Sabah olduğunda ilk işim işyerine gidip resimlerin çıktılarını almaktı. Öğlen saat iki gibi gelecekti. O geldiğinde beni dinlemesini sağlayacak her türlü argümanı hazırlamam gerektiğini biliyordum. Zaman hızla geçiyordu. Sanki yetiştirmem gereken önemli bir iş varmış gibi heyecanlı ve bir o kadar da tedirgindim.
Harun Hoca tek gelmemişti. Yanında iki öğrencisi daha vardı. Hazır üniversite dışına çıkmışken başka işleri için asistanlarını da yanına almıştı. İkisini de tanıyordum. Harun Hoca akademik çalışmalarına yoğunlaştığı dönemlerde makale çıktıları ve bazı araştırma işleri için onları sık sık yönlendirirdi.
Neyse, çok geçmeden hoşbeş, muhabbet ve hâl hatır sorma faslı bitti. Sonunda bana dönerek:
"Evet, seni dinliyorum. Neymiş bakalım seni bu kadar heyecanlandıran şey?" dedi.
Hemen hazırladığım resimleri önüne koydum.
"Hocam, siz bu yazıtı bulan ekipteydiniz, değil mi? Doğru biliyorum?"
Harun Hoca resimleri eline aldı. Bir süre dikkatlice inceledi. Yüzündeki ifade değişmişti. O an heyecanının gözlerine yansıdığını açıkça görebiliyordum.
"Evet, öyleydi. Gerçekten heyecan verici bir keşifti. Ama maalesef araştırma çok kısa sürdü."
Hiç vakit kaybetmeden araya girdim.
"Evet hocam, neden bıraktınız araştırmayı?"
Hoca kısa bir süre duraksadı.
"Önümüzü bir göçük tıkadı. Bize verilen süre de dolmak üzereydi. Yeniden aynı işlemleri yapmak, o noktaya ulaşmak oldukça zor ve maliyetliydi. Bu yüzden bulduğumuz şeylerle yetinmek zorunda kaldık."
"Peki hocam, tekrar başlama imkânınız var mı? Aslında bununla ilgili sizinle konuşmak istiyorum."
"Var elbette. Ama bunun için yeniden ödenek ayrılması gerekiyor. Üniversiteye ciddi bir maliyeti oluyor. Yeni dekanımız da bu konuda biraz eli sıkı davranıyor."
"Hocam, inanın orada keşfedilmeyi bekleyen daha pek çok şey olduğuna eminim. Tek bir buluntuyla yetinemezsiniz. Ben bu konulara gerçekten çok meraklıyım. Sizin de o keşif sırasında ne kadar heyecanlandığınızı tahmin edebiliyorum. Yeniden bir başvuru yapmayı düşünürseniz bazı konularda size yardımcı olmak isterim. Hatta gönüllü bir kazı ekibi bile kurabilirim. Böylece maliyetin bir kısmını azaltabiliriz."
Harun Hoca bir süre düşündü.
"Aslında bu iyi bir fikir olabilir. Fakat şu an bir konferansa hazırlanıyorum ve benim için oldukça önemli. İki ay kadar sonra tekrar konuşabiliriz. Hem havalar düzelir hem de toprak biraz yumuşamış olur."
Bu sözleri duyar duymaz sevinçle masadan kalktım. Sanırım heyecanımı gizleyememiştim. Harun Hoca bile şaşırmıştı.
"Dur bakalım, o kadar da acele etme. Daha kabul edilmiş bir şey yok," diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı.
Günün sonunda Harun Hoca'nın bu fikre sıcak baktığını anlamıştım. Elimde kesinleşmiş bir söz yoktu ama en azından kapı aralanmıştı.
Şimdi önümde iki ay vardı. Bu süreyi iyi değerlendirmeli, ilk kazı ekibinde kimlerin bulunduğunu, kimlere ulaşabileceğimi ve yeniden yapılacak bir araştırma için hangi hazırlıkları tamamlamam gerektiğini öğrenmeliydim.
O gün bütün bunları düşünürken aklıma şansıma hemen alt katımda oturan bir isim geldi: Prof. Dr. Atilla Sağlam.
Kendisiyle uzun süredir tanışıyorduk uzun uzun sohbetler etmiştik. Akademik çalışmalarını ve özellikle eski diller, dil yapıları ve tarihsel bağlantılar üzerine olan ilgisini biliyordum. Eski uygarlıkların dilleri, unutulmuş sözcükler ve zaman içerisinde kaybolmuş dil yapılarına ve müzikleri enstrümanlarına yönelik araştırmaları benim için oldukça değerli olabilirdi.
