Rica etsem buraya bölümü okuduğunuz saati yazar mısınız?
Keyifli okumalar dilerim!
***
Savaş, bir cevap vermedi. Dünkü kavgadan dolayı yüzü yara bere içindeydi. Dudaklarına soğuk bir gülümseme yerleştirmiş, Cihangir'e bakıyordu sessizce. Elleri önde, bileklerinde kelepçe vardı.
Bir polis memuru hemen araya girdi. "Cihangir Bey lütfen sakin olun, bırakın," dedi saygılı bir şekilde.
"Ne yapmaya çalıştığını biliyorum," dedi Cihangir öfkeyle. Elleri sıkıca Savaş'ın yakasını kavramıştı. "Ama işe yaramayacak. Önce seni, sonra da emir aldığın o şerefsizi demir parmaklıkların arkasına tıkacağım!"
Savaş, bir cevap vermedi. Sadece sırıtıyordu.
Cihangir, Savaş'ı sinirle duvara doğru savurdu ve geriye doğru birkaç adım attı. Öfkeden süratli bir şekilde nefes alıp veriyordu.
Savaş, savrulmanın etkisiyle bir an düşecek gibi olsa da dengesini korudu ve bakışlarını bana doğru çevirdi. Yüzündeki gülümseme silinmiş, yerini buz gibi bir ifadeye bırakmıştı.
Cihangir'i uyardığımı biliyordu...
"Güzel karıcığım," dedi bana doğru yaklaşarak. "Senin ne işin var burada?" Başını hafifçe omzuna doğru yatırıp, donuk bakışlarıyla beni süzüyordu.
İki gündür bana aşkla yaklaşan adamdan zerre eser yoktu. Oldukça ürkütücü görünüyordu. Tıpkı bir katil gibi...
Buna rağmen ona cesurca cevap verdim. "Her şeyi biliyorum."
"Bunun bir öneminin olmadığını da biliyorsun," dedi sakince. Tam karşımda durup, yüzünü bana doğru yaklaştırdı ve sessizce devam etti. "Birkaç gün içinde her şeyi unutmuş olacaksın."
İçimde bir ürperti belirdi. "Bunu daha önce defalarca yaşadık değil mi?" diye sorarken içten içe alacağım cevabı biliyor gibiydim.
Savaş, uzandı ve alnımın üzerine düşmüş bir saç tutamını geriye itti. "Böylesini yaşamadık," dedi donuk bir ifadeyle. "Ama farklı versiyonlarını... Defalarca yaşadık ve yaşamaya da devam edeceğiz."
Yıkıcı dürüstlüğü karşısında boğazımda sert bir yumru belirdi. Sanki birisi kollarımdan tutup, beni karanlık bir mahzenin içine atmış ve kapıyı üzerime kilitlemiş gibi hissediyordum. Geriye doğru birkaç adım atıp ondan uzaklaştım. "Hayır," dedim sessizce. "Hayır!" diye bağırdım sonra. "Bir kez daha yaşamayacağız!"
Savaş, gülümsedi.
Cihangir, Savaş'ı sertçe omuzlarından iterek benden uzaklaştırdı ve önüme geçti. Baştan aşağı siyah kıyafetleriyle bir dağ misali karşımda duruyordu. "Yaşamayacaksınız," dedi kendinden emin bir şekilde. "Neyi kastettiğini bilmiyorum ama yaşamak istemediğin şey her neyse bir kez daha yaşamayacaksın."
Savaş'ın yüzündeki gülümseme aniden silindi. "Sen kim oluyorsun da benim karımla konuşup, üstüne bir de ona sözler veriyorsun orospunun çocuğu," diye bağırdı.
Cihangir'in yüzü gerildi. Bakışlarını benden çekip, Savaş'a doğru çevirdi ve ona doğru birkaç adım attı. "Kim olduğunu öğrenmek isteyeceğin en son kişiyim," derken Savaş'a sert bir yumruk atmıştı.
Savaş, yumruğun etkisiyle geriye doğru savruldu ve yere düştü. Öfkeden delirmiş gibi nefes alıyordu.
"Cihangir Bey lütfen yapmayın," dedi bir polis memuru. Ama araya girmedi. Sadece o değil. Şu an koridorda beşten fazla polis vardı ama hiçbiri Cihangir'e bir şey söylemeye, onu durdurmaya cesaret edemiyor gibiydi. Bunun sebebini anlayamadım.
"Benim gözümde sen bir hiçsin puşt oğlu puşt," dedi Savaş meydan okurcasına. "Ama yaptıklarını yanına bırakmayacağım. Benim karıma asılmak neymiş sana göstereceğim!"
Cihangir, yüzüne sanki sert bir yumruk yemiş gibi sarsıldı. "Karına asılmak mı," derken bir kez daha Savaş'a yumruk atmıştı. "Ulan başkasının helaline yan gözle bakacağıma kafama sıkarım, duyuyor musun beni?" Bir yumruk daha attı.
"Cihangir yeter," dedi tok bir ses. Sivil kıyafetli bir polisti. "Yeter kardeşim," dedi ve Cihangir'i omzundan tutup, Savaş'tan uzaklaştırdı.
Başka bir polis de Savaş'ı yerden kaldırdı.
İki adam, öfkeden adeta kararmış gözleriyle birbirine bakıyordu. Bu sırada koridorun sonunda bir hareketlilik oldu. Efsun, Malik ve Yetiş hızlı adımlarla bize doğru yaklaşıyordu.
"Şerefsizin söylediğini duydun mu," diye sordu Cihangir. Bağırıyordu. "Karıma asıldın diyor!"
