GÖLGE I — YETİM
Gaziantep’in kuzeyindeki kurak bir köy yolunda, sırtı okuyucuya dönük on beş yaşlarında bir çocuk. Üzerinde sade, tozlanmış bir gömlek ve koyu renk pantolon var. Çocuğun önünde uzanan yol, uzakta sisli ve karanlık bir şehre doğru ilerliyor. Gökyüzünde gün batımının kızıl ve koyu lacivert tonları hâkim. Çocuğun gölgesi normalden uzun ve hafifçe farklı bir yöne düşüyor. Uzakta, yol kenarında belirsiz biçimde duran siyah bir araç görülüyor. Kapak genel olarak gizemli, dramatik ve sinematik olmalı; ancak aşırı karanlık olmamalı. Toprak, yalnızlık, kader ve yaklaşan tehlike duygusu vermeli.
GÖLGE I
YETİM
Bir çocuğun geçmişi, bir devletin sırrına dönüşür.
Yazar:
MUSTAFA KOCAHAN
Aras, Gaziantep’in kuzeyindeki küçük bir köyde büyür.
Babası öldüğünde henüz üç yaşındadır. Annesi Zeynep, onu yoksulluğun, sessizliğin ve yarım kalmış cümlelerin içinde büyütür. Aras yaşıtlarından farklıdır; insanları dikkatle izler, söylenenlerden çok söylenmeyenleri anlamaya çalışır.
Köydeki demir ustası Teo Usta’dan sabrı, imam Hüseyin Efendi’den insanın içindeki savaşı, arkadaşlarından ise paranın, yokluğun ve bilginin dünyadaki yerini öğrenir.
Fakat Aras’ın geçmişinde kimsenin konuşmak istemediği bir sır vardır.
Babasından kalan eski bir defter…
Annesinin sakladığı korku…
Köyün girişinde bekleyen siyah bir araç…
Ve yıllardır sürdürülen gizli bir gözlem.
Aras henüz bilmese de çocukluğu sona ermek üzeredir.
Çünkü bazı insanlar yetim doğmaz.
Bazı insanlar, geçmişleri saklandığı için yetim bırakılır.
BÖLÜM 1 — TOPRAK
Gaziantep’in kuzeyindeki küçük köyde yazlar uzun, kışlar sert geçerdi.
Toprak yazın çatlar, kışın çamura dönüşürdü.
Köyün evleri birbirine benzemezdi. Kiminin avlusunda yeni bir traktör durur, kiminin kapısında yıllardır aynı eşek bağlı olurdu. Bazı evlerde sofraya et her hafta girerdi. Bazılarında ise kadınlar akşam yemeğini hazırlarken önce evde ne kadar bulgur kaldığını hesap ederdi.
Aras’ın doğduğu ev ikinci gruptandı.
Annesi Zeynep, onu kucağına aldığında henüz yirmi yaşındaydı.
Babası Mehmet ise köyün en çalışkan adamlarından biriydi.
Kendi toprağı fazla değildi.
Başkalarının tarlalarında çalışır, sezon geldiğinde traktör kullanır, hasat zamanı sabahlara kadar tarlada kalırdı.
Aras doğduğunda köyde büyük bir kutlama yapılmadı.
Ama Mehmet’in yüzünden günlerce gülümseme eksilmedi.
Oğlunu her kucağına aldığında:
“Sen benden daha iyi yaşayacaksın,” derdi.
Aras daha konuşmayı bilmiyordu.
Ama babasının sesini seviyordu.
Hayatın ilk yıllarında insan bazı cümlelerin anlamını bilmez.
Sadece sesini hatırlar.
Aras da babasının o cümlesini yıllar boyunca hatırlayacaktı.
Aras üç yaşına geldiğinde Mehmet bir sabah erkenden tarlaya gitti.
O gün hava sıcaktı.
Zeynep oğlunu evin önünde oturtmuş, ekmek hazırlıyordu.
Öğleye doğru köyün girişinde bir araç göründü.
Araç hızla yaklaşıyordu.
Zeynep ayağa kalktı.
Araç evlerinin önünde durduğunda içinden iki adam indi.
Kadınların yüzündeki değişiklik bazen erkeklerden önce fark edilir.
Zeynep hiçbir şey sormadan Aras’ı kucağına aldı.
Adamlardan biri başını eğdi.
“Zeynep…”
Gerisini söylemesine gerek kalmadı.
Mehmet traktörün altında kalmıştı.
Aras o gün babasının öldüğünü anlamadı.
Annesinin ağladığını gördü.
Köydeki kadınların evlerine dolduğunu gördü.
Erkeklerin avluda sessizce oturduğunu gördü.
Ama ölümün ne olduğunu henüz bilmiyordu.
Akşam babasının ayakkabılarını kapının yanında gördü.
Ayakkabılara baktı.
Sonra annesine sordu:
“Babam ne zaman gelecek?”
Zeynep cevap veremedi.
Aras o gece ilk defa annesinin kucağında uyudu.
Babası ise bir daha hiç gelmedi.
BÖLÜM 2 — YETİM
Mehmet’in ölümünden sonra evin sessizliği değişti.
Önceden yorgun bir adamın sessizliği vardı.
Şimdi ise bekleyen bir evin sessizliği vardı.
Zeynep yirmi üç yaşında dul kalmıştı.
Bir de üç yaşında oğlu vardı.
Köyde herkes yardım etmek istedi.
Ama köyün insanı da fakirdi.
Birinin verdiği un, diğerinin verdiği odun, bir başkasının verdiği birkaç kilo bulgur…
Zeynep bunların hiçbirini küçümsemedi.
Fakat oğlunun büyümesi gerekiyordu.
Kendi ayaklarının üzerinde durması gerekiyordu.
Ve bunu kimse onun yerine yapmayacaktı.
Zeynep gündüzleri tarlalarda çalışmaya başladı.
Mevsimine göre pamuk, buğday, mercimek ve Antep fıstığı işlerine giderdi.
Aras küçükken komşulara bırakılırdı.
Biraz büyüyünce annesinin peşinden tarlaya gitmeye başladı.
Daha yedi yaşındayken eline küçük bir çapa aldı.
Annesi kızdı.
“Sen daha çocuksun.”
Aras cevap vermedi.
Çapayı yere bıraktı.
Ama ertesi gün yine aldı.
Zeynep bir süre sonra onu durdurmadı.
Çünkü oğlunda farklı bir şey olduğunu fark etmişti.
Aras yaşıtlarından daha sessizdi.
Ama korkak değildi.
Bir şeyi merak ettiğinde uzun uzun bakardı.
Bir insan konuşurken yüzüne dikkat ederdi.
Ve verilen bir sözü unutmazdı.
Köydeki çocuklar ona bazen:
“İhtiyar Aras.”
derlerdi.
Çünkü sekiz yaşında bir çocuk gibi davranmazdı.
Dokuz yaşındaki çocukların kavga ettiği yerde Aras genellikle kenarda durur, kimin neden kavga ettiğini anlamaya çalışırdı.
Sonra bir gün kavganın ortasına girerdi.
Ama yumruk atmak için değil.
“Sen bunu neden yaptın?”
diye sorardı.
Bu soru karşısındaki çocuğu çoğu zaman sustururdu.
BÖLÜM 3 — ARKADAŞLAR
Aras’ın çocukluk arkadaşları birbirinden çok farklıydı.