Üstelik benim elimde sıradan birkaç fotoğraf yoktu. Ne olduğunu henüz tam olarak anlayamadığım, belki de bugüne kadar karşılaştığımız hiçbir yazı sistemine benzemeyen bir yazıtın görüntüleri vardı.
Birden aklıma başka bir düşünce geldi.
Ya bu yazıt yalnızca bir uygarlığın kullandığı yazı sistemi değilse?
Ya yıllar önce ortadan kaybolmuş bir dilin, bugün hâlâ çözülememiş son izlerinden biriyse?
Atilla Sağlam'ın bu konuda bize yardımcı olabileceğini düşündüm. En azından sembollerin hangi dil aileleriyle veya eski yazı sistemleriyle benzerlik gösterdiğini araştırabilirdi. Belki de Harun Hoca'nın arkeolojik bulgularla ortaya çıkaramadığı bazı soruların cevaplarını dilbilimsel açıdan bulabilirdik.
Üstelik onunla konuşmak için çok uzağa gitmeme de gerek yoktu. Hemen alt katımda oturuyordu.
Kendi kendime gülümsedim.
İki ay boyunca yapmam gerekenler yavaş yavaş şekilleniyordu. Önce kazı ekibini oluşturacak, ardından buluntular hakkında daha fazla bilgi toplayacaktım. Fakat en önemlisi, o yazıttaki sembollerin ne anlattığını çözebilecek birini bulmalıydım.
Belki de aradığım kişi, bütün bu süre boyunca hemen alt katımda oturuyordu.
Yarın ilk işim Atilla Hoca'nın kapısını çalmak olacaktı.
Ertesi sabah erkenden uyandım. Aslında gece boyunca kafamda türlü düşünceler dolaşmış, ne söyleyeceğimi defalarca kendi kendime tekrar etmiştim. Bir yandan da acaba bu konuyu nasıl karşılayacağını merak ediyordum. Sonuçta herkesin ilgisini çekebilecek sıradan bir mesele değildi.
Kahvaltımı yaptıktan sonra hazırladığım dosyayı elime aldım. Fotoğrafları, kazı alanıyla ilgili notları ve buluntular hakkında kendi çıkardığım bazı ayrıntıları yeniden gözden geçirdim. Sonra merdivenlerden aşağı indim.
Kapısının önüne geldiğimde birkaç saniye duraksadım. Açıkçası neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Sonunda zile bastım.
Kapıyı kısa süre sonra açtı.
"Merhaba hocam, rahatsız etmiyorum umarım."
Beni görünce gülümsedi.
"Yok, estağfurullah. Buyur, ne oldu? Bir şey mi vardı?"
"Bir konuda fikrinize ihtiyacım var hocam. Aslında biraz da yardımınızı isteyeceğim."
"Öyle mi? Gel bakalım, anlat."
İçeri girdim. Çalışma odası her zamanki gibi kitaplarla doluydu. Raflarda farklı dillerde yazılmış eserler, sözlükler, eski metinlerin incelemeleri ve çeşitli akademik yayınlar vardı. Masasının üzerinde açık duran birkaç kitabın arasında notalarla dolu kâğıtlar dikkatimi çekti.
"Çalışmalarınızı bölmek istemem hocam ama konu biraz ilginç."
Gülümseyerek sandalyesini gösterdi.
"İlginç konuları severim. Hele ki insanı düşündürecek bir şeyse daha da iyi. Anlat bakalım."
Önce Harun Hoca ile yaptığım görüşmeden bahsettim. Yeniden kazı çalışması başlatma ihtimalimizi, buluntuların bulunduğu alanı ve o gün elimizde olan fotoğrafları anlattım. Beni dikkatle dinliyordu. Ancak yazıttan söz etmeye başladığımda yüzündeki ifade biraz değişti.
Dosyayı açıp fotoğrafları önüne bıraktım.
"İşte hocam, asıl mesele bu."
Fotoğrafları tek tek incelemeye başladı. İlk birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra birini diğerinin yanına koydu. Bir fotoğrafa tekrar döndü, ardından büyüteç istedi.
"Bu işaretlerin tamamı aynı yüzeyde mi bulunuyordu?"