"Evet biliyorum," dedi sivil polis. "İfadesini de bu şekilde verdi." Derin bir nefes aldı. "Söylediğine göre, dün otele giriş yaptıklarından beri karısına göz koymuşsun. Onu, çalışma odana götürmüş, para karşılığı ilişkiye girmeyi teklif etmiş, karısı bunu kabul etmeyince çok sinirlenmişsin ve Savaş'ı herkesin içinde dövüp otelden kovmuşsun."
Karnıma korkunç bir ağrı girdi. İşittiklerimden dolayı midemin bulandığını hissediyordum.
"Ne," dedi Efsun dehşete düşmüş gibi. "Yalan söylüyor şerefsiz. Ben de oradaydım, bunların hiçbiri olmadı!"
Cihangir'in koyu gözlerinde ürpertici bir ifade belirdi. "Çok güzel," dedi başını aşağı yukarı sallayarak. "Çok güzel cibilliyetini siktiğim, çok güzel hikaye!" Bir kez daha Savaş'a doğru yaklaştı ve bir hışımla yakasını kavradı. "Çok düşündün mü bari bu hikayeyi? Hadi düşündün, bu hikayenin gerçekten seni kurtarabileceğine inandın mı?"
"Cihangir, bırak adamın yakasını," dedi sivil polis.
"Hikaye değil," dedi Savaş sakince. "Söylediklerimin hepsi doğru. Zaten doğru olduğu için hıncını alamıyorsun ve bana vurmaya devam ediyorsun. Yaptıklarından dolayı seni şikayet etmiş olmamı gururuna yediremiyorsun!"
"Ulan bak bana gururunu siktirme," dedi Cihangir bağırarak. "Sen, otele beni öldürmek için gelmiş kiralık bir köpeksin. Öyle ya da böyle cezanı en ağır şekilde çekeceksin!"
"Ben sadece karısıyla birlikte tatile gelmiş, sıradan bir insanım... Kiralık katil diyerek neyi kastettiğini hiç anlamadım?" Sesinde yapay bir masumiyet vardı.
"Yalan söylüyorsun," dedim sonunda konuşacak gücü kendimde bulduğumda. Herkesin bakışı bana döndü. Uzun koridorda kasvetli bir sessizlik belirmişti. "Cihangir'in bana asılmasıyla ilgili söylediklerin, para karşılığı teklif ettiğini söylediğin şey, hepsi yalan. Bunların hiçbiri olmadı. Sen otele Cihangir'i öldürmek için gelmiş kiralık bir katilsin!"
Savaş'ın gözlerinde ürkütücü bir ifade vardı, buna rağmen tereddüt etmeden cevap verdi. "Karakola onunla beraber geldin. Ne yaptı bu süreçte, seni tehdit mi etti? Korkma güzel karım, bak karakoldayız, bize hiçbir şey yapamaz."
Başımı iki yana salladım. "Ondan korkmuyorum," dedim kendimden emin bir şekilde. "Ama senden korkuyorum. Sen defalarca cinayet işlemiş bir katilsin!"
Sessizlik...
"Tamam yeter bu kadar," dedi, sivil polis tok bir ifadeyle. "Bunlar ayaküstü, koridorda konuşulacak meseleler değil." Cihangir'e baktı. "Kardeşim, odama geçelim." Sonra bana baktı. "Zümra Kılıç... Sen de gel."
Savaş, gözünü dahi kırpmadan öfkeyle bana bakıyordu. Aynı şekilde ben de ona... Az önce kendimden emin bir şekilde sarf ettiğim cümlelerin aksine şu anda yürüyecek gücü kendimde bulamıyordum. Önümde birkaç metrelik yol vardı sadece. Ama buna rağmen bu yolu kat etmek benim için hiç kolay değildi. Çünkü içten içe korkuyordum. Ya bu yolun sonunda yine hiçbir şey değişmezse ve ben, Savaş'ın beni tutsak ettiği mahzende yaşamaya devam edersem diye...
Hissettiğim korkuya rağmen harekete geçip, odaya doğru yürümeye başladım. Savaş'ın önünden geçeceğim sırada Savaş, bir anda bileğimi tuttu ve beni kendine doğru çekti. "Benim karım, bu ırz düşmanı şerefsizle aynı ortamda bulunmayacak," derken bileğimi korkunç bir güçle sıkıyordu.
"Ulan bak beni insanlıktan çıkarma," dedi Cihangir ve Savaş'ın üzerine yürüdü. Sivil polis, karşısına dikilerek ona engel oldu.
"Bırak beni," dedim acı içinde. "Her şeyi anlatacağım polislere!"
"Hemen kadının kolunu bırak," dedi sivil polis.
"Odaya ayrı ayrı girecekler," dedi Savaş bağırarak.
"Ben şimdi senin gelmişini, geçmişini..." Cihangir, sivil polisi göğsünden itekleyip yolundan çekti ve bir hışımla Savaş'ın üzerine yürüdü. Önce yakasını kavradı, onu duvara doğru iterek sarstı... Savaş, hâlâ var gücüyle bileğimi sıkmaya devam ediyordu. Sonra Cihangir, Savaş'ın yüzüne bir yumruk daha attı ve yumruğun etkisiyle Savaş, mecburen bileğimi bıraktı.
"Oğlum bak, ben senin gibi kiralık köpek değilim," dedi Cihangir adeta burnundan soluyarak. "Adam öldürmem. Öldürmekten öyle beter bir hale getiririm ki ağlayarak yalvarırsın bana, seni gebertmem için!"
"Hiçbir sikim yapamazsın," dedi Savaş. "Senin gibi adamlar anca kibirle etrafta boy gösterir. Bütün icraat bizde."
"Ayırın şunları," diye emir verdi sivil polis.
Birkaç polis koşturarak araya girdi ve Savaş'ı kollarından tutarak Cihangir'den uzaklaştırdılar.