Murat, köyün en varlıklı ailelerinden birinin oğluydu.
Babası üç traktör, iki biçerdöver ve geniş araziler işletiyordu.
Murat’ın yeni ayakkabıları olurdu.
Aras’ın ise çoğu zaman başkasından kalma ayakkabıları.
Ama ikisi bunu sorun etmezdi.
Çünkü çocuklukta para, dostluğun önüne her zaman geçmez.
Hasan ise Aras gibi fakirdi.
Babası mevsimlik işçi olarak çalışırdı.
Hasan ile Aras hemen her gün birlikte dolaşırdı.
Bir de Cem vardı.
Cem köyün öğretmeninin oğluydu.
Şehirde büyümüş, sonra babasının tayini nedeniyle köye gelmişti.
Üçü birbirinden farklıydı.
Murat parayı biliyordu.
Hasan yokluğu.
Cem ise kitapları.
Aras üçünü de öğreniyordu.
Bir gün Murat yeni aldığı topu getirdi.
Çocuklar köyün boş arazisinde futbol oynadı.
Top yokuştan aşağı kaçtı.
Aras topun peşinden koşarken yaşlı bir adamın demir dövdüğünü gördü.
Çekiç her indiğinde metalden kısa ve keskin bir ses çıkıyordu.
Aras durdu.
Uzun süre izledi.
Adam başını kaldırdı.
“Ne bakıyorsun?”
Aras:
“Demiri nasıl eğiyorsun?”
Adam güldü.
“Demir eğilmez.”
Aras kaşlarını çattı.
“Az önce eğildi.”
Adam çekici bıraktı.
“Demir doğru zamanda ısıtılırsa eğilir.”
Aras bu cümleyi uzun süre unutmadı.
Adamın adı Teo Usta idi.
Köyde herkes ona Teo derdi. Gerçek adını bilenler vardı ama kimse kullanmazdı. O da bundan rahatsız olmazdı.
Köyün metal ustasıydı.
Kapı, tarım aleti, saban demiri, römork parçası, traktör ekipmanı…
Köyde kırılan ne varsa bir şekilde onun dükkânına gelirdi.
Teo Usta evli değildi.
Çocuğu da yoktu.
Dükkânın arkasındaki küçük odada tek başına yaşardı. Odada bir yatak, birkaç kitap, eski bir soba ve duvara asılmış paslı bir saat vardı.
Bir de küçük, sarı tüylü bir köpeği vardı.
Adı Velet’ti.
Velet’in bir kulağı dik, diğeri sürekli yana düşüktü. Köydeki herkes onu tanırdı. Teo Usta nereye gitse köpek de peşinden gider, dükkânın önünde uyur, yabancı biri geldiğinde önce ona bakardı.
Aras ertesi hafta yine geldi.
Sonra bir daha.
Sonra her hafta sonu.
Teo Usta önce onu kovdu.
“Git arkadaşlarınla oyna.”
Aras gitmedi.
“Çalışırsam?”
Teo Usta ona baktı.
“Ne yapacaksın?”
“Öğrenirim.”
Usta başını yana eğdi.
“Öğrenmek isteyen çok. Dayanabilen az.”
Aras:
“Ben dayanırım.”
Teo Usta o gün ona küçük bir çekiç verdi.
“Önce süpür.”
Aras süpürdü.
Sonra tekrar süpürdü.
Sonra ertesi hafta geldi.
Teo Usta yine aynı işi verdi.
Aras yine yaptı.
Bir ay sonra usta ona ilk metal parçasını verdi.
“Isıt.”
Aras ateşin başına geçti.
Teo Usta arkasında durdu.
“Rengine bak.”
Aras baktı.
“Ne göreceğim?”
“Metal sana ne zaman hazır olduğunu söyler.”
Aras o gün ilk dersini aldı:
Bir şeyi zorlamakla doğru zamanı beklemek aynı şey değildi.
Teo Usta’nın dükkânı yalnızca demir dövülen bir yer değildi.
Köyde insanlar bazen işlerini yaptırmak için değil, konuşmak için de oraya gelirdi.
Teo Usta herkesi dinlerdi.
Ama kimseye kolay cevap vermezdi.
Bir gün Murat’ın babası geldi. Traktörünün parçası kırılmıştı.
“Teo, bunu bugün bitir.”
“Bugün olmaz.”
“Niye?”
“Demir bugün bana yardım etmiyor.”
Murat’ın babası kaşlarını çattı.
“Demirin de mi keyfi var?”
Teo Usta gülümsedi.
“İnsanın var da demirin niye olmasın?”
Adam söylene söylene çıktı.
Aras şaşkınlıkla ustasına baktı.
“Gerçekten demirin keyfi olur mu?”
“Olmaz.”
“Öyleyse niye söyledin?”
“Bazen insan gerçeği değil, duyması gerekeni duyar.”
Aras bunu düşündü.
Teo Usta ateşe bir parça kömür attı.
“İnsanların çoğu cevap aramaz Aras. Kendi düşüncesini onaylayacak bir ses arar.”
“Sen cevap veriyor musun?”
“Bazen.”
“Ne zaman?”
“Karşımdaki susmayı biliyorsa.”
Aras ustasına baktı.
“Ben susmayı biliyor muyum?”
Teo Usta Velet’in başını okşadı.
“Sen dinlemeyi biliyorsun. Susmak başka bir şey.”
Teo Usta’nın köydeki en yakın insanlardan biri imam Hüseyin Efendi idi.
İmamla sık sık dükkânın önünde oturup konuşurlardı.
Bazen din hakkında, bazen insanın nefsinden, bazen de dünyanın neden bu kadar adaletsiz olduğundan söz ederlerdi.
Teo Usta namaza her zaman gitmezdi.
Ama inancı güçlüydü.
Perşembe günleri kesinlikle içki içmezdi.
Cuma namazını ise kaçırmazdı.
Ramazan geldiğinde orucunu tutardı.
Köyde bazıları bunu çelişki sayardı.
Teo Usta ise çelişkiyi açıklamakla uğraşmazdı.
Bir akşam Aras onu dükkânın önünde, imamla konuşurken buldu.
Hüseyin Efendi elindeki çayı karıştırıyordu.
Teo Usta’nın önünde ise yarısı içilmiş bir rakı bardağı vardı.
Aras duraksadı.
İmam onu görünce gülümsedi.
“Gel Aras. Teo yine dünyayı kurtarmaya çalışıyor.”
Teo Usta başını kaldırdı.
“Dünyayı kurtarmıyorum. Dünyayla barışmaya çalışıyorum.”
Aras oturdu.
“Dünya seninle barışıyor mu?”
Teo Usta bir süre düşündü.
“Dünya kimseyle barışmaz. İnsan kendi içindeki savaşı bitirirse, dünyayı daha az düşman görür.”
Hüseyin Efendi gülümsedi.
“Bunu üniversitede mi öğrendin?”
Teo Usta’nın yüzündeki gülümseme hafifçe değişti.
“Üniversitede öğrendiğim tek şey, çok şey bilmediğimdi.”
Aras meraklandı.
“Sen üniversiteye mi gittin?”
“Felsefe okudum.”
“Bitirdin mi?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü bazı soruların cevabını bulunca okulun anlamı kalmadı.”
İmam başını salladı.
“Yine kendini haklı çıkardın.”
