyiydi ancak ben hala ayıktım, söylememesi gereken detayları verirken bunu açıkça görebiliyordum.

 Beni duymazdan gelerek bir süre yüzümü inceledi ve kibarca elini uzattı.

 “Dans etmek ister misin?”

 Önüme dönüp votkayı fondip yaptım ve otu dudaklarımın arasına alarak elini tuttum. Beni oturduğum yerden kaldırarak kalabalığın arasına aldı.

 Hızlı ve ritimli müziğe kendimi bırakırken otu neredeyse yarılamıştım.

 “Pek uslu sayılmazsın değil mi?” Sırtımı ona yaslayarak belimi hafifçe oynatmaya devam ettim.

 “Sen söyle.”

 Dudaklarımın arasındaki otu alarak elimi tuttu ve beni kendi etrafımda döndürdü.

 “Ve fazla akıllısın. Buralarda pek yaygın değildir.” Hafifçe güldüm.

 “Seninle neden daha önce tanışmadık, Mia?”

Gülümsemem kıkırtıya dönüştü ve elimi göğsüne yerleştirdim kendimi hafifçe salımaya devam ederken parmakları belli belirsiz belimde dolaşıyordu. Müzik daha yavaş hava daha sıcak gelirken ayık kalmak için kendimi zorluyordum, otun beni etkileyip etkilememesi önemli değildi asıl tolerans limitimi birazdan zorlayacaktım.

 Şu an vazgeçme fikri geziniyordu kafamda ancak hırsım gözümü bürümüştü.

 “Başka şeylerin var mı, demiştin. Görmek ister misin?” Gülümsedim.

 “Çok isterim…”

 “Gel benimle.” Elimi kavrayıp beni kalabalığın içerisinden başka bir tarafa çekerken telefonumun titremesiyle ekrana baktım.

 BIG FU*KING BOSS

Kendimi tutamayıp bir kahkaha atarak telefonun ekranını kapattım.

Siktir git!

 Beni kalabalıktan sıyırdı ve kısa bir koridordan geçirerek bir yatak odasına soktu.

 ‘Ne demek istediğimi umarım anlamıştır,’ diye düşündüm çünkü bahsettiğim seks değildi. Her şeyin üstüne bir de fetiş manyağı bir sapıkla uğraşamazdım.

 Kapıyı ardımdan kapatıp elimi bıraktı.

 “Rahatına bak, Mia.” Ben odayı incelerken ileride bir konsolun üzerinde duran siyah bir kutuya doğru gitti. Cebinden anahtarı çıkartıp içerisini incelerken gülümsedim.

 Zulanı buldum…

Oda eski, ancak temiz bir odaydı. Yerde tahta paletlerin üzerinde bir yatak vardı, hemen yanında ise cam bir masa, üzerinde eski bir kredi kartı ve sıkıca sarılmış bir para. Dudaklarıma bir gülümseme yayıldı.

 “Burada mı yaşıyorsun,” dedim etrafı incelemeye devam ederken.

 “Her zaman değil. Kafam iyiyken eve gitmek istemiyorum.”

 “Kafan çok sık iyi olmalı…”

 Hafifçe gülerek ardına döndüğünde küçük plastik bir poşet içinde duran beyaz tozu bana doğru sallayarak gülümsedi.

 “%95 saf mal ve sen buna değersin.” Alayla güldüm daha öncesinde çok daha kaliteli mallar çekmiştim ama şu anlık en iyi seçenekti.

 “Sana bir borcum olacak mı?”

 Dudaklarını yalayarak gülümsedi.

 “Müesseseden.”

 Cam masanın üzerine malın bir kısmını döküp kredi kartıyla iyice ezerken telefonum bir kez daha çaldı. Sessize alarak dizlerimin üzerine çöktüm.

 Ezdiği malı ince bir şerit haline getirdikten sonra gülümseyerek geri çekildi ve sarılmış parayı bana uzattı.

 “Hepsi senin, Mia.”

 Parayı almak için uzandığımda telefonum bir daha çaldı ve sinirlenerek meşgule attım. O sırada ekrana Milo’nu yazdığı mesajlar düşmüştü.

 Mia telefonu aç!

 Mia siktiğimin telefonunu aç!

 Mia.

 Sakın söylediklerimin dışına çıkmaya cesaret etme.

 Mesajları silip ekranı kapattım.

 “Önemli bir şey mi?” dedi Özgür pek de fazla umursamayarak. Gülümseyerek başımı iki yana salladım ve parayı alarak masaya doğru eğildim, kokainden oluşan çizginin ucuna parayı yaslayarak çizgi boyunca sert bir nefes çekip bütün tozu ciğerlerime aldığımda bir anda kanıma yüklenen noradrenalinle gözlerimi sıkarak başımı geriye attım. Çenem birkaç saniye kontrolüm dışında titreyerek kapanmadı ve bedenimi yeniden doğuyormuş gibi hissettim.

 Odanın, mekânın hatta Mia’nın, Uraz’ın veya Milo’nun önemi kalmamıştı ben artık Mia değildim. Cennete yükselmiş bir melek gibi hissediyordum, başım tüm güzelliklerin verdiği zevkle dönüyor Mia dünyanın bir ucundan beni izliyordu, orgazm kadar zevk veren bu hisle derin nefes alarak gözlerimi açtım ve elimin tersiyle burnumda kalan tozu silkeleyerek kahkaha attım.

 “Nasıldı,” diye fısıldadı.

 Tanrım, lanet olsun, bu harika bir şeydi.

 Kendimi yatağa sırt üstü bıraktığımda etrafımdaki gerçeklik algısının değiştiğinin farkındaydım, bir yatak yerine kendimi denizin üzerinde dalgalanıyormuş gibi hissediyordum. Günlerdir üzerime binen stresin bir anda kaybolup gittiğini hissetmiştim.

 “Harika…”

 Tırnaklarımı yatağa geçirerek kafamın iyi olmasını engellemek isteyen benliğimin ve kokaine teslim olmak isteyen yanımın savaşına dâhil olmamaya çalıştım. İpleri elimde tutmam lazımdı. Hadi ama bu güzel hissi bir kere yaşayıp bırakacaktım.

 “Öyle mi…” diye fısıldadı bana doğru eğilerek. “Çok güzel görünüyorsun.”

 Yüzünü yakınımda fark ettiğimde başımı dikleştirerek ona baktım aslında yüzünü görmüyordum, adının Özgür olup olmaması önemli değildi yüzünde kimi istiyorsam onu görüyordum. Ve bedenim onu değil gördüğüm erkeği istiyordu. Gözlerimin önünde canlanan varlık oldukça ilahiydi.