"Ben sana icraatın kralını göstereceğim cibilliyetini siktiğim," dedi Cihangir, başını aşağı yukarı sallayarak.
"Göstermezsen adam değilsin orospu çocuğu!" diye bağırdı Savaş.
Bir yandan acıyan bileğimi ovuşturuyor, bir yandan da karşımdaki öfkeli iki adama bakıyordum. Şu anda kalbim korkudan yerinden çıkacak gibi atıyordu. Bencilce bir düşünceydi ama beni korkutan karşımdaki manzara değildi. Beni korkutan, tüm bu yaşananları birkaç gün içinde unutacak olmaktı... Unuttuktan sonra her şeyden habersiz yine Savaş'ın karısı olmaya devam etme ihtimali...
Cihangir önden, ben ise bir adım arkasından sivil polisin odasına girdik. Odanın girişindeki küçük levhada: Yiğit Yaman – Komiser Yardımcısı yazıyordu.
"Bok var değil mi," diye bağırdı Yiğit sinirle. "Haklıyken haksız konuma düşmeye bayılıyorsun!"
"Sen şimdi beni siktir et," dedi Cihangir. "Bu şerefsiz neden hâlâ dışarıda?"
Yiğit, stresli bir şekilde kafasının arkasını kaşıdı. "Dışarıda çünkü..." Dikkatini bana verdi. "Zümra Kılıç... Bana kim olduğunu kısaca anlatır mısın?"
Beklemediğim bu soru karşısında bir an için afalladım. Sorulardan nefret ediyordum. Ama en çokta benimle ilgili soruların sorulmasından...
"Yiğit bak sen de beni ayar ediyorsun," dedi Cihangir bağırarak. "Çünkü dedin, cümleye devam et!"
"Kardeşim sakin," dedi Yiğit. "Basit bir soru sordum." Bakışları bendeydi. "Bana kim olduğunu kısaca anlatır mısın? Doğum tarihinle başla."
Sessizce yutkundum. Mideme korkunç bir ağrı saplanmıştı. Karşımdaki polis, oldukça ciddi bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Eğer sorularına cevap vermezsem ya da yanlış cevaplar verirsem bunun, benim için hiç iyi olmayacağını hissettim. Ama kahretsin ki kafamın içindeki karanlıkta hiçbir soruya verebilecek cevabım yoktu.
"Adım Zümra," dedim tereddütle. "Soyadım, Kılıç. Doğum tarihim..." Duraksadım. Düşündüm. Hatırlamaya çalıştım. Hayır, hayır, hayır. Şu anda kendimi gergin hissettiğim için hatırlayamıyordum. Sayılar şimdi aklımda belirecekti. Bir insanın doğum tarihini hatırlamaması mümkün olamazdı. "Yirmi... Yirmi yedi yaşındayım," dedim titreyen bir sesle.
"Gün, ay ve yıl olarak hangi tarihte doğdun," diye sordu Yiğit.
Boğazımda sert bir yumru belirmiş, bedenim ise soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. Kafamın içindeki sonsuz karanlıkta telaşla oradan oraya koşturuyordum. Belki bir kapıyı açabilirim de içerden bu soruya cevap alabilirim diye... Ama her yer zifiri karanlıktı.
Bir cevap veremedim.
"Peki nerede doğdun," diye sordu Yiğit. "Memleketin neresi?"
Tırnaklarımı var gücümle avucumun içine geçirmiştim. Hâlâ kafamın içindeki karanlıkta oradan oraya koşmaya devam ediyordum. "İs- İstanbul'da doğdum," dedim yine tereddüt ederek. Aslında bu sorunun da cevabını bilmiyordum. Sırf Savaş'la evimiz orada olduğu için böyle bir cevap vermiştim.
"Peki memleket?"
Bir cevap veremedim. Bakışlarım bir an için Cihangir'e kaydı. İlk başta Yiğit'in bana yönelttiği soruyu gereksiz bulan adam, şimdi dikkatle bana odaklanmıştı ve beni izliyordu.
"Ne mezunusun," diye sordu Yiğit, cevap alamayınca.
"On altı yaşıma kadar okudum..."
"Gittiğin lisenin adı?"
Bir cevap veremedim.
"Baba mesleği?"
Bir cevap vermedim.
"İstanbul'da yaşadığın evin açık adresini söyle?"
Bir cevap veremedim.
"Cep telefonu numaranı söyle?"
Bir cevap veremedim.
Ellerim istemsizce titremeye başlamıştı. Kafamın içindeki karanlıkta koşan Zümra hıçkırarak ağlıyordu. Ama buna rağmen umutla koşmaya devam ediyor, bütün kapıları tek tek zorluyordu. Açtığı her kapıda zifiri bir karanlıkla karşılaşmak ise canını deli gibi acıtıyordu.
Yiğit, derin bir nefes aldı. Masasının üzerinde duran küçük, plastik bir şişe suyu aldı ve bana uzattı. "Tamam sakin ol," dedi. "İç şunu."
Başımı iki yana salladım.
"İstemiyor musun?"
Başımı iki yana salladım.
"Sen bilirsin," dedi Yiğit ve yanımdan uzaklaştı.
Cihangir, dikkatli bir şekilde beni izliyordu. Yüzünde hala soğuk bir ifade vardı. Ama koyu gözlerinde, duyduklarından ya da duyamadıklarından dolayı hafif bir şaşkınlık ifadesi belirmişti.
