Kayıp Elflerin Dili
Sessizliğin Ardındaki Ses
Uyandığımda, o gün hayatımda her şeyin değişeceğinden habersizdim.
Aslında ben, genellikle erken uyanan biriydim. Sabahları alarm çalmadan gözlerimi açmaya, günün ilk sessizliğinde düşüncelerimle baş başa kalmaya alışkındım. Fakat o sabah, üzerimde daha önce pek az hissettiğim bir ağırlık vardı. Yataktan kalkmak, sanki dünyanın bütün yükünü omuzlarıma almak kadar zor geliyordu. İşe gitmem gerekiyordu; bunu biliyordum. Ne var ki içimde, alışkanlıkların çizdiği o sıradan yola adım atmayı reddeden tuhaf bir isteksizlik vardı.
Gece yine geç saatlere kadar internette araştırma yapmıştım. Eski uygarlıkların izlerini sürmek, yüzyıllar önce taşlara, tabletlere ve unutulmuş duvarlara kazınmış yazıtları incelemek benim için zamanın nasıl geçtiğini unutturacak kadar güçlü bir tutkuydu.
Bir dilin nasıl doğduğunu, kelimelerin çağlar boyunca nasıl değiştiğini ve çoktan yok olmuş kavimlerin geride bıraktığı işaretlerin gerçekte ne anlattığını düşünmek beni her zaman büyülemişti. Çoğu insan için anlaşılmaz çizgilerden ibaret olan semboller, benim gözümde geçmişin susmayı reddeden sesleriydi. Bazen tek bir işaretin üzerinde saatlerce durur, bir kelimenin kökenini araştırırken kendimi hiç bilmediğim bir çağın içinde bulurdum.
Benim için tarih, kitaplarda anlatılanlardan ibaret değildi. Geçmişin bir yerlerde hâlâ saklandığına ve doğru soruyu soran birinin onun sessizliğini bozabileceğine inanıyordum.
Dün gece de karşıma çıkan bir belge, bütün dikkatimi üzerine çekmişti.
İnternette, eski bir kitaptan söz eden bazı kayıtlara rastlamıştım. Söylentilere göre bu kitap, yüzyıllar önce yaşadığına inanılan Elflerin ve o dönemde insanlarla birlikte var olduğu ileri sürülen başka toplulukların hikâyesini anlatıyordu. Ancak onu diğer efsanevi metinlerden ayıran önemli bir ayrıntı vardı: Kitapta kullanılan dillerin ve kelimelerin büyük bir bölümü çevrilmiş, bazı semboller çözümlenmiş ve metnin anlamına ilişkin açıklamalar hazırlanmıştı.
İlk başta bunun, internette karşıma çıkan sayısız asılsız iddiadan biri olduğunu düşündüm. Fakat belgeleri inceledikçe merakım arttı. Kaynaklar birbirleriyle çelişiyor, bazı kayıtlar kitabın varlığını doğrular gibi görünürken diğerleri onun izini tamamen kaybettiriyordu. En dikkat çekici olansa kitaba ait olduğu söylenen bazı sayfaların görüntülerinin hiçbir yerde bulunmamasıydı.
Birileri bu kitabı incelemişti.
Birileri onun dilini çözmeye çalışmıştı.
Ve ben, ne pahasına olursa olsun, o kitaba ulaşmalıydım.
Bu düşünce zihnimi öylesine ele geçirmişti ki sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hissettiğim yorgunluğu bile bir süreliğine unuttum. Yine de kendimi yataktan kaldırmam kolay olmadı. Sonunda isteksizce doğruldum ve her sabah yaptığım gibi balkona yöneldim.
Sigara...
Güne başlarken vazgeçemediğim, belki de en anlamsız ama en değişmez alışkanlığım.
Bir tane yaktım ve ilk nefesimi içime çektikten sonra gözlerimi eski mahallemizin üzerine çevirdim.
Evlerin arkasında, uzaklara doğru uzanan kocaman bir orman vardı. Çocukluğumdan beri tanıdığım bu manzara, yıllar geçse de bende aynı hissi uyandırırdı. Ağaçların sıklaştığı yamaçlar vadinin derinliklerine doğru alçalırken birbirine karışır; özellikle sabah saatlerinde, gökyüzüyle ormanın birleştiği o uzak çizgi insana dünyanın geri kalanından kopmuş gibi hissettirirdi.
