Kitabın üzerindeki notu ve sembolleri uzun süre inceledik. Ancak bir noktada kendime itiraf etmem gereken bir gerçek vardı.
Biz dil bilimci değildik. Eski diller konusunda akademik bir eğitim almamıştık. Elimizdeki sembollerin ne anlama geldiğini anlayacak bilgiye de sahip değildik. Birkaç makale okumak, internette araştırma yapmak ya da eski yazıtların fotoğraflarını incelemek, böyle bir çalışmayı sonuçlandırmak için yeterli değildi.
Bunu biliyordum.
Ama bilmediğim bir şeyin peşinden gitmek, onu öğrenmeye çalışmak benim için hiçbir zaman sorun olmamıştı.
Üstelik bu konuda tamamen çaresiz de sayılmazdım.
İşim gereği üniversitede tanıdığım birkaç akademisyen vardı. Zaman zaman baskı işleri, kitap çalışmaları ve çeşitli yayınlar için üniversiteye gidip gelirdim. Bu ziyaretler sırasında tanıştığım insanlarla aramda zamanla güzel dostluklar oluşmuştu.
Bunlardan biri de Harun Hoca'ydı.
Arkeoloji alanında çalışan Harun Hoca'yla uzun zamandır tanışıyordum. Özellikle eski uygarlıklar, kazılar ve tarihî buluntular üzerine yaptığımız sohbetler hoşuma giderdi. Ne zaman çalıştığım yere uğrasa, birkaç dakikalığına da olsa mutlaka konuşurduk.
Bazen onunla yaptığım sohbetlerin uzadığını fark ederdim. Sanırım merakım zaman zaman kendisini bunaltıyordu. Çünkü bir konu açıldığında peş peşe sorular soruyor, bir cevabın ardından başka bir ayrıntıyı öğrenmek istiyordum.
Ama Harun Hoca bunu hiçbir zaman ters karşılamamıştı.
Hatta bir keresinde gülerek, “Senin şu bitmek bilmeyen soruların bir gün başıma iş açacak,” demişti.
Şimdi düşündüğümde, aradığım kişi tam da oydu.
Üstelik bu yazıtın ortaya çıkarıldığı kazı çalışmalarında bulunmuş, eserin ilk incelemelerine katılmış akademisyenlerden birini de tanıyordum. Yani elimizdeki bilgiler yalnızca internetten bulduğumuz söylentilerden ibaret kalmak zorunda değildi.
Tuğba'yla kütüphaneden ayrılmadan önce bu konuyu uzun uzun konuştuk. Dışarı çıktığımızda hava iyice serinlemişti. Sokak lambalarının altında yürürken bir süre sessiz kaldık. Sonra Tuğba, düşüncelerimi anlamaya çalışır gibi bana döndü.
“Peki, diyelim ki gerçekten bu işin peşine düştün. Nereye kadar gidebilirsin?”
“Bilmiyorum. Önce Harun Hoca'yla konuşacağım.”
“Sonra?”
“Sonrasına bakarız.”
Tuğba hafifçe başını salladı.
“Sen bazen gerçekten kendini kaptırıyorsun. Bir yazı görüyorsun, bir kitap buluyorsun, hemen peşine düşüyorsun. Peki ya sonrası? İşimiz var, sorumluluklarımız var. Her şeyi bırakıp böyle bir araştırmanın peşinden nasıl gideceksin?”
Söylediklerinde haksız değildi.
Bir süre cevap vermedim. Kaldırımın kenarındaki taşlara bakarak yürümeye devam ettim.
“Biliyorum,” dedim sonunda. “Gerçekleri inkâr etmiyorum. Hepimizin bir hayatı, ödemesi gereken faturaları, sorumlulukları var. Ama Tuğba, ben artık biraz da kendim için bir şeyler yapmak istiyorum.”
“Yani?”
“Yani hep aynı şeyleri yapmaktan yoruldum. Sabah kalk, işe git, çalış, eve dön, uyu… Sonra tekrar aynı gün. İşimi seviyorum, insanları seviyorum. Ama bu, başka şeyler yapmak istemediğim anlamına gelmiyor.”
Tuğba beni dinliyordu.