“Ben haklı çıkmadım. Sen bana yetişemedin.”
Hüseyin Efendi kahkaha attı.
Köyde Teo Usta’ya laf yetiştirebilen çok az insan vardı. İmam bunlardan biriydi. O da her zaman yetişemezdi.
Aras ikisini dinlerken Teo Usta’nın farklı biri olduğunu anladı.
Ama köyde kimse onun geçmişini tam olarak bilmiyordu.
Nerede doğduğunu, neden üniversiteyi bıraktığını, neden evlenmediğini, neden bu kadar kitap okuduğunu kimse sormazdı.
Sorarlarsa da Teo Usta konuyu değiştirirdi.
Çünkü bazı insanlar hayatlarını anlatmazdı.
Sadece yaşarlardı.
Teo Usta akşamları bazen içerdi.
Ama içtiği zaman bile dükkânı kapatmadan önce bütün aletlerini yerli yerine koyar, ateşi söndürür, Velet’in suyunu tazelerdi.
“İçmek boş durmak değildir,” derdi.
Aras bir gün bunu sordu:
“İçince ne düşünüyorsun?”
“İçince düşüncelerim azalıyor.”
“Bu iyi mi?”
“Bazen insanın kafasında çok fazla düşünce olur. Hepsi doğru değildir.”
“Hangisinin doğru olduğunu nasıl anlıyorsun?”
“Sabah ayıkken hâlâ oradaysa, belki doğrudur.”
Teo Usta’nın hayatında bir düzen vardı.
Perşembe içmezdi.
Cuma namazını kaçırmazdı.
Ramazan’da oruç tutardı.
İhtiyacı olanlardan para almazdı.
Bazen de yaptığı işin ücretini söylemeden önce karşısındaki insanın cebine bakardı.
Bir gün yaşlı bir kadın, kırılan kapısının menteşesini yaptırmak için geldi.
“Ne kadar borcum?”
Teo Usta:
“Beş lira.”
Kadın cebinden üç lira çıkardı.
“Bende bu kadar var.”
Teo Usta parayı aldı, sonra cebinden iki lira çıkarıp kadının eline verdi.
“Şimdi tam oldu.”
Kadın şaşırdı.
“Ben sana para verdim.”
“Sen bana üç lira verdin. Ben de sana iki lira verdim. Hesap kapandı.”
Aras dayanamadı.
“Usta, bu nasıl hesap?”
Teo Usta ona baktı.
“İnsan bazen parasını değil, onurunu korumak ister.”
Kadın gittikten sonra Aras:
“Niye doğrudan para vermedin?”
“Çünkü yardım etmek başka, birini kendine borçlu hissettirmek başka.”
Aras sustu.
Teo Usta demiri yeniden ateşe sürdü.
“İyilik yaparken bile insanın nefsine dikkat etmesi gerekir.”
“Sen nefsine dikkat ediyor musun?”
Teo Usta güldü.
“Etmezsem Velet bile benden uzaklaşır.”
Velet o sırada Teo Usta’nın ayağının dibinde uyuyordu.
Aras köpeğin başını okşadı.
Velet gözünü açıp ona baktı.
“Beni seviyor mu?”
“Seviyor.”
“Nasıl anlıyorsun?”
“Her geldiğinde kuyruğunu sallıyor.”
“Belki yemek bekliyordur.”
Teo Usta başını salladı.
“İnsanlar da çoğu zaman sevgiyi yemek bekler gibi gösterir. Ama Velet’in farkı şu: Karnı doyunca da yanında kalıyor.”
Aras köpeğe baktı.
Velet kuyruğunu bir kez yere vurdu.
BÖLÜM 4 — PEHLİVAN
Aras’ın başka bir yeteneği daha vardı.
Güreş.
Köyde düğünler sadece düğün değildi.
Davul çalınır, yemek hazırlanır, insanlar toplanır ve bazen köyün meydanında güreş tutulurdu.
Aras önce seyretmeyi sevdi.
Sonra denemeye başladı.
On yaşındayken kendisinden büyük çocuklarla güreşti.
İlkinde kaybetti.
İkincisinde de.
Üçüncüsünde rakibinin nasıl hareket ettiğini izledi.
Dördüncüsünde onu yendi.
Köyde herkes şaşırdı.
Aras’ın gücü yaşına göre fazlaydı.
Ama asıl farkı gücü değildi.
Sabırlıydı.
Rakibinin hata yapmasını beklerdi.
On iki yaşında bölgedeki küçük güreş müsabakalarına gitmeye başladı.
Annesi her seferinde aynı şeyi söylerdi:
“Başına bir şey gelmesin.”
Aras gülümserdi.
“Merak etme ana.”
Zeynep oğlunun omzuna dokunurdu.
“Kaybetmekten korkma.”
Aras:
“Ben kaybetmekten korkmuyorum.”
“Ne’den korkuyorsun?”
Aras biraz düşündü.
“Boşuna yaşamaktan.”
Zeynep oğlunun yüzüne baktı.
Bu cümleyi on beş yaşındaki bir çocuğun söylemesi normal değildi.
Ama Aras hiçbir zaman normal bir çocuk olmamıştı.
⸻
Aras güreşten döndüğü bir akşam Teo Usta’nın dükkânına uğradı.
Yüzünde küçük bir sıyrık vardı.
Velet hemen yanına koştu.
Aras eğilip köpeğin başını okşadı.
“Sen olsan beni yener miydin?”
Teo Usta ateşin başından seslendi:
“Velet güreşmez.”
“Niye?”
“Çünkü akıllı.”
Aras güldü.
“Ben akılsız mıyım?”
“Hayır. Ama gençsin. Gençlik, insanın aklını kullanmadan önce bedenini kullanmasıdır.”
Aras yüzündeki sıyrığı sildi.
“Güreşmek kötü mü?”
“Hayır.”
“Öyleyse?”
“Güreşmekte sorun yok. Kendini kanıtlamak için güreşmekte sorun var.”
Aras sustu.
Teo Usta devam etti:
“İnsan başkasını yere serince büyümez. Bazen kendi öfkesini yere serebildiğinde büyür.”
Aras:
“Sen hiç güreştin mi?”
Teo Usta’nın eli bir an durdu.
“Bir zamanlar.”
“Kimle?”
“Hayatla.”
“Kim kazandı?”
Teo Usta gülümsedi.
“Henüz maç bitmedi.”
On beş yaşına geldiğinde köyde herkes onu tanıyordu.
Gündüzleri annesine yardım ediyor,
hafta sonları Teo Usta’nın yanında çalışıyor,
boş zamanlarında güreş yapıyor,
geceleri ise kitap okuyordu.
Murat artık şehirdeki özel liseye gidiyordu.
Hasan ailesine yardım etmek için tarlalarda çalışıyordu.
Cem ise üniversiteye hazırlanan ağabeyinden kitaplar getiriyordu.
Aras üçünden de bir şeyler öğreniyordu.
Murat’tan dünyada paranın nasıl çalıştığını.
Hasan’dan yoklukta ayakta kalmayı.
Cem’den ise merak etmeyi.
Teo Usta’dan da insanın kendisine rağmen insan kalabilmesini.
Bir yaz akşamı Teo Usta dükkânı kapatırken Aras’a baktı.
“Aras.”
“Efendim usta?”
“Sen burada kalmayacaksın.”
Aras anlamadı.
“Niye?”