Bazen dakikalarca hiçbir şey düşünmeden orayı seyrederdim. Bulutların ağır ağır ilerleyişini, ağaçların üzerinde değişen ışığı, vadinin içine çöken gölgeleri...
O sabah da öyle yaptım.
En azından öyle yapmaya çalıştım.
Çünkü aklım hâlâ o kitaptaydı. Çevrilmiş kelimeler, açıklanamayan semboller ve birbirinden kopuk belgeler zihnimin içinde dönüp duruyordu. Bir yandan önümdeki sıradan günün sorumlulukları beni bekliyor, diğer yandan hiç görmediğim bir kitabın varlığı beni kendine çekiyordu.
Sigaramdan bir nefes daha aldım.
Sonra gözlerim, ormanın vadiye bakan tarafında, ağaçların arasından güçlükle seçilen uzak bir noktaya takıldı.
Nedenini bilmiyordum ama o sabah manzara bana her zamankinden farklı görünüyordu. Belki uykusuzluktandı. Belki de bütün gece zihnimi meşgul eden hikâyenin etkisinden kurtulamamıştım. İnsan bazen uzun süre bir şeyin peşinden koştuğunda, onu görmeye başlamadan önce bile her yerde izlerini arardı.
Ben de öyle yaptığımı düşündüm.
Sigaramı söndürdüm, içeri girdim ve işe gitmek için hazırlanmaya başladım.
Evden çıkar çıkmaz bir sigara daha yaktım ve yürümeye başladım. Sabahın serinliği yüzüme çarparken sokağın yavaş yavaş canlanışını izliyordum. Bazı dükkânların kepenkleri açılıyor, apartmanların önünde birkaç kişi güne hazırlanıyor, uzaktan gelen araç sesleri mahallenin sessizliğini arada bir bozuyordu.
Evime çok yakın bir mesafede küçük bir kütüphane vardı.
Daha önce önünden defalarca geçmiş, hatta bazen camlarından içeriye göz atmıştım. Eski binaların arasında kalan bu küçük yapı, çevresindeki dükkânlardan ve apartmanlardan kolayca ayrılıyordu. Ahşap çerçeveli pencereleri, koyu renkli kapısı ve üzerinde yılların etkisiyle biraz solmuş tabelası vardı. Girişin iki yanına yerleştirilmiş saksılardaki bitkiler, yapının eski görünümüne ayrı bir hava katıyordu.
Kapısının önünden geçerken başımı çevirip içeriye baktım.
Henüz kapalıydı.
Camın ardından sıralanmış kitap raflarını, loş ışık altında seçilebilen masaları ve duvar boyunca uzanan ahşap dolapları görebiliyordum. Bir an durdum. İçimde, akşam erkenden çıkıp buraya gelme ve raflarda neler bulunduğunu keşfetme isteği uyandı.
Belki aradığım kitap gerçekten buradaydı. Aslında kitap o kadarda ulaşılmaz bir şey değildi ama yine de her kütüphanede olacağını düşünüyordum
Belki de yalnızca merakımın peşinden gidiyordum.
Her ne olursa olsun, akşam buraya uğramaya karar verdim.
Sigaramı bitirmeden iş yerine varmıştım.
Kepenkleri kaldırdım, kapıyı açtım ve her zamanki gibi güne başladım. İçerisi alıştığım kokularla doluydu Kâğıt, mürekkep ve makinelerin metalik kokusu birbirine karışmıştı. Baskı makinelerinden birinin sesi çoktan duyulmaya başlamış, tezgâhın üzerine yeni sipariş dosyaları bırakılmıştı. Bilgisayarların açılış sesleri, kâğıtların hışırtısı ve çalışanların birbirlerine seslenişleri bildiğim o tanıdık sabahın parçalarıydı.
Hayatımın büyük bir kısmı burada geçiyordu.
İşimi seviyordum. İnsanlarını, gün içinde yaşanan küçük telaşları, makinelerin sesini, hatta bazen bitmek bilmeyen işleri bile seviyordum. Ama içimde başka bir ses de vardı. Sessizce bekleyen, zaman zaman kendini hatırlatan bir ses...
Artık yeter.
Bunu düşündüğümde kendimi suçlu hissediyordum. Çünkü iş yerindeki herkesi gerçekten seviyordum. Yine de insanın sevdiği bir hayatın içinde bile kendine ait başka bir hayat araması garipti. Benim de hayallerim vardı. Okumak, araştırmak, keşfetmek ve yazmaktı belki de bir gün yalnızca merak ettiğim şeylerin peşinden gidebilmek istiyordum.