"Zümra Kılıç," dedi Yiğit. Masanın üzerindeki dosyayı eline aldı ve devam etti. "11.09.1999 yılında Trabzon'da doğmuşsun. Memleketin de orası. Beş yaşındayken, ailenle beraber İstanbul'a taşınmışsın. Baban inşaat ustası. Lise ikinci sınıftayken annen, camdan aşağı düşerek vefat etmiş. Ölümünden kendini sorumlu hissetmişsin ve intihara teşebbüs etmişsin. Akabinde baban da seni bir akıl hastanesine yatırmış... Hastaneye yattıktan bir ay sonra yangın çıkmış. Yangından kaçmaya çalışırken merdivenlerden aşağı düşmüşsün ve çok ender rastlanan bir hafıza kaybı hastalığına yakalanmışsın. Kısa süreli aralıklarla hafızanı kaybediyorsun. Ortalama bir hafta boyunca hatırların seninle kalıyor, sonra her şey siliniyor ve sen de her şeyi sıfırdan öğrenmek zorunda kalıyorsun..."
Nefesimi tuttuğumu, odada derin bir sessizlik belirince fark ettim. Gözlerimin dolmasına engel olamadım. Kafamın içindeki karanlıkta oradan oraya koşan Zümra, dizlerinin üzerinde yere düşmüştü artık. Ne kadar çabalarsa çabalasın orada bir ışık tanesi bile bulamayacağını acı bir şekilde kabul etmişti.
Cihangir, ağır adımlarla masanın oraya gitti. Önce su şişesini aldı, daha sonra bir sandalyeyi çekerek yanıma geldi. Sandalyeyi önüme bırakırken koyu gözleri direkt gözlerimdeydi. "Teşekkür ederim," dedi içten bir şekilde. "Hayatımı kurtardığın için."
"Geçti artık," dedim donuk bir ifadeyle. "Vaktinde teşekkür edecektin."
"Bilmiyordum."
Histerik bir ifadeyle cevap verdim. "Neyi? Bir akıl hastası olduğumu mu?"
"Katil kocana rağmen, beni kurtarmak için cesurca mücadele edebilecek bir kadın olduğunu," dedi açık yüreklilikle. Elindeki şişeyi bana uzattı. "Hadi otur, su iç. İyi görünmüyorsun."
"Nasıl göründüğüm umurumda değil. İstemiyorum su filan." Bakışlarımı Yiğit'e çevirdim. "Bana dair bütün bu bilgileri herhalde sırf meraktan öğrenmediniz?"
"Bu bilgiler, Savaş Kılıç'ın ifadesinde anlattığı şeylerdi. Teyit ettirmek zorundaydım."
"Teyit?" diye sordum anlamayarak.
"Cihangir'in anlattıklarıyla, Savaş'ın anlattıkları örtüşmüyor. Birisi, o katil diyor... Diğeri, beni dövdü ve otelden kovdu diyor... Savaş'ın söylediklerini onaylayan onlarca otel müşterisi var." Bakışlarını Cihangir'e çevirdi. "Ama kardeşim, senin anlattıklarını onaylayabilecek tek bir kişi bile yok."
"Adam gözlerimin içine bakıp bana silah çekti Yiğit," dedi Cihangir ürkütücü bir sakinlikle. "Eğer onu manipüle etmeseydim kafama sıkacaktı."
"Kardeşim, beni arayıp otele çağırdığında Savaş'ın kayak alanında olduğunu söylemiştin," dedi Yiğit. "Otele geldim, birlikte kayak alanının her köşesini aradık... Biz bunu yaparken adam karakola gelmiş ve senden şikayetçi olmuş."
"Bir şekilde kimseye görünmeden kaçmanın yolunu bulmuş demek ki!"
"Savaş'ın, ne kiralık katil olduğuna ne de seni öldürmeye çalıştığına dair bir kanıt yok." Duraksadı. "Bak kardeşim, ben sana inanıyorum. O şerefsizi hapse tıkmayı da çok istiyorum ama bu şartlarda-"
"Zümra şahit," dedi Cihangir.
"Evet," dedim araya girerek. "Ben şahidim. Her şeyi anlatabilirim."
"Ne yazık ki senin şahitliğinin bir hükmü yok," dedi Yiğit. "Hem raporlu bir akıl hastasısın hem de kısa süreli hafıza kaybı yaşıyorsun."
Dakikalardır ağlamamak için verdiğim mücadele an itibariyle yenilgiyle sonuçlandı. İşittiğim cümle öylesine canımı yaktı ki... Gözlerimden birkaç damla yaş süzülürken, kafamın içinde şu sesler tekrar tekrar yankılanmaya başladı.
Senin şahitliğinin bir hükmü yok...
Raporlu bir akıl hastasısın...
"Hayır," dedi Cihangir tok bir ifadeyle. "O şerefsiz buradan elini kolunu sallayarak çıkmayacak!"
"Üzgünüm kardeşim ama onu burada tutmak için elimde somut hiçbir şey yok."
"Ulan adam beni öldürmeye çalıştı diyorum sana. Bundan ötesi mi var?"
"Delil ve şahit olmadan onu tutuklayamam."
"Tutuklayacaksın Yiğit. Eğer geçmiş karşıma bana kardeşim diyorsan o şerefsizi tutuklayacaksın!"
"Sana sadece kardeşim demiyorum, seni kardeşim olarak da görüyorum... Ama mesleğime olan ahlaki yaklaşımımı çok iyi biliyorsun. Elimde somut bir şey olmadan kimseyi nezarete atmam!"
"Atmazsın?"
"Beni herkesten iyi tanıyorsun. Atamam!"
"Benim şahitliğimin bir hükmü olmadığını söylediniz," dedim araya girerek. "Çünkü bir akıl hastasıyım ve kısa süreli aralıklarla hafızamı kaybediyorum..." Gözyaşlarımı sildim. "Peki özgür olmak? Benim gibi söz hakkı bile olmayan bir kadının, katil kocasından boşanıp özgür olmaya hakkı var mı?"