Teo Usta elindeki anahtarı cebine koydu.
“Çünkü senin aklın buraya sığmaz.”
Aras sustu.
Usta dükkânın önünde uyuyan Velet’e baktı.
“Bak, Velet burada mutlu. Çünkü dünyası bu dükkân kadar. Senin dünyan daha büyük olacak.”
“Ben gitmek istemiyorum.”
“Gitmek istemekle gitmek zorunda olmak aynı şey değildir.”
“Beni kim gönderecek?”
Teo Usta köyün dışındaki yola baktı.
Uzaktan bir araç geçiyordu.
“Bazen insanı birileri gönderir. Bazen de hayat.”
Aras:
“Sen gitmek zorunda kaldın mı?”
Teo Usta cevap vermedi.
Bir süre sonra:
“Bir gün senden bir şey isteyecekler.”
“Kim?”
Teo Usta yine cevap vermedi.
Köyün dışındaki yola baktı.
Uzaktan siyah bir araç görünüyordu.
Sonra Aras’a döndü.
“Kim olursa olsun…”
Kısa bir sessizlik oldu.
“…ne için yaptığını bilmeden hiçbir şey yapma.”
Aras bu sözün neden söylendiğini anlamadı.
Henüz.
O gece eve dönerken gökyüzünde yıldızlar vardı.
Köy her zamanki gibiydi.
Ama Aras’ın hayatında ilk kez bir şey değişmeye başlamıştı.
Köyün girişinde duran siyah araç, onu bekliyordu.
Aras yürümeye devam etti.
Aracın içindeki adam ise onu uzun süre izledi.
Adam yanındaki dosyayı açtı.
Dosyanın ilk sayfasında tek bir isim vardı:
ARAS DEMİR
Altında ise üç kelime:
“Gözlem devam ediyor.”
BÖLÜM 5 — DÜĞÜN
Köyde düğün varsa herkesin işi değişirdi.
Kadınlar günler öncesinden hazırlığa başlar, erkekler avluları temizler, gençler meydanı düzenlerdi.
Aras’ın on beşinci yaşındaki yazında köyde büyük bir düğün vardı.
Murat’ın amcasının oğlu evleniyordu.
Murat’ın ailesi köyün en varlıklı ailelerinden olduğu için düğün diğerlerinden farklıydı.
Koyunlar kesilmiş, kazanlar kurulmuş, davulcular getirilmişti.
Köyün dışından bile insanlar gelmişti.
Aras sabah erkenden İsmail Usta’nın yanına uğramış, sonra düğün alanına geçmişti.
Hasan onu görünce seslendi.
“Aras!”
Aras döndü.
“Ne var?”
“Bugün güreş var.”
Aras gülümsedi.
“Kimle?”
Hasan başını meydanın diğer tarafına çevirdi.
Orada şehirden gelen birkaç genç vardı.
İçlerinden biri diğerlerinden daha iri görünüyordu.
“Onunla.”
Aras çocuğa baktı.
“Tanıyor musun?”
“Adı Yusuf.”
“Kaç yaşında?”
“On yedi.”
Aras başını salladı.
“İyi.”
Hasan şaşırdı.
“İyi mi?”
“İki yaş büyük.”
“Sen deli misin?”
Aras güldü.
“Belki.”
Öğleden sonra davullar başladı.
İnsanlar meydanın etrafında toplandı.
Güreşçiler ortaya çıktı.
Aras yağlandı.
Annesi biraz uzaktan onu izliyordu.
Zeynep oğlunun güreşmesini her seferinde aynı korkuyla izlerdi.
Aras rakibinin karşısına geçti.
Yusuf ondan büyüktü.
Daha ağırdı.
İlk hamleyi Yusuf yaptı.
Aras geri çekildi.
İkinci hamlede yine bekledi.
Üçüncüde rakibinin ağırlığını öne verdiğini fark etti.
Bir an.
Sadece bir an.
Aras hareket etti.
Yusuf yere düştü.
Meydan sessiz kaldı.
Sonra kalabalık bağırmaya başladı.
İsmail Usta uzaktan başını salladı.
Aras ayağa kalktı.
Yusuf elini uzattı.
Aras tuttu.
“İyi güreştin.”
Yusuf şaşırdı.
“Sen de.”
Aras’ın kazandığı maçtan daha çok önem verdiği şey buydu.
Rakibini yenmek değil.
Rakibinin elini kaldırmak.
O gece eve döndüğünde annesi sofrayı hazırlamıştı.
“Yoruldun mu?”
“Biraz.”
“Başın ağrıyor mu?”
“Yok.”
Zeynep oğluna baktı.
“Bugün baban seni görseydi…”
Cümlesi yarım kaldı.
Aras sustu.
Babası hakkında çok az şey biliyordu.
Fotoğrafı yoktu.
Sadece birkaç eski eşya.
Bir saat.
Bir gömlek.
Ve yıllardır açmadığı küçük bir sandık.
“Anne.”
“Efendim?”
“Babam nasıl öldü?”
Zeynep’in eli havada kaldı.
“Traktörün altında kaldı.”
“Biliyorum.”
“Başka ne bilmek istiyorsun?”
“Kim vardı yanında?”
Zeynep cevap vermedi.
Aras ilk kez annesinin gözlerine dikkatlice baktı.
“Anne?”
Zeynep tabağı masaya bıraktı.
“Yemek soğuyor.”
Konu kapandı.
Ama Aras’ın kafasında yeni bir kapı açıldı.
BÖLÜM 6 — SANDIK
Aras birkaç gün sonra eski sandığı buldu.
Sandık evin arka odasındaydı.
Üzerinde yıllardır kullanılmayan bir battaniye duruyordu.
Aras kapağı kaldırdı.
İçeride babasına ait birkaç eşya vardı.
Eski bir gömlek.
Bir çift eldiven.
Paslanmış bir çakı.
Ve küçük siyah bir defter.
Aras defteri eline aldı.
İlk sayfalar boştu.
Sonra birkaç tarih gördü.
Bazı isimler.
Bazı rakamlar.
Bir de anlamadığı kısa notlar.
“K.”
“M.”
“21/7.”
“Kuzey yolu.”
Aras kaşlarını çattı.
Defterin son sayfasında ise yalnızca bir cümle vardı:
“Bunu kimseye söyleme.”
Aras defteri kapattı.
Tam o sırada kapı açıldı.
Annesi içeri girdi.
İkisi birbirine baktı.
Zeynep’in yüzündeki ifade değişti.
“Onu nereden buldun?”
“Sandıktan.”
“Yerine koy.”
“Bu ne?”
“Babandan kaldı.”
“Ne yazıyor?”
“Hiçbir şey.”
Aras defteri tekrar açtı.
“Burada isimler var.”
Zeynep hızla yanına geldi.
Defteri elinden aldı.
“Aras.”
“Anne?”
“Bu defterle bir daha uğraşma.”
“Niye?”
“Çünkü bazı şeyleri bilmek insana fayda sağlamaz.”
Aras cevap vermedi.
Annesi defteri sandığa koydu.
Kapağı kapattı.
Anahtarı aldı.
O gece Aras uzun süre uyuyamadı.
Çünkü annesinin korktuğunu ilk kez görmüştü.
BÖLÜM 7 — ŞEHİRDEN GELEN
Aras on altı yaşına yaklaşırken köye yeni bir öğretmen geldi.