Bunları en çok anlattığım kişi Tuğba'ydı.
Uzun zamandır birlikte olduğum, arkadaşlığını her geçen gün daha fazla önemsediğim biriydi. Birbirimizi iyi anladığımızı düşünüyordum. Bazen tek kelime etmeden ne demek istediğimi anlar, bazen de benim bile farkında olmadığım düşüncelerimi ortaya çıkarırdı. Hayallerimden, geceleri internette yaptığım araştırmalardan ve aklıma takılan tuhaf konulardan ona sık sık bahsederdim.
Üstelik beni hiçbir zaman küçümsemezdi. Tam tersine, hobilerimin üzerine gitmem ve ilgilendiğim konuları daha derinlemesine araştırmam için beni en çok teşvik eden kişi oydu. Belki de bu yüzden ona bir şey anlatırken kendimi açıklamak zorunda hissetmezdim. Aklımdan geçenleri olduğu gibi paylaşabilirdim.
Gün boyunca işler birbirini kovaladı. Siparişler, telefonlar, müşteriler ve teslim tarihleri arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Ancak aklımın bir köşesinde sabah gördüğüm o küçük kütüphane vardı. Bir de önceki gece araştırırken karşıma çıkan, beni uzun süre ekran başında tutan o eski kitap...
Akşamüstü, işler biraz sakinlediğinde Tuğba'yla birlikte iş yerinin kapısının önüne çıktık. Hava günün sıcaklığını yavaş yavaş kaybediyordu. Sokaktan geçen insanların ayak sesleri ve uzaktan gelen araç uğultusu arasında sigaralarımızı yaktık.
Günün nasıl geçtiğini konuşmaya başladık. Her zamanki gibi iş yerindeki olayları değerlendirdik kimin ne söylediğini, hangi işin nasıl sonuçlandığını konuştuk. Bazen ciddi ciddi tartışıyor, bazen de kendi yorumlarımıza kendimiz gülüyorduk. Günün yorgunluğunu üzerimizden atmanın en güzel yollarından biri buydu.
Bir süre sonra konu, gece yaptığım araştırmalara geldi.
Ona internette karşıma çıkan kitaptan ve yazıttan bahsettim. Aslında yalnızca birkaç kelimeyle anlatabileceğim bir konuydu ama anlatmaya başladıkça heyecanlandığımı fark ettim. Eski bir yazıt, çözülemeyen bir dil ve yüzyıllardır tartışılan bir geçmiş...
Tuğba beni dikkatle dinledi. Sonra beklemediğim bir şey söyledi.
"Akşam birlikte gidip şu kitaba baksak ya. Belki kütüphanede buluruz."
Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.
Bir insanın senin merak ettiğin bir şeye ilgi duyması güzeldi. Ama o merakın peşinden seninle birlikte yürümek istemesi çok daha farklıydı. Uzun zamandır aklımı kurcalayan bir konuyu artık tek başıma araştırmayacaktım. Tuğba da bu maceranın bir parçası olacaktı.
O an, akşamın sıradan bir akşam olmayabileceğini düşündüm. Henüz bunun nedenini bilmiyordum.
Saat beşe doğru izin alıp iş yerinden çıktık. Sokaklarda akşam hareketliliği başlamıştı. İnsanlar işlerinden dönüyor, dükkân sahipleri günün son müşterilerini ağırlıyor, bazı esnaflar kepenklerini indirmeye hazırlanıyordu. Bizse adımlarımızı hızlandırmış, sabah önünden geçtiğim küçük kütüphaneye doğru yürüyorduk.
Kütüphanenin kapısına vardığımızda tabelasını bu kez daha dikkatli inceledim. Yakından bakınca boyasının yer yer döküldüğünü, kapı kolunun yılların etkisiyle karardığını fark ettim. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde dışarıdaki sokak sesleri bir anda geride kaldı.
Bizi eski kitapların kendine özgü kokusu karşıladı. Sararmış sayfaların, ahşap rafların ve cilalı masaların kokusu birbirine karışıyordu. Tavandaki sarı ışıklar mekânın bazı köşelerini aydınlatırken rafların üst kısımlarında gölgeler oluşturuyordu. Pencerelerden süzülen gün ışığı da yavaş yavaş soluyordu.