Yiğit, elindeki dosyaya göz attı. "Burada yazdığına göre Savaş Kılıç ile yedi senedir evlisin. Zaten akıl hastanesinden de bu şekilde çıkabilmişsin."
"Bu şekilde derken?" diye sordum.
"Akıl hastanesinde oldukça saldırgan, kendine ve etrafındakilere fiziksel olarak zarar veren biriymişsin. Bunun üstüne kısa süreli hafıza kaybın da eklenince ekstra özel bir bakıma muhtaç hale gelmişsin... Annen ve baban ölmüş. Onların dışında hiçbir akraban da seni hastaneden çıkarmayı düşünmemiş. Ama Savaş, senin bütün sorumluluğunu ve vesayetini alarak seninle evlenmiş. Ve bu şekilde hastaneden çıkabilmişsin."
Başımı iki yana salladım. "Onun gibi bir katille evli olmak istemiyorum."
"Ne yazık ki tek başına hayatını idame ettirmen mümkün değil. Ya akrabalarına ulaşıp onlardan, vesayetini almalarını isteyeceksin... Ya da akıl hastanesine geri döneceksin."
Gülmeye başladım. Önce minik bir tebessümle yukarı kıvrılan dudaklarım, çok geçmeden geniş bir gülümsemeye, ondan da kahkahaya dönüştü. Tüm bunlar olurken ağlamaya da devam ediyordum... "Bunlar nasıl güzel seçenekler böyle," dedim kahkahalarımın arasından. "Annem ve babam öldükten sonra beni hastaneden çıkarmaya tenezzül etmeyen akrabalara sığınmak, defalarca cinayet işlemiş bir katille evli kalmak ya da beni bu zavallı hale getiren akıl hastanesinde sonsuza kadar yaşamak!"
Önümde duran sandalyeyi sinirle sağa doğru savurdum. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun polis bozuntusu?" dedim bağırarak ve Yiğit'in üzerine yürüdüm. "Sana, Savaş Kılıç'ın bir katil olduğunu söylüyorum! Beni de yedi senedir iradem dışında yanında tutuyor! Söz hakkı olmadığını söylediğin kadının vücu-" Duraksadım. "Kadın, senelerdir acı içinde kıvranıyor!" Masanın üzerinde duran cam bibloyu aldım ve ayaklarının dibine attım. Biblo parçalara ayrıldı. "Benden tüm bunlara razı gelmemi nasıl istersin?!"
"Öncelikle sakin ol," dedi Yiğit. Sesi uyarıcıydı.
Titreyerek ağlıyordum. "Sakin olayım öyle mi, sakin olayım?"
"Razı gelmeyeceksin." Cihangir, kendinden emin bir şekilde bana doğru yaklaştı. "Sen benim hayatımı kurtardın. Ben de seninkini kurtaracağım. Bu üç seçeneğin dışında, özgür ve mutlu olabileceğin bir hayat vereceğim sana."
Tam karşımda duruyordu. Aramızda iki adım kadar mesafe vardı.
"Mutlu olmak umurumda değil," dedim gözyaşlarımın arasından. "Sadece... Sadece özgür olmak istiyorum."
"Sen özgür olmak istiyorsun," dedi sakince. "Ben de mutlu olmayı senin kadar hiç kimsenin hak etmediğini düşünüyorum. Özgürlük ve mutluluğu sana beraber vereceğim."
"Neden?"
"Sana bir hayat borçluyum."
"Bu borcu ödemek için başka şeyler de yapabilirsin."
"Ben bu şekilde ödemek istiyorum."
"Karanlık bulaşıcıdır. Beni kurtarmaya çalışırken sen de zarar görebilirsin?"
"Umarım görürüm."
"Umarım?"
"Eğer zarar görmüşsem, seni kurtarmışım demektir... Seni kurtardıysam da borcumu ödemiş." Dudaklarına minik bir tebessüm kondurdu. "Sen şimdi dışarı çık, Yetiş'in yanında beni bekle. Geldiğimde daha uzun konuşuruz."
Bir şey daha söylemek için dudaklarımı araladım ama sonra bundan vazgeçtim. Kendimi birçok etkenden dolayı boğulacakmış gibi hissediyordum. Karşımdaki adamın kendinden emin duruşu, ses tonu, söyledikleri, her şeyi güven vericiydi. Gerçekten bana yardım etmeyi istiyor gibi görünüyordu. Ama yine de yabancı bir adama öylece güvenemezdim...
Odadan çıktım. Dışarı çıkar çıkmaz ilk baktığım şey Savaş'ın nerede olduğuydu. Ama ortalarda görünmüyordu. Yürümeye başladım. Efsun ve Malik koridorda volta atıyorlardı. Yetiş yanlarında değildi.
Çok geçmeden Efsun beni fark etti ve üzerime doğru yürümeye başladı. Onun, yine bana bağırıp çağıracağını düşündüm. Ama Efsun, hiç beklemediğim bir şey yaparak bana sıkıca sarıldı. "Teşekkür ederim," dedi içtenlikle. "Çok teşekkür ederim Zümra. Sen gerçekten abimin hayatını kurtarmışsın."
"Bunu en başta söyleyecektin," dedim soğukça.
Efsun, geri çekildi ve yüzüme baktı.
"Şimdi teşekkür etmen benim için hiçbir anlam ifade etmiyor," diyerek konuşmaya devam ettim.
"Haklısın ama dünden beri yaşadıklarımızı göz önünde bulundurunca senin, kocanla iş birliği yaptığını düşündüm."
"İyi, böyle düşünmeye devam et öyleyse," dedim.