Adı Nihat Hoca idi.
Otuzlu yaşlarının başındaydı.
Şehirde üniversite okumuş, birkaç yıl farklı ilçelerde görev yaptıktan sonra köye atanmıştı.
İlk hafta Aras’ı fark etmedi.
Sonra bir gün derste öğrencilerden bir soru istedi.
Kimse cevap vermedi.
Aras el kaldırdı.
Nihat Hoca şaşırdı.
“Sen?”
“Evet hocam.”
“Anlat.”
Aras tahtaya çıktı.
Soruyu çözdü.
Nihat Hoca bir süre tahtaya baktı.
Sonra Aras’a.
“Sen bu konuyu daha önce gördün mü?”
“Hayır.”
“Nasıl yaptın?”
Aras omuz silkti.
“Anladım.”
Nihat Hoca güldü.
“Bu cevap öğretmenleri çok korkutur.”
Aras da ilk kez güldü.
Ders çıkışında Nihat Hoca onu yanına çağırdı.
“Aras.”
“Efendim hocam?”
“Kitap okuyor musun?”
“Bulursam.”
“Ne okumak istiyorsun?”
Aras düşündü.
“Her şeyi.”
Nihat Hoca başını salladı.
“Bu iyi cevap.”
Ertesi hafta Aras’a üç kitap verdi.
Tarih.
Coğrafya.
Bir de biyografi.
Aras kitapları iki haftada bitirdi.
Nihat Hoca şaşırdı.
“Başka?”
“Var mı?”
O günden sonra öğretmen ile öğrencisi arasında farklı bir ilişki başladı.
Nihat Hoca ona yalnızca ders anlatmıyordu.
Dünyayı anlatıyordu.
Devletleri.
Sınırları.
Savaşları.
Ekonomiyi.
İnsanların neden birbirleriyle mücadele ettiğini.
Aras özellikle bir konuya takılmıştı:
Devlet neden güçlü olmak zorundaydı?
Bir gün bunu sordu.
Nihat Hoca uzun süre cevap vermedi.
Sonra:
“Çünkü devlet zayıfladığında boşluğu birileri doldurur.”
“Kim?”
“En güçlü olan.”
Aras düşündü.
“Bu kötü mü?”
Nihat Hoca:
“Her zaman değil.”
“Ne zaman kötü?”
“Kurallar ortadan kalktığında.”
Aras bu cümleyi de unutmadı.
BÖLÜM 8 — USTA
İsmail Usta’nın dükkânı Aras için ikinci bir okul olmuştu.
Usta ona metalden çok insanları öğretmişti.
Bir gün yaşlı bir adam dükkâna geldi.
Traktörünün parçası kırılmıştı.
“Kaça yaparsın?”
İsmail Usta parçayı eline aldı.
“Yirmi.”
Adam:
“On beş.”
“Olmaz.”
“On beş.”
İsmail Usta Aras’a baktı.
Aras hiçbir şey söylemedi.
Adam sonunda:
“Tamam, yirmi.”
Parayı verdi.
Gitti.
Aras:
“Usta.”
“Hı?”
“Neden pazarlık yaptırdın?”
“Çünkü insan bazen fiyatı değil, karşısındaki insanı ölçer.”
“Sen ölçtün mü?”
“Ben yıllardır ölçüyorum.”
Aras sustu.
İsmail Usta ateşi karıştırdı.
“Bak oğlum.”
Aras ona döndü.
“Hayatta üç şeyi iyi öğren.”
“Ne?”
“İnsanın söylediğini.”
“İkincisi?”
“Söylemediğini.”
“Üçüncüsü?”
İsmail Usta çekiçle metalin üzerine hafifçe vurdu.
“İkisi arasındaki farkı.”
Aras’ın zihninde bu cümle yer etti.
O yaz Aras’ın hayatında ilk kez köyün dışına çıkması gerekti.
İsmail Usta onu şehirdeki bir atölyeye götürecekti.
Sabah erkenden yola çıktılar.
Gaziantep’e yaklaştıklarında Aras camdan dışarı baktı.
Köyün dışında bambaşka bir dünya vardı.
Fabrikalar.
Kamyonlar.
Depolar.
İnsanlar.
Para.
Gürültü.
İsmail Usta araba kullanırken:
“Bak.”
Aras döndü.
“Ne?”
“Şehir.”
“İlk defa görüyorum.”
“Burada herkes bir şeyin peşinde.”
“Ne peşinde?”
İsmail Usta güldü.
“Kimi para.”
“Kimi?”
“Güç.”
“Başka?”
“Hayatta kalmak.”
Aras dışarı baktı.
O gün ilk kez şunu düşündü:
Köyde insanlar toprağa bağlıydı. Şehirde ise birbirlerine.
Ve birbirlerine bağlı olan insanların kurduğu dünyanın, toprağın üzerinde kurulan dünyadan çok daha karmaşık olduğunu henüz bilmiyordu.
Akşam köye döndüklerinde Aras’ın cebinde İsmail Usta’nın verdiği küçük bir metal parçası vardı.
Üzerine kendi baş harflerini işlemişti:
A.D.
Yıllar sonra Aras o parçayı tekrar görecekti.
Ama o zaman üzerinde başka bir işaret daha olacaktı.
Ve o işaret, onu çocukluğundan çıkarıp bambaşka bir dünyanın içine sokacaktı.
GÖLGE I — YETİM
BÖLÜM 9 — TEO
Köyde onu herkes Teo diye bilirdi.
Gerçek adı İsmail’di.
Fakat bu ismi artık neredeyse sadece nüfus kâğıdında ve çok eski zamanlardan kalmış birkaç hatırada taşıyordu.
Çocukluğundan beri ön dişleri biraz dışarı doğru olduğu için köyün çocukları ona önce “Teodor” demeye başlamış, yıllar geçtikçe bu isim “Teo”ya dönüşmüştü. Teo da hiçbir zaman bundan rahatsız olmamıştı.
Hatta bazen dükkânına gelen yaşlılardan biri ona “İsmail” diye seslendiğinde dönüp bakması birkaç saniye sürerdi.
Aras bunu ilk zamanlar komik bulurdu.
Bir gün dayanamayıp sormuştu:
“Usta, senin adın İsmail mi, Teo mu?”
Teo kahkahayı basmıştı.
“İkisi de.”
“Hangisini seviyorsun?”
“Bana kim söylüyor?”
“Ben.”
“Sen Teo de.”
“Niye?”
“Çünkü İsmail dersen yaşlandığımı hissediyorum.”
Aras gülmüştü.
Teo da gülmüş, sonra elindeki demiri tekrar ocağa sokmuştu.
Fakat Aras zamanla bir şeyi fark etmişti.
Teo gülerken yüzü çocuk gibi görünüyordu.
Ama sustuğunda gözleri yaşından çok daha büyük bir adamın gözlerine dönüşüyordu.
On beş yaşına yaklaşan Aras, artık bunu anlayabilecek yaştaydı.
Teo Usta sadece demir dövmeyi bilen bir adam değildi.
İnsanları da okuyordu.
Kimin yalan söylediğini, kimin korktuğunu, kimin gerçekten çalışmak istediğini çoğu zaman tek bakışta anlıyordu.
Bir gün Aras dükkânda çalışırken:
“Usta.”
“Efendim?”
“İnsanları nasıl anlıyorsun?”
Teo elindeki çekici bıraktı.