Kütüphane düşündüğümden daha büyüktü. Raflar, aralarında dar geçitler bırakacak şekilde yan yana dizilmişti. Bazı bölümlerde kitaplar düzenli bir biçimde sıralanmışken bazı raflarda ciltleri eskimiş, sayfaları yıpranmış kitaplar üst üste duruyordu. En dipteki masanın üzerinde açık bırakılmış bir defter, yanında da eski bir masa lambası vardı.
İçeride bizden başka kimse görünmüyordu.
Önce araştırdığımız kitabın hangi bölümde olabileceğini anlamaya çalıştık. Rafların üzerindeki etiketleri tek tek kontrol ederek tarih, arkeoloji ve eski uygarlıklarla ilgili kitapların bulunduğu bölüme yöneldik. Birkaç dakika sonra aradığımız kitabı bulduk.
Elime aldığımda ağırlığı beni şaşırttı. Oldukça kalın, büyük boyutlu ve koyu renkli bir cildi vardı. Kenarları aşınmış, kapağının köşeleri yıpranmıştı. Sayfalarıysa yaşına rağmen beklediğimden daha sağlam görünüyordu.
Kitabı masaya taşıdık.
Karşılıklı oturduk ve kapağını açtım. İlk sayfalarda kitabın künyesi, yazarının adı ve yayımlandığı döneme ilişkin bilgiler vardı. Ardından eski uygarlıklardan, kayıp dillerden ve arkeolojik buluntulardan söz eden bölümler geliyordu.
Aradığımız makaleyi bulmak düşündüğümüzden zor oldu. Sayfaları dikkatlice çevirdikçe karşılaştığımız başlıklar bizi başka konulara sürüklüyordu. Eski uygarlıklar, unutulmuş alfabeler, arkeolojik kazılar ve tarihçilerin üzerinde anlaşamadığı buluntular...
Sonunda aradığımız bölüme ulaştık.
Sayfanın üst kısmında büyük harflerle şu başlık yazıyordu
KAYIP ELFLERİN DİLİ ÇÖZÜLDÜ
Bir süre başlığa baktım.
İlk gördüğümde internette karşıma çıkan haberin abartılı bir başlık olduğunu düşünmüştüm. Ancak şimdi, önümde duran kalın kitabın sayfalarında aynı ifadeyi görmek tuhaf bir his uyandırmıştı. Başlığın altında yabancı bir araştırmacının adı, makalenin yayımlandığı tarih ve yazının Türkçeye çevrildiğine dair kısa bir açıklama bulunuyordu.
Tuğba biraz daha yaklaştı.
"Elfler mi?" diye fısıldadı. "Gerçekten elflerden mi bahsediyorlar?"
Omuz silktim.
"Yazıyı okuyunca anlayacağız."
Makaleye göre söz konusu yazıtın hangi döneme ait olduğu henüz kesin olarak belirlenememişti. Araştırmacılar iki farklı görüşe ayrılmıştı. Bir grup, buluntunun insanlığın ilk çağlarına ait olduğunu savunuyordu. Diğer grupsa çok daha eski bir döneme işaret ediyordu: İnsanlarla elflerin aynı dünyayı paylaştığına inanılan, tarihî kayıtların yetersiz kaldığı ve varlığı hâlâ tartışılan bir çağ...
Bu ikinci görüş, bana her zaman ilginç gelmişti. Çünkü tarih kitaplarında anlatılanların dışında bir şeylerin var olabileceğini düşünmek hoşuma gidiyordu. Elbette merak etmekle inanmak aynı şey değildi. Ama bazen bir iddianın peşinden gitmek için önce onun mümkün olup olmadığını anlamak gerekiyordu.
Sayfanın ortasında yazıtın bir fotoğrafı bulunuyordu. Görsel neredeyse sayfanın tamamını kaplıyordu. Taşın yüzeyine kazınmış işaretler, düzenli sıralar hâlinde ilerliyordu. Bazıları keskin çizgilerden oluşuyor, bazılarıysa kıvrılarak birbirine bağlanıyordu. İlk bakışta rastgele sembollere benziyorlardı. Fakat dikkatle incelendiğinde belirli bir düzenleri olduğu fark ediliyordu.
Makalede, asıl eserin bir müzede korunduğu ve oldukça geniş bir alan kapladığı yazıyordu. Buluntunun üzerindeki yazıların, zamanın yıpratıcı etkisine rağmen olağanüstü derecede iyi korunduğundan söz ediliyordu. Araştırmacılara göre yüzey, balmumunu andıran bir tabakayla kaplıydı. Bu tabakanın yazıtı dış etkenlerden korumuş olabileceği düşünülüyordu.