Yanından geçip, lavaboya gitmek üzere yürümeye devam ettim. Elimi yüzümü yıkayıp, üzerimdeki ağır kasveti atmaya ihtiyacım vardı.
Bir polis memuruna sorarak lavabonun yerini öğrendim. Merdivenlerden aşağı indim ve lavaboya girdim. Böyle bir şey nasıl mümkündü bilmiyorum ama kendimi hem oldukça güçsüz hem de tüm dünyayla savaşabilirmiş gibi hissediyordum.
Suyu açıp, elimi ve yüzümü yıkamaya başladım. Soğuk suyu defalarca yüzüme çarparak zihnimi toparlamaya çalıştım. Senelerdir toparlanmayan zihnimin bu şekilde şıp diye toparlanmayacağını biliyordum... Ama yine de biraz olsun üzerimdeki ağırlığı attığımı hissediyordum.
Suyla işim bitince musluğu kapattım ve bakışlarımı lavabodan kaldırıp, karşımda duran aynaya çevirdim. Aynaya bakar bakmaz karşılaştığım kahverengi gözler panikle yerimden sıçramama sebep oldu.
"Güzel karıcığım," dedi Savaş donuk bir ifadeyle. Hemen arkamdaydı. Sırtını tuvalet kapısına yaslamış, kollarını da göğsünün üzerinde birleştirmişti.
Telaşla ona doğru döndüm ve öfkeyle yüzüne baktım. "Yaşamayacağız," dedim üzerine basarak. "Duyuyor musun beni psikopat herif? Tekrar yaşamayacağız!"
"Hımm," diye mırıldandı ve bana doğru bir adım attı. "Tekrar yaşamamak konusunda haklı olabilirsin, yavrum. Bir daha ipini bu kadar serbest bırakmayacağım."
"İp öyle mi," diye sordum dehşete kapılarak. "Beni yanında tutmak için boynuma bir ip bağladığını kabul ediyorsun yani?"
"Bu ipi boynunda isteyen sensin, yavrum."
"Benim?"
"Öbür türlü kaçmana engel olamıyorum."
"Olmaman gerekiyor zaten Allah'ın belası!" dedim bağırarak. "Eğer senden kaçıyorsam bunu kabullenmen ve benim, kendi yoluma gitmeme izin vermen gerekiyor!"
Savaş, hızlı bir şekilde elini ağzımın üzerine kapattı. Arkama geçti. Diğer eliyle de bedenimi zaptetmeye çalışıyordu. "Asla," dedi kulağıma doğru. "Böyle bir şey asla olmayacak anlıyor musun beni? Boynuna değil ip, zincir de takmam gerekirse takacağım ve seni sonsuza dek yanımda kalmaya mahkum edeceğim."
Başımı delirmiş gibi iki yana salladım. Kollarından kurtulmak için bütün gücümle mücadele ediyordum.
"Neden sanki," diye sordu sitemle. Yanağını yanağıma sürttü. "Neden inatla benim aşkıma karşılık vermiyorsun ki güzel karıcığım? Oysa karşılık versen nasıl da mutlu oluruz..."
Bedenimi delirmiş gibi öne doğru atıyor, ayaklarımı kullanarak ona tekmeler savuruyordum.
"Senelerdir senin için deliren kocanın aşkına karşılık vermiyorsun ama iki gündür tanıdığın o puşt oğlu puştuna ağzının suyunu akıtarak bakıyorsun!"
Savaş, hızlı bir şekilde beni duvara doğru itekledi ve öfkeden kararmış gözleriyle bana baktı. Sırtımı duvara yaslamamış, adeta duvara çarpmıştı. Canımı kasten acıtmak istemişti. Acıtmıştı da...
Savaş'ın bir eli sıkıca ağzımın üzerini kapatıyordu. Diğer eliyle hızlı bir şekilde montumun iç astarında yer alan bir çıtçıtı açtı ve içinden bir şey aldı.
Üzerimdeki mont bana aitti ama kahretsin ki içinden ne çıkardığını bilmiyordum.
Savaş, çok geçmeden aldığı şeyi görüş açıma getirdi. Gözlerimi iri iri açmaktan ve paniğe kapılmaktan kendimi alamadım. İçinde sıvı olan küçük bir şırıngaydı.
"Vücudundaki morluklara yenilerinin eklenecek olmasından dolayı şimdiden özür dilerim, güzel karıcığım," dedi yapay bir içtenlikle. "Ama o puşta salya akıtmanın bir bedeli olmak zorunda..." Belli belirsiz gülümsedi. "Sürekli hafızanı kaybetmeni işte bu yüzden seviyorum. Seni birazdan etkisiz hale getirecek bu şırıngayı senelerdir üzerinde taşıyorsun ve her defasında bununla birlikte her şeyi unutuyorsun..."
Başımı deli gibi iki yana sallıyordum.
Savaş şırınganın küçük kapağını, baş parmağıyla itekleyerek açtı. Sonra iğneyi rastgele elimin üzerine sapladı.
Gözlerimden süzülen yaşlar şakaklarımdan aşağı inip, Savaş'ın eli üzerinde birikirken bilincimin kapanmasına engel olamadım.
***
Aynı anda konuşup, birbirine karışan yüzlerce ses duyuyordum. Gürültülü bir yerdeydim ama insanların ne hakkında konuştuğunu algılayamıyordum. Gözlerimi araladığımda aydınlık bir yerde olduğumu fark ettim.
Bilincim yavaş yavaş yerine geliyordu. En son nerede olduğumu ve ne yaptığımı hatırlamaya çalıştım. Şu anda başım, birinin dizlerinin üzerindeydi. Bir el oldukça şefkatli bir şekilde saçlarımı okuyordu.
Uzandığım yerden hızla doğruldum. Aniden hareket etmek başıma korkunç bir ağrının saplanmasına neden olsa da umursamadım.