“Anlamıyorum.”
Aras şaşırdı.
“Nasıl yani?”
“İnsanları anlamaya çalışmıyorum.”
“Peki?”
“İzliyorum.”
Aras sustu.
Teo devam etti:
“İnsan konuşurken ağzına bakarsan sana anlattığını görürsün. Ellerine bakarsan sakladığını görürsün.”
Aras bu cümleyi aklına yazdı.
Teo tekrar ocağa döndü.
“Bir de unutma.”
“Neyi?”
“Çok konuşan insanı değil, sustuğunda ne yaptığına bak.”
Aras başını salladı.
O gün bu sözün neden önemli olduğunu bilmiyordu.
Ama yıllar sonra, çok daha büyük insanların bulunduğu odalarda otururken Teo Usta’nın bu cümlesi tekrar tekrar aklına gelecekti.
BÖLÜM 10 — DEMİR
Kışın son günleriydi.
Hava hâlâ soğuktu ama öğleden sonra güneşi köyün taş duvarlarına vurduğunda insanın içini ısıtıyordu.
Aras okuldan çıkar çıkmaz Teo’nun dükkânına gitti.
Teo ona yeni bir iş vermişti.
Bir traktörün kırılan metal parçasını hazırlayacaklardı.
“Ölçüyü aldın mı?” diye sordu Teo.
“Aldım.”
“Bir daha al.”
Aras ölçtü.
“Tamam.”
“Bir daha.”
Aras hafifçe iç geçirdi ama tekrar ölçtü.
“Şimdi?”
Teo gülümsedi.
“Şimdi kes.”
Aras çalışmaya başladı.
Bir süre sonra parçayı eline aldı.
Gözleri parladı.
“Oldu.”
Teo parçaya baktı.
“Henüz olmadı.”
“Niye?”
“Çünkü sen yaptın diye olmuş sayılmaz.”
Aras sustu.
Teo parçayı eline aldı, kenarını gösterdi.
“Burada yarım milimetre oynama var.”
Aras dikkatlice baktı.
Gerçekten de vardı.
“Ben göremedim.”
“Göremediğin şey bazen seni yıllarca uğraştırır.”
Sonra parçayı Aras’a geri verdi.
“Düzelt.”
Aras yeniden çalışmaya başladı.
O gün akşam hava kararmıştı.
Aras eve dönerken elleri yağ içindeydi.
Zeynep kapıda onu görünce başını salladı.
“Yine mi üzerin başın demir kokuyor?”
Aras güldü.
“Teo Usta yüzünden.”
“Teo Usta mı?”
“Evet.”
Zeynep de gülümsedi.
“İsmail iyi adamdır.”
Aras annesine baktı.
“Sen ona İsmail diyorsun.”
“Ben onun gerçek adını biliyorum.”
“Ben de biliyorum.”
Zeynep oğlunun yüzüne baktı.
“Bazı insanların gerçek adını bilmek önemlidir.”
Aras bu cümlenin üzerinde durmadı.
O sırada bunun neden söylendiğini anlayacak yaşta değildi.
Akşam yemeğinden sonra Zeynep bulaşıkları toplarken Aras pencerenin önünde oturmuştu.
Dışarıda köy sessizdi.
Uzakta bir köpek havladı.
Sonra yeniden sessizlik oldu.
Aras annesine:
“Anne.”
“Efendim?”
“Babam da böyle mi çalışırdı?”
Zeynep bir an durdu.
“Baban çalışmayı severdi.”
“Benziyor muyum ona?”
Zeynep oğluna baktı.
“Bazen.”
“Nasıl?”
“İnatçılığın aynı.”
Aras güldü.
“Başka?”
Zeynep cevap vermedi.
Sonra yavaşça:
“Bakışların da.”
Aras sustu.
Annesinin gözlerinde kısa bir an için eski bir acı gördü.
Ama Zeynep hemen arkasını döndü.
“Haydi, kitabını oku.”
Aras o gece kitabını açtı.
Fakat sayfalara bakarken aklı sürekli babasına gidiyordu.
BÖLÜM 11 — TOKAT
Aras’ın hayatında unutamayacağı günlerden biri birkaç hafta sonra geldi.
Teo Usta şehirden sipariş almıştı.
İş önemliydi.
Müşteri parçaları belirli ölçülerde istiyordu.
Teo ölçüleri dikkatlice hazırlamış, birkaç kez kontrol etmişti.
“Aras.”
“Efendim?”
“Bunlara dokunma.”
“Tamam.”
Teo başka bir iş için dükkânın arka tarafına geçti.
Aras parçaları tekrar inceledi.
Bir ölçünün yanlış olduğunu düşündü.
Kendi hesabını yaptı.
Teo’nun yanılmış olduğuna inandı.
Bir süre tereddüt etti.
Sonra:
“Ben bunu düzeltebilirim,” diye düşündü.
Ve kesti.
Demirin kesildiği anda yanlış yaptığını anladı.
Elindeki parça artık kullanılamazdı.
Teo geldiğinde hiçbir şey söylemeden parçaya baktı.
Sonra Aras’a.
“Sen mi yaptın?”
Aras başını eğdi.
“Evet.”
“Ben sana ne dedim?”
“Dokunma dedin.”
“Peki niye dokundun?”
“Yanlış olduğunu düşündüm.”
“Düşündün.”
“Evet.”
“Emin miydin?”
Aras sustu.
“Hayır.”
Teo birkaç saniye ona baktı.
Sonra Aras’a bir tokat attı.
Tokat sert değildi.
Ama Aras için ağırdı.
Çünkü Teo Usta ona ilk defa böyle bir tepki vermişti.
Aras başını çevirdi.
Teo da birkaç saniye sustu.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Bu tokat yaptığın hata için değil.”
Aras gözlerini kaldırdı.
“Ne için?”
“Emin olmadığın halde karar verdiğin için.”
Aras cevap vermedi.
Teo parçayı masaya koydu.
“Bak Aras.”
“Efendim.”
“İnsan hayatında çok hata yapar. Ben de yaptım. Sen de yapacaksın.”
Sonra elini Aras’ın omzuna koydu.
“Ama hata ile cahillik aynı şey değildir.”
Aras dinliyordu.
“Hata yapan insan öğrenebilir.”
“Peki cahillik?”
“Cahillik, bilmediğini bilmemektir.”
Aras’ın gözleri dolmuştu.
Teo devam etti:
“Ben seni dövmek için el kaldırmadım.”
Aras sustu.
“Sana bir ders bırakmak için yaptım.”
Sonra elini çekti.
“Bir gün bu dükkândan çıkacaksın.”
“Biliyorum.”
“Benden daha büyük yerlere gideceksin.”
Aras şaşırdı.
“Ben mi?”
Teo hafifçe gülümsedi.
“Sen kendini henüz bilmiyorsun.”
Sonra ciddi bir ifadeyle ekledi:
“Gittiğin yerde herkes senin kadar dürüst olmayacak.”
Aras dikkat kesildi.
“Ne yapacağım?”
“Önce dinle.”
“Sonra?”
“Gözlemle.”
“Sonra?”
“Düşün.”
“Sonra?”
Teo gözlerinin içine baktı.
“En son karar ver.”
Aras başını salladı.
Teo tekrar çalışmaya döndü.
Bir süre sonra:
“Bir de…”
“Efendim?”