"Evet hocam. Bazıları daha belirgindi, bazılarıysa oldukça yıpranmıştı. Fakat hepsinin aynı yazı sistemine ait olduğunu düşünüyorum."
"Bu fotoğraflar ne zaman çekildi?"
"İlk kazı sırasında. Harun Hoca'nın ekibi tarafından."
Başını hafifçe salladı. Fotoğrafları incelemeye devam ederken kendi kendine birkaç şey mırıldandı.
"İlginç..."
Bir süre sonra bana döndü.
"Sen bunların ne olduğunu düşünüyorsun?"
Açıkçası bu soruyu bekliyordum ama verecek kesin bir cevabım yoktu.
"Başlangıçta eski bir alfabe olduğunu düşünmüştüm. Fakat bazı işaretler bana bildiğimiz alfabelerden çok farklı geliyor. Hatta kendi aralarında bir düzenleri olduğunu düşünüyorum. Belki de kayıp bir dilin izleri olabilir. sizinde bu konulara ilginiz çok iyi bildiğimden geldim.
Atilla Hoca fotoğraflardan birini yeniden eline aldı.
"Olabilir. Ama burada acele etmemek gerekiyor. Bir yazı sistemini tanımlamak için yalnızca şekillerine bakmak yeterli değildir. İşaretlerin tekrar sıklığına, hangi konumlarda kullanıldıklarına, birbirleriyle olan ilişkilerine ve bulundukları arkeolojik bağlama da bakmak gerekir."
Sonra biraz daha yakından eğildi.
"Bana bir şey söyle. Bu sembollerin bulunduğu alanda başka buluntular da var mıydı? Seramik, mühür, metal parçaları veya farklı yazılı yüzeyler?"
"Benim bildiğim kadarıyla vardı hocam. Ancak araştırma yarıda kaldığı için hepsine ulaşılabilmiş değil."
Atilla Hoca arkasına yaslandı.
"İşte asıl mesele de bu. Bazen bir yazıtı çözebilmek için yazıtın kendisinden çok, çevresinde bulunan diğer nesnelere ihtiyaç duyarsınız."
Bu sözler beni biraz düşündürdü.
"Yani sizce bunları çözme ihtimalimiz var mı?"
"Elbette araştırabiliriz. Ama sana şimdiden bir şey söyleyemem. Bunların hangi döneme ait olduğunu, hangi topluluk tarafından kullanıldığını ve gerçekten bir dili temsil edip etmediğini anlamamız gerekiyor."
Bir an durdu, sonra fotoğraflardan birini tekrar önüne çekti.
"Fakat şunu söyleyebilirim, bu çalışma üzerinde biraz daha durmaya değer."
İşte tam da duymak istediğim cümle buydu.
"Hocam, önümüzde yaklaşık iki aylık bir hazırlık süreci var. Harun Hoca yeniden kazı çalışması için olumlu düşünüyor. Ben de o zamana kadar elimden geldiğince araştırma yapmak istiyorum. Eğer sizin de zamanınız olursa bu çalışmaya katkı sağlamanız beni gerçekten mutlu eder."
Atilla Hoca gülümsedi.
"Önce şu fotoğraflara biraz daha bakalım. Bana bir şey söyle; senin bu buluntuların hangi uygarlığa ait olduğuna dair bir tahminin var mı?"
Bir an duraksadım. Aslında söyleyeceğim şeyin biraz tuhaf karşılanacağını biliyordum. Yine de içimden geldiği gibi cevap verdim.
"Elfler hocam."
Önce yüzüme baktı. Ardından hafifçe gülerek:
"Elfler mi? Yani masallardaki, efsanelerdeki Elfler?" dedi.
Ben gülümsemedim. Cevabımın arkasında durduğumu görünce yüzündeki alaycı ifade yavaş yavaş kayboldu.
"Sen ciddi misin?" diye sordu.
"Evet hocam. Biliyorum, kulağa oldukça garip geliyor. Ama ben de başından beri bunun sıradan bir arkeolojik buluntu olmadığını düşünüyorum. Belki de bugüne kadar bildiğimiz tarihsel kayıtların dışında kalmış bir topluluğa ait olabilir."
Atilla Hoca bir süre sessiz kaldı. Sonra fotoğraflara yeniden göz gezdirdi.