Savaş, sanki hiçbir şey olmamış gibi yanımda oturuyordu.
"Allah'ın belası psikopat," dedim öfkeyle. "Sen... Sen beni nasıl iğneyle etkisiz hale getirip buraya-" Etrafıma bakındım. Aynı anda oradan oraya koşturan insanlar vardı. Havalimanındaydık.
"Eğer ağzını açıp bağırırsan aynı şeyi tekrar yaparım," dedi Savaş donuk bir ifadeyle. Elindeki küçük şırıngayı gösterdi. "Ha bu arada yavrum, unutmuşsundur diye hatırlatayım... Bu iğnelerden üst üste yapınca benim bile içimi sızlatan nöbetler geçiriyorsun. Bir anda ateş yükselmesi, kusma, baş ağrısı ve tıpkı felç geçiriyormuş gibi bedeninin kaskatı olması gibi..."
İçimde tarif edemediğim bir acı belirdi.
Nöbetler geçiriyorsun...
Demek ki bunu daha önce defalarca yapmıştı ve ben de defalarca bahsettiği o nöbetleri geçirmiştim. Bir insanın, tüm hayatını unutmuş olması korkunçtu. Ama çekmiş olduğu acıyı ve işkenceyi unutmuş olması... Korkunçluğun yanı sıra kalbimi paramparça ediyordu.
"Senden korkmuyorum," dedim ayağa kalkarak. Geriye doğru bir adım attım. "Elinden geleni ardına koyma çünkü ben koymayacağım," diyerek cümleme devam ettim ve arkamı dönüp, hızla koşmaya başladım.
"Seni buraya getiren aklımı sikeyim," dedi Savaş ve o da ayağa kalkıp peşime takıldı.
Onlarca insanın arasından onlara çarparak hızla koşuyordum. Bilincim henüz tam olarak yerine gelmemişti, ayağımın altındaki zemin hafifçe dönüyordu. Ama buna rağmen pes etmeye ve arkamdaki katilin esiri olmaya hiç mi hiç niyetim yoktu.
Çok değil. Birkaç metre kadar koşmuştum ki bedenim sert bir gövdeyle çarpıştı ve durmak zorunda kaldım. Görüş açıma önce siyah kıyafetleri, daha sonra koyu gözleri girdi.
Bir anda onu karşımda görmek, sanki suyun altında nefessiz kalmışım da artık yüzeye çıkıp nefes alıyormuşum gibi hissettirdi. Kendimi saçma bir şekilde kurtulmuş ve güvende hissettim.
"İyi misin," diye sordu Cihangir.
"Lütfen onu benden uzak tut," dedim ağlamaklı bir ifadeyle.
Savaş, aramızdaki mesafeyi kapatarak yanımıza geldi. Duruşu kendinden emindi, kahverengi gözleri sadece bana bakıyordu. "Sakın, " dedi tehditkar bir ifadeyle. "Zaten sınırı fazlasıyla aştın. Sakın tek bir saçmalık daha yapıp beni iyice çileden çıkarma Zümra. Buraya gel."
Cihangir, beni arkasına aldı ve öne doğru bir adım attı. Tıpkı karakolda hissettiğim gibi, sanki yine bir dağın arkasına saklanmış gibi hissettim kendimi.
"Benim memleketime," dedi Cihangir, Savaş'a doğru bir adım atarak. "Beni öldürmek için gelip, daha sonra elini kolunu sallayarak çöplüğüne geri dönebileceğini mi sanıyorsun cibilliyetini siktiğim?"
"Merak etme çok ayrı kalmayacağız," dedi Savaş buz gibi bir ifadeyle. "Karımı ait olduğu yere, evine götürdükten sonra tekrar karşına çıkacağım."
"Ev?" Cihangir, bir adım daha attı. "Senelerdir hafıza kaybından istifade ederek zorla hapsettiğin mahzenden mi bahsediyorsun?"
"Ulan sen karım hakkında, bizim hakkımızda ne halt biliyorsun da geçmiş karşıma sikik sikik konuşuyorsun!" dedi Savaş bağırarak ve bir hışımla Cihangir'in yakasını kavradı. Öfkeden delirmiş gibi nefes alıp veriyordu.
"Dua et henüz hiçbir şey bilmiyorum," dedi Cihangir. "Asıl öğrendikten sonra bekle ve sana yapacaklarımı gör."
"Savaş Kılıç," diyerek öne doğru bir adım attı Yiğit. "Seni göz altına alıyorum. Benimle karakola geliyorsun."
Savaş, bakışlarını Yiğit'e çevirdi.
Cihangir, yakasındaki ellerden kurtulup, Savaş'ı sinirle geriye doğru savurdu ve Savaş bir adım geriye gitmek zorunda kaldı.
"Ne karakolundan bahsediyorsun sen," diye sordu Savaş. "Elinizde delil yok, şahit yok, hiçbir sikim yok! Neye dayanarak beni tutukluyorsun?"
"Sen önce benimle konuşurken üslubuna dikkat et," dedi Yiğit. "Cihangir'i öldürmeye çalışan, kiralık bir katil olduğun için seni tutuklamıyorum." Duraksadı. "Özel bir mülkiyete zarar verdiğin için tutukluyorum."
"Ne özel mülkiyeti, ne zararı?"
"Otelde kaldığın oda... Her şeyi paramparça etmişsin. Televizyon, banyodaki duşa kabin, mobilyalar, odanın duvarları..."
"Ben böyle bir şey yapmadım," dedi Savaş.
"Senin anlattığın hikayenin yanında bu biraz dandik kaldı ama idare et," dedi Cihangir. "Daha iyisini yazacak vaktim olmadı."