“Bazen kendimi yaşadığımı değil, sadece günleri tamamladığımı hissediyorum. Bir şeylerin peşinden gitmek, merak ettiğim şeyleri araştırmak, bilmediğim yerleri görmek istiyorum. Belki de hiçbir sonuç elde edemeyeceğim. Belki de bütün bunlar yalnızca benim fazla büyüttüğüm bir meraktan ibaret. Ama en azından denemiş olurum.”
Bir süre sustum.
“Artık hayattan biraz keyif almak istiyorum Tuğba Bir kere de yarın yokmuş gibi yaşamak, beni diri tutan şeylerin peşinden gitmek istiyorum. Sürekli ertelemekten yoruldum.”
Tuğba derin bir nefes aldı.
“İmkânım olsa inan bana seninle ben de araştırmak isterdim. Ama gerçekleri de unutmamak lazım. Çalışıyoruz. Her istediğimizi yapamayız.”
“Biliyorum. Senden de her şeyi bırakmanı istemiyorum zaten. Sadece yanımda olmanı istiyorum.”
Bana baktı ve gülümsedi.
“Onu zaten biliyorsun.”
Bu konuşmadan sonra konuyu daha fazla uzatmadık. Tuğba’nın Evi biraz uzaktı. Bir süre daha yürüdük, sonra onu durağa götürdüm kendi yollarımıza ayrıldık.
Fakat benim için gece daha yeni başlıyordu.
Eve geldiğimde üzerimi değiştirdim. Çantamdan kitabın fotoğraflarını çektiğimiz notları ve telefonumu çıkardım. Bilgisayarımı açıp masanın üzerine oturdum.
Önce Harun Hoca'nın numarasını buldum.
Aramak için birkaç saniye bekledim. Normalde kendisini özellikle arayıp davet ettiğim pek olmazdı. Genellikle üniversitede, iş yerinde ya da bir başka vesileyle karşılaşır, ayaküstü sohbet ederdik.
Telefonu elime aldım ve aradım.
Birkaç çalıştan sonra sesini duydum.
“Efendim, nasılsın?”
“İyiyim hocam, siz nasılsınız? Uzun zamandır görüşemedik.”
“İyiyim, teşekkür ederim. Hayırdır, bu saatte nereden çıktı bu telefon?”
Gülümsedim.
“Hocam, insan bir hâl hatır sormak için de arayamaz mı?”
Gülerek karşılık verdi.
“Senin beni yalnızca hâl hatır için aramadığını ikimiz de biliyoruz. Söyle bakalım, ne var?”
Biraz sohbet ettik. Üniversitedeki çalışmalarını, devam eden projelerini ve son zamanlarda üzerinde durduğu araştırmaları sordum. Ardından konuyu yavaşça asıl meseleye getirdim.
“Hocam, sizinle biraz farklı bir konuda görüşmek istiyorum. Müsaitseniz bir ara uğrayabilir misiniz? Size göstermek istediğim bazı şeyler var.”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
“İlginç. Normalde karşılaşınca konuşuruz ama böyle özellikle davet ettiğine göre önemli bir şey buldun sanırım.”
“Biraz öyle hocam. Eski bir yazıtla ilgili bazı belgeler ve bir kitap buldum. Sizin de fikrinizi almak istiyorum.”
Bu kez sesi daha ciddi çıkıyordu.
“Nasıl bir yazıt?”
“Şimdilik telefonda anlatmak yerine göstermek daha iyi olacak. Birkaç fotoğraf ve makale var.”
“Peki. Yarın uğrayabilirim. Saat kaç gibi uygun olur?”
“Ne zaman isterseniz hocam. Ben beklerim.”
“Tamamdır. Yarın görüşürüz.”
Telefonu kapattığımda içimde tuhaf bir heyecan vardı.
Artık elimde yalnızca internetten bulduğum birkaç bilgi yoktu. Bu konuyu gerçekten bilen, hatta yazıtın ortaya çıkarıldığı çalışmalarda bulunmuş birine danışabilecektim.
Bilgisayarımın başına geçtim.
Kütüphanede çektiğimiz bütün fotoğrafları bilgisayara aktardım. Önce kitabın kapağını, ardından makalenin bulunduğu sayfaları açtım. Yazıtın genel görüntüsünü ayrı bir klasöre kaydettim. Daha sonra sembollerin yakın çekimlerini ve açıklamaların bulunduğu bölümleri tek tek ayırdım.