“Bir daha bana sormadan iş yaparsan…”
Aras bekledi.
Teo gülümsedi.
“Bu sefer sana tokat değil, üç gün çay yaptırırım.”
Aras ilk kez güldü.
Teo da güldü.
O gün Aras, ustasının elinden sadece bir tokat değil, hayatının ilerleyen yıllarında defalarca hatırlayacağı bir ders aldı.
İnsanın gücü, her şeyi bilmesinde değil; bilmediğini kabul etmesindeydi.
BÖLÜM 12 — SANDIK
O gece Aras eve geldiğinde annesi onun yüzüne baktı.
“Ne oldu?”
“Bir şey yok.”
Zeynep dikkatlice baktı.
“Teo mu kızdı?”
Aras başını eğdi.
“Bir hata yaptım.”
Zeynep sandalyesine oturdu.
“Ne yaptın?”
Aras anlattı.
Zeynep bir süre sessiz kaldı.
Sonra:
“Teo seni sever.”
“Biliyorum.”
“Sevmeseydi öğretmezdi.”
Aras annesine baktı.
Zeynep’in yüzünde babasından kalma bir ifade vardı.
“Anne…”
“Efendim?”
“Babam beni görseydi ne yapardı?”
Zeynep’in gözleri doldu.
Ama ağlamadı.
“Seninle gurur duyardı.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Çünkü baban seni çok severdi.”
Aras sustu.
O gece herkes uyuduktan sonra Aras yeniden sandığın yanına gitti.
Bir süre kapağa baktı.
Sonra açtı.
Babası Mehmet’in eski eşyaları hâlâ aynı yerdeydi.
Ceket.
Eski bir kemer.
Bir çift yıpranmış eldiven.
Ve siyah defter.
Aras defteri eline aldı.
Bu kez açmadı.
Sadece ağırlığını hissetti.
Tam yerine koyacağı sırada kapağın arasından küçük, katlanmış bir kâğıt düştü.
Aras eğilip kâğıdı aldı.
Kâğıdın üzerinde tek bir cümle vardı.
“Kuzey yoluna güvenme.”
Aras’ın kalbi hızlandı.
Kâğıdı tekrar çevirdi.
Arkasında hiçbir şey yoktu.
Tam o sırada dışarıdan bir motor sesi geldi.
Aras pencereye yürüdü.
Köy yolundan yavaşça geçen bir araç vardı.
Farları birkaç saniye boyunca evin duvarını aydınlattı.
Sonra araç uzaklaştı.
Aras pencerenin önünde kaldı.
İçinden Teo Usta’nın sesi geçti:
“Bazı kapılar açıldığında, insanın karşısına beklediği şey çıkmaz.”
Aras kâğıdı katladı.
Defteri yerine koydu.
Sandığı kapattı.
Ama bu kez bir şey değişmişti.
Çünkü artık sadece merak etmiyordu.
Artık elinde bir soru vardı.
Ve bazı sorular, insanın peşini bırakmazdı.
BÖLÜM 13 — KALE
Aras’ın hayatında güreşin ayrı bir yeri vardı.
Ama köyde herkesin bilmediği başka bir tarafı daha vardı.
Futbol.
Aras futbolu çocukluğundan beri seviyordu.
Köyün okulunun arkasındaki toprak sahada arkadaşlarıyla saatlerce top oynarlardı. Kimi zaman top yerine eski bir bez parçasını yuvarlar, kimi zaman da içi boşalmış eski bir topla oynarlardı.
Aras ise hiçbir zaman forvet olmak istememişti.
Kalede durmayı seviyordu.
Bunun nedeni sadece iri ve uzun olması değildi.
Kalede duran insanın herkesi görmesini seviyordu.
Oyunun tamamı gözünün önündeydi.
Arkadaşlarının nerede olduğunu, rakibin nereye koştuğunu, topun nereden geleceğini önceden tahmin etmeye çalışıyordu.
Murat bir gün:
“Sen neden kalede duruyorsun?”
diye sormuştu.
Aras omuzlarını kaldırmıştı.
“Bilmiyorum.”
Hasan gülerek:
“Çünkü topu ayağında tutamıyor.”
Aras topu Hasan’ın üzerine fırlatmıştı.
“Bir daha söyle.”
Hasan kaçarken gülüyordu.
Cem ise kenardan:
“Bırakın oğlum, Aras kalede iyi.”
demişti.
Gerçekten de iyiydi.
Uzun kolları ve güçlü elleri sayesinde yüksek topları kolayca yakalıyor, sert gelen toplardan korkmuyordu.
Güreşten kazandığı denge ve refleksler de kaleciliğine yardım ediyordu.
Teo Usta bunu duyduğunda:
“Demek futbol da oynuyorsun?”
demişti.
“Evet.”
“Ne oynuyorsun?”
“Kaleci.”
Teo gülmüştü.
“Yakışır.”
“Niye?”
“Çünkü sen insanları uzaktan izlemeyi seviyorsun.”
Aras gülümsedi.
Teo ocağın başına döndü.
“Kaleci olmak kolaydır sanma.”
“Niye?”
“Bir hata yaparsın, herkes görür.”
Aras sustu.
Teo ekledi:
“Ama güzel tarafı da budur.”
“Nesi?”
“Herkes senden vazgeçtiğinde, topu kurtaran kişi sen olursun.”
Aras bu sözleri sevmişti.
BÖLÜM 14 — ÜÇ ARKADAŞ
Aras, Murat, Hasan ve Cem birbirlerinden farklıydılar.
Murat’ın ailesinin köyde büyük arazileri vardı.
Hasan’ın ailesi ise yıllarca başkasının tarlasında çalışmıştı.
Cem’in babası öğretmendi.
Fakat çocukken bunların hiçbir önemi yoktu.
Onlar için önemli olan aynı topun peşinden koşmak, aynı dersten kaçamak yapmak ve akşam hava kararana kadar dışarıda kalmaktı.
Bir yaz günü dört arkadaş köy takımını kurmaya karar verdiler.
Takımın adı konusunda saatlerce tartıştılar.
Sonunda Cem:
“Adımız Anka olsun.”
dedi.
Hasan güldü.
“Niye Anka?”
“Çünkü her maçtan sonra yeniden kuruluyoruz.”
Murat:
“Biz zaten her hafta dağılıyoruz.”
Aras:
“O zaman iyi.”
Takım gerçekten de böyleydi.
Forma yoktu.
Doğru dürüst saha yoktu.
Antrenman programı yoktu.
Ama herkesin isteği vardı.
Aras kaleye geçti.
Murat savunmada oynadı.
Hasan orta sahadaydı.
Cem ise forvetteydi.
İlk maçlarında 4-1 kaybettiler.
İkinci maçta 2-2 berabere kaldılar.
Üçüncü maçta kazandılar.
O gün köy meydanına döndüklerinde kendilerini şampiyon olmuş gibi hissediyorlardı.
Aras’ın annesi onları kapının önünde görünce gülümsedi.
“Ne oldu size?”
Hasan:
“Yendik!”
Zeynep şaşkınlıkla:
“Neyi?”
“Futbol maçını.”
Zeynep gülmeye başladı.
“İyi, iyi. Aç mısınız?”
Dört arkadaş aynı anda:
“Evet!”
dediler.
O akşam Zeynep’in evinde dört tabak daha fazla yemek kondu.
Aras onları izlerken mutlu oldu.