"Hikaye?" deyip kaşlarını havaya kaldırdı Savaş. "Hikaye öyle mi?" Bakışlarını Yiğit'e çevirdi. "Bak duydun mu komiserim, hikayeymiş?"
Yiğit, Savaş'ı duymazlıktan gelip öne doğru eğildi ve ayakkabılarının bağcıklarını bağlamaya başladı. Zaten bağlı olan bağcıkları açıp, tekrar bağlıyordu.
"Duymazlıktan geliyorsun," dedi Savaş histerik bir şekilde gülümseyerek. "Elbette duymazlıktan geliyorsun. Çünkü hikayeyi yazan kişi arkadaşın..." Yüzündeki gülümsemeyi sildi ve yeniden Cihangir'e baktı. "Bu siktiğimin hikâyesiyle beni iki günden fazla nezarette tutamazsın orospu çocuğu. İki gün sonra ne yapacaksın?"
"Adaletin yerini bulmasını sağlayacağım," dedi Cihangir. "Kiralık bir katil olduğunu ispatlayıp, seni hapse tıkacağım."
"Hiçbir sikim ispatlayamayacaksın çünkü söylediğin gibi biri değilim," dedi Savaş. "Ama tamam amına koyayım. Elinden geleni ardına koyma!"
"Koymayacağımı göreceksin," dedi Cihangir.
Savaş, bakışlarını bana doğru çevirdi. "Birazdan kalkan uçağa binip İstanbul'a bensiz gideceksin. Abimi arayacağım, o seni karşılayacak."
"Hayır," dedim başımı iki yana sallayarak. "Senin gibi bir katille artık yaşamak istemiyorum."
Savaş'ın yüzü gerildi. "Zümra beni delirtme!" dedi bağırarak. "Uçağa binip gideceksin diyorum sana!"
"Hiçbir yere gitmeyecek," dedi Cihangir. Koyu gözlerini bir an için bana çevirdikten sonra tekrar Savaş'a baktı. "Burada, benimle kalacak."
Savaş'ın gözlerinde ürpertici bir ifade belirdi. "Ulan bak seni buraya gömerim," dedi ve bir hışımla Cihangir'in üzerine yürüyüp, ona yumruk attı.
Cihangir, ilk yumruğun etkisiyle geriye doğru savrulsa da kendini toparlaması uzun sürmedi ve Savaş'a bir yumruk attı. Daha sonra yakasını sertçe kavradı ve gözlerinin içine bakarak konuştu. "Bu sabah sana sokak köpeklerinin son yazmasıyla ilgili bir şey söylemiştim hatırlıyor musun? Senin gibi adamlar hiçbir şeyi sonlandıramaz. Ama ben, yapabilirim." Duraksadı. "Zümra'yı, senin gibi bir köpekten kurtarıp evliliğinizi sonlandıracağım ve ona özgür olduğu gerçek bir hayat vereceğim!"
"Başkasının helaline yan gözle bakmaktansa kendi kafama sıkarım diyordun?"
"Senden boşanınca artık helalin de olmayacak."
"Dünyadaki hiçbir güç," dedi Savaş boğuk bir ifadeyle. "Bak bu söylediğimi iyice kafana yaz Beyzade puştu, hiçbir güç onu benden alamaz!"
"Almak gibi bir niyetim olsaydı ben alırdım," dedi Cihangir kendinden emin bir şekilde. "Ama almak istemiyorum. Ben onu, senden ve senin gibi kötülüklerden kurtarmak istiyorum. Bugünden itibaren kurtarıyorum da... Bir daha onun yanına yaklaşamayacaksın."
Savaş, gülümsedi. Önce minik bir tebessümle yukarı kıvrıldı dudakları, daha sonra manidar bir sırıtmaya döndü. "Seni öldürmem için adeta yalvarıyorsun Beyzade puştu, lütfen beni öldür diye kıvranıyorsun..."
"Tamam yeter bu kadar," dedi Yiğit araya girerek. Uzanıp Savaş'ın kolunu tuttu ve onu, Cihangir'den uzaklaştırdı.
"Dışarıdan bakıldığında aslında hiç de ölmeyi arzulayan bir adama benzemiyorsun," dedi Savaş gülümsemeye devam ederek.
"Kes sesini ve yürü," dedi Yiğit. Onu yürümeye zorladı.
"Ama sen de haklısın, hiç kimse zaten göründüğü gibi değil ki," dedi Savaş ve bana baktı. Artık gülümsemiyordu. "Eğer uçağa binip buradan gitmezsen," dedi ürpertici bir ifadeyle. "Eğer bu akşam bu adamla-" Dişlerini sıktı. Cümlesine devam etmedi. "Bu hayatta en çok sevdiğim şey üzerine, senin üzerine yemin ederim ki Zümra, ipi zincire çeviririm!"
Yiğit ve Savaş, kalabalığın arasına girerek bizden uzaklaştılar ve çok geçmeden gözden kayboldular.
Kalbim süratle çarpıyor, göğsüm korkudan deli gibi sıkışıyordu. Bir yere tutunup destek almaya çok ihtiyacım vardı ama koca bir boşluğun ortasındayım. Şu anda bana yardım edebilecek hiç kimsem yoktu.
Karşımda yabancı bir adam ve önümde de bilinmez bir yol vardı. Bu yolda nasıl yürüyeceğimi zerre bilmediğim gibi, atacağım adımların beni nereye götüreceğini de bilmiyordum.
Aydınlığa kavuşma gibi bir hayalim yoktu.
Hayır, yalan söylüyordum.
Bu hayatta zihnimin içindeki karanlığın son bulmasından daha çok istediğim hiçbir şey yoktu.
***
4. Bölümü nasıl buldunuz?