Saat ilerledikçe masamın üzeri notlarla dolmaya başladı.
Bir tarafta yazıtın fotoğrafları, diğer tarafta çeviri tabloları vardı. İnternette bulduğum eski araştırmaları da yeniden açtım. Kaynakları karşılaştırdım, farklı araştırmacıların görüşlerini okudum.
Ve yavaş yavaş, beni bu kadar heyecanlandıran şeyin ne olduğunu anlamaya başladım.
Elf dili olarak adlandırılan bu dil, yalnızca hayal ürünü bir alfabe değildi. En azından elimizdeki akademik çalışmalara göre, yazı sisteminin belirli kuralları ve tekrar eden dil yapıları vardı. Bazı kelimeler ve semboller kısmen çözümlenmiş, metnin belirli bölümleri anlamlandırılmıştı.
Elbette her şey açıklığa kavuşmuş değildi.
Hatta tam tersine, cevaplardan çok daha fazla soru vardı.
Yazıtın hangi döneme ait olduğu kesinleşmemişti. Kullanılan dilin kökeni tartışmalıydı. Bazı araştırmacılar bunun bilinen eski dillerden etkilenmiş bir yazı sistemi olduğunu savunurken bazıları çok daha farklı bir kültüre ait olabileceğini düşünüyordu.
Fakat benim ilgimi çeken asıl konu, yazıtın bulunduğu yerdi.
Kazı raporlarında, eserin çıkarıldığı alanla ilgili bazı bilgiler vardı. Ancak bütün belgeler kamuya açık değildi. Bazı bölümlerin yalnızca akademik çalışmalarda kullanıldığı, bazı ayrıntılarınsa henüz yayımlanmadığı anlaşılıyordu.
İşte benim ulaşmak istediğim nokta tam olarak buydu.
Son kazı alanını görmek istiyordum.
Yazıtın bulunduğu yeri, çevresindeki yapıları ve araştırmacıların üzerinde çalıştığı diğer buluntuları incelemek istiyordum. Belki de kitabın sonunda bulunan notun cevabı oradaydı.
Ama bunun önünde ciddi bir engel vardı.
Kazı alanı sıradan bir tarihî mekân değildi. Çalışmaların yürütüldüğü, özel izin gerektiren koruma altındaki bir bölgeydi. Oraya izinsiz gitmek hem yasak hem de suç olabilirdi. Üstelik böyle bir girişim, yalnızca kendimi değil, araştırma yapmak isteyen tüm insanları da zor durumda bırakabilirdi.
Ben Bunu asla göze alamazdım
Bilgisayar ekranına baktım. Yazıtın fotoğrafı hâlâ açıktı.
Bir süre sonra kendime güldüm.
Daha ilk akşamdan kazı alanına gitmenin yollarını düşünmeye başlamıştım. Sanki çok kolaymış gibi
Oysa önce Harun Hoca'yla konuşmam gerekiyordu. Belki bana bilmediğim ayrıntıları anlatacak, belki de bütün bu heyecanımın gereksiz olduğunu söyleyecekti.
Ama bir şeyden emindim.
Bu araştırmayı burada bırakmayacaktım.
Saatin gece yarısını geçtiğini fark ettiğimde bilgisayardaki son dosyayı da kaydettim. Yarın Harun Hoca geldiğinde göstereceğim her şeyi bir klasörde topladım.
Tam bilgisayarı kapatacakken telefonuma Tuğba'dan bir mesaj geldi.
“Yarın hocayla konuşunca bana da haber ver. Merak ettim şimdi.”
Gülümsedim ve kısa bir cevap yazdım.
“İlk senden haberin olacak.”
Telefonu masaya bıraktım.
Pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda gece sessizdi. Uzakta, mahalle ışıklarının ötesinde uzanan orman karanlığın içinde kaybolmuştu.
Sabah gördüğüm o manzara yeniden aklıma geldi.
Üç kökün birleştiği gölge…
Belki de bütün bunların gerçekten bir açıklaması vardı.
Belki de yalnızca fazla ileri gidiyordum.
Bunu öğrenmek için artık çok beklemem gerekmeyecekti.
Yarın Harun Hoca gelecekti.