"Açık konuşayım, ben böyle bir ırk bilmiyorum. Bildiğimiz tarihsel ve bilimsel kaynaklarda Elflerin gerçek bir uygarlık olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmuyor. Böyle bir topluluğun var olmuş olması da bugün bildiğimiz bilgiler ışığında pek mümkün görünmüyor. Elfler, bildiğimiz kadarıyla efsanelerin ve mitolojilerin bir parçası."
Bir an durdu. Fotoğraflardan birini ışığa doğru kaldırarak tekrar inceledi.
"Ama..."
Bu kez sesi biraz daha ciddiydi.
"Şu sembollere baktığımda ben de alışılmış bir yazı sistemiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyorum. İşaretlerin biçimleri, birbirleriyle olan ilişkileri ve oluşturdukları bütünlük oldukça farklı. Açıkçası ilk bakışta bildiğimiz uygarlıkların yazı tiplerine benzetmekte zorlanıyorum. Sanki daha önce karşılaştığım hiçbir örneğe tam olarak uymuyorlar."
Sandalyede biraz doğruldu.
"Benim çalışma alanım gereği eski diller, kaybolmuş dil yapıları, müzik ve bu alanların tarihsel bağlantıları üzerine pek çok araştırma yaptım. Farklı uygarlıkların bıraktığı izleri, dillerin zaman içerisindeki değişimini ve kültürler arasındaki etkileşimleri inceleme fırsatım oldu. Fakat bu karşımdaki şey gerçekten başka bir mesele."
Sonra fotoğrafları masanın üzerine bıraktı.
"Yine de üzerinde durmaya değer. Çünkü elimizde en azından gerçek bir buluntu, gerçek bir yazıt var. Birileri bunu yazmış, birileri bu işaretleri kullanmış. Kim olduklarını, ne anlatmak istediklerini ve hangi dönemde yaşadıklarını henüz bilmiyoruz."
Gözlerini bana çevirdi.
"Öyleyse neden senin düşündüğün ihtimal üzerinde de durmayalım? Sana söz veremem. Elflerin gerçekten var olduğunu söyleyemem. Ama bu sembolleri araştırmadan, karşılaştırmadan ve elimizdeki diğer buluntularla birlikte değerlendirmeden de bir kenara atmak istemem. Belki de tahmin ettiğimizden çok daha farklı bir şeyle karşı karşıyayız."
Bu sözleri duyunca içimde yeniden bir heyecan oluştu.
Atilla Hoca devam etti:
"Önce şu fotoğrafları biraz daha inceleyelim. Bana yüksek çözünürlüklü hâllerini de ulaştır. Mümkünse buluntuların ilk çıkarıldığı yerin fotoğraflarını ve kazı raporlarını da temin et. Özellikle sembollerin bulunduğu yüzeylerin yakın çekimlerine ihtiyacım var. İşaretlerin dizilişini ve tekrarlarını incelemem gerekiyor."
Dosyayı kapatırken içimde garip bir heyecan vardı.
Kapıdan çıkmadan önce son bir soru sordu.
"Bir şey daha merak ettim. Bu yazıtı bulduğunuz yerde başka işaretler de var mıydı? Harun Hoca’na bunu sor kesin. Özellikle birbirini tekrar eden üçlü gruplar şeklinde?"
Bir an durdum.
Aslında bu ayrıntıyı ona henüz anlatmamıştım. Çünkü fotoğrafların arasında, diğerlerinden biraz daha farklı görünen ve üçlü bir düzen içerisinde tekrarlanan bazı semboller vardı.
"Var hocam. Hatta beni en çok düşündüren de onlar."
Atilla Hoca yeniden fotoğraflara baktı.
"O zaman özellikle onları gönder. İlk bakışta bir şey söylemek istemiyorum ama bu tekrarların nedenini anlamamız gerekiyor."
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Şimdilik bunları bir kenara bırakmayalım. Önce neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamaya çalışalım. Sonra yeniden konuşuruz."
Oradan ayrıldığımda elimde kesin bir cevap yoktu. Fakat artık yalnız değildim. Bir tarafta kazıyı yeniden başlatmak için uğraşan Harun Hoca, diğer tarafta yazıtın dilsel yapısını incelemeye istekli bir akademisyen vardı.
Yine de içimde bir soru büyüyordu.
Atilla Hoca'nın özellikle üçlü sembol gruplarını sorması tesadüf müydü?
Yoksa fotoğraflarda benim henüz fark edemediğim bir şey mi görmüştü?
Bunu öğrenmek için biraz daha beklemem gerekecekti.