O satırları okurken gözüm yeniden fotoğrafa kaydı.
Yüzey gerçekten de tuhaf görünüyordu. Işık, işaretlerin üzerinden geçerken bazı bölümlerde ince bir parlaklık oluşturmuştu. Sanki yazıtın üzerindeki tabaka, yüzyıllar boyunca yalnızca taşın kendisini değil, üzerindeki mesajı da korumaya çalışmıştı.
Tuğba makaleyi sesli okumaya başladı.
Başlangıçta alçak bir sesle okuyordu. Ancak ilerledikçe yazının içine öyle daldı ki kütüphanede olduğumuzu unuttuğunu sandım. Sesi sessizliğin içinde yankılanıyor, her cümleyle birlikte merakımız biraz daha artıyordu. Normalde böyle bir yerde yüksek sesle okumak dikkat çekebilirdi ama kütüphane neredeyse boştu. Etraftan herhangi bir uyarı gelmeyince okumaya devam etti.
Ben de telefonumu çıkarıp sayfanın fotoğraflarını çekmeye başladım. Önce yazıtın tamamını, ardından ayrıntılarını kaydettim. Makaledeki açıklamaları okudukça önemli gördüğüm yerleri not alıyordum. Her sembolün, her kelimenin ve her işaretin karşılığını gösteren tablolar hazırlanmıştı. Araştırmacılar, yazıtın dilbilgisini ve kelime yapılarını inceleyerek metnin büyük bölümünü çözmeyi başardıklarını iddia ediyorlardı.
Bu, konuyu benim için daha da ilginç hâle getiriyordu.
Çünkü mesele yalnızca elflerle ilgili bir efsane değildi. Ortada incelenmiş bir eser, üzerinde çalışılmış bir dil ve bu dili anlamlandırmaya çalışan insanlar vardı. Üstelik yazıtın bizim yaşadığımız ülkede bulunmuş olması, merakımı ikiye katlıyordu.
Bunca yıldır yakınlarımızdaki tarihî yerleri, müzeleri ve eski yapıları görüp geçmiştik. Belki de bazı sırlar uzak diyarlarda değil, yaşadığımız toprakların altında saklıydı.
Bir kelimenin karşısına yazılmış açıklamayı okurken duraksadım. Sonra bir önceki sayfaya geri döndüm. Aynı işaret, makalenin başka bir bölümünde de geçiyordu. Telefonumdaki fotoğrafları büyüttüm, kitaptaki sembolle karşılaştırdım ve notlarımın arasına küçük bir işaret koydum.
Tuğba okumayı bitirdiğinde başını kaldırıp bana baktı.
"Bunu daha önce neden kimse anlatmamış?" dedi.
Cevap veremedim.
Çünkü ben de aynı şeyi düşünüyordum.
Önümüzdeki kitap, birkaç saat önce yalnızca merak ettiğim bir araştırmanın kaynağıydı. Şimdiyse sayfalarındaki bilgiler, bildiğimi sandığım tarih hakkında yeni sorular ortaya çıkarıyordu. Henüz neye inanmam gerektiğini bilmiyordum. Ama bu yazıtın peşini bırakmayacağımı biliyordum.
Kitabın sayfalarını bir kez daha çevirdim. Makalenin sonunda, yazıtın bulunduğu yerin ve onu ilk inceleyen araştırmacıların isimlerinin sıralandığı kısa bir bölüm vardı. Tam kapatmak üzereyken sayfanın alt köşesinde gözümden kaçmış küçük bir not fark ettim.
Notun yanında, yazıtın üzerindeki sembollerden birinin aynısı bulunuyordu.
Eğilip daha dikkatli baktım.
İşaretin altındaki açıklama, makalenin geri kalanından farklı bir yazı karakteriyle yazılmıştı. Sanki sonradan eklenmişti.
Parmağımı sayfanın kenarına koyup notu okumaya başladım.
O an henüz bilmiyordum; o kütüphaneye yalnızca eski bir kitabı incelemek için gelmiştim.
Ama bazen insanın bütün hayatı, önemsemeden baktığı bir manzaranın içinde saklıdır. Bazen yüzyıllar önce sustuğu sanılan bir dil, yeniden konuşmak için yalnızca doğru kişiyi bekler. Ve bazen geçmişin kapısını aralamak için gereken tek şey, yanlış zamanda bulunan eski bir kitaptır.
Benim hikâyem de o sabah başladı.
Ya da belki...
Her şey, ben daha doğmadan çok önce başlamıştı.