Çünkü bazen insanın zenginliği cebinde değil, yanında oturan insanlarda olurdu.
BÖLÜM 15 — SEÇMELER
Bir ay sonra okulda öğretmenler arası değil, okullar arası futbol turnuvası yapılacağı duyuruldu.
Gaziantep bölgesindeki ortaokullar turnuvaya katılacaktı.
Cem heyecanla:
“Biz gideceğiz.”
dedi.
Hasan:
“Önce seçmeleri geçmemiz lazım.”
Aras bir şey söylemedi.
Beden eğitimi öğretmeni onun yanına geldi.
“Kalecisin değil mi?”
“Evet hocam.”
“Boyun kaç?”
“Bilmiyorum.”
Öğretmen Aras’ın yanında durdu.
Sonra başını kaldırdı.
“Sen kaleye geç.”
Seçmeler başladığında Aras ilk birkaç dakikada heyecanlandı.
Kaleye geçti.
Top geldi.
İlk şutu tuttu.
Sonra ikinciyi.
Üçüncüsünde top direkten döndü.
Aras yere atladı ve topu son anda yakaladı.
Öğretmen düdüğü çaldı.
“Tamam.”
Aras ayağa kalktı.
“Ne oldu hocam?”
“Sen varsın.”
“Takımda mı?”
“Kalede.”
Aras gülümsedi.
Takım kuruldu.
Murat ve Hasan da seçildi.
Cem zaten okulun en iyi hücum oyuncularından biriydi.
Dört arkadaş yeniden aynı takımda buluşmuştu.
Bu kez karşılarında köy takımları değil, bölgenin farklı okulları vardı.
BÖLÜM 16 — YOL
Turnuva günü sabah erkenden yola çıktılar.
Aras annesinin hazırladığı küçük çantayı omzuna aldı.
Zeynep kapının önünde onu uğurlarken:
“Dikkatli ol.”
“Olurum.”
“Maçtan önce yemek ye.”
“Yerim.”
“Sinirlenme.”
Aras güldü.
“Anne, futbol oynayacağım.”
“Sen yine de sinirlenme.”
Sonra oğlunun formasını düzeltti.
“İyi oyna.”
Aras başını salladı.
Zeynep bir an durdu.
“Kaybetsen de eve geleceksin.”
Aras annesine baktı.
“Ben kazanacağım.”
Zeynep gülümsedi.
“İnşallah.”
Aras otobüse bindi.
Cam kenarına oturdu.
Köy uzaklaşırken içindeki heyecan büyüyordu.
Yanında Cem vardı.
“Aras.”
“Efendim?”
“Finale çıkacağız.”
Aras güldü.
“Daha ilk maç var.”
“Ben diyorum.”
Hasan arka koltuktan bağırdı:
“Önce bir maç kazanın da sonra finale çıkarsınız!”
Herkes güldü.
Aras da güldü.
Ama içinden gerçekten finale çıkabileceklerini düşünüyordu.
BÖLÜM 17 — İLK MAÇ
İlk maçta rakipleri şehir merkezindeki bir okuldu.
Aras daha ilk dakikalarda oyunun hızlı olduğunu anladı.
Rakip takım topu iyi kullanıyordu.
Ama onların da güçlü olduğu taraflar vardı.
Cem hızlıydı.
Hasan çok koşuyordu.
Murat savunmada mücadele ediyordu.
İlk yarı 0-0 bitti.
İkinci yarının başında rakip takımın forveti ceza sahasına girdi.
Aras üzerine doğru çıktı.
Oyuncu topu ayağından biraz açtı.
Aras kendini yere attı.
Topu iki eliyle yakaladı.
Hakem düdük çaldı.
Tribünden alkış geldi.
Cem koşarak yanına geldi.
“İşte bu!”
Aras ayağa kalktı.
Maçın son dakikasında Cem gol attı.
1-0.
Kazandılar.
Soyunma odasında herkes birbirine sarıldı.
Aras köşede sessizce oturuyordu.
Öğretmen yanına geldi.
“Niye susuyorsun?”
“Daha bitmedi hocam.”
Öğretmen gülümsedi.
“Doğru.”
Aras o gün Teo Usta’nın başka bir sözünü hatırladı:
“Bir işi bitirmeden sevinme.”
BÖLÜM 18 — YARI FİNAL
İkinci maç daha zordu.
Bu kez yağmur başlamıştı.
Saha çamur içindeydi.
Top hızlanıyor, sonra bir anda yavaşlıyordu.
Aras’ın formasına çamur bulaşmıştı.
Maçın son dakikalarıydı.
Skor 1-1’di.
Rakip takım korner kazandı.
Top havalandı.
Aras birkaç oyuncunun arasından yükseldi.
Topa yumruğuyla vurdu.
Top ceza sahasının dışına çıktı.
Hakem düdüğünü çaldı.
Maç uzatmaya gitti.
Uzatmaların son dakikasında Cem topu aldı.
Bir oyuncuyu geçti.
İkinciyi geçti.
Sonra vurdu.
Gol.
2-1.
Final.
Takım arkadaşları Cem’in üzerine atladı.
Aras da onlara katıldı.
O gece otobüste herkes konuşuyordu.
“Finalde kazanacağız.”
“Kesin.”
“Şampiyonuz.”
Aras camdan dışarı bakıyordu.
İçinde büyük bir heyecan vardı.
Ama aynı zamanda garip bir huzursuzluk da vardı.
Nedenini bilmiyordu.
BÖLÜM 19 — FİNAL
Final günü tribünler doluydu.
Aras sahaya çıktığında karşı takımın oyuncularına baktı.
Hepsi kendilerinden biraz daha büyük görünüyordu.
Daha güçlüydüler.
Daha düzenli ısınıyorlardı.
Üzerlerinde aynı renk ve düzgün formalar vardı.
Aras’ın gözü bir oyuncunun üzerinde kaldı.
Çocuk topu ayağına aldığında diğerlerinden farklıydı.
Top ayağından hiç açılmıyordu.
Cem yanına geldi.
“Gördün mü?”
“Kimi?”
“On numarayı.”
“Evet.”
“Gaziantepspor altyapısında oynuyormuş.”
Aras tekrar baktı.
Bir başka oyuncuyu gösterdi Cem.
“O da.”
“İki tane mi?”
“Üç kişi varmış.”
Aras derin bir nefes aldı.
Hakem düdüğü çaldı.
Maç başladı.
İlk on dakika onların beklediğinden daha zordu.
Karşı takım topu çok hızlı dolaştırıyordu.
Ama Aras iyi oynuyordu.
Bir şutu köşeden çıkardı.
Sonra karşı karşıya pozisyonda rakibin ayağından topu aldı.
Tribünden alkış yükseldi.
Murat bağırdı:
“Aras!”
Aras elini kaldırdı.
“Devam!”
İlk yarı 0-0 bitti.
İkinci yarının başında karşı takım golü buldu.
1-0.
Aras arkadaşlarına bağırdı.
“Daha bitmedi!”
Cem topu aldı.
Hasan orta sahada mücadele etti.
Murat savunmada top çıkardı.
Sonra Cem beraberlik golünü attı.
1-1.
Tribün ayağa kalktı.
Aras yumruğunu sıktı.
Ama karşı takım tekrar bastırdı.
Gaziantepspor altyapısında oynayan oyunculardan biri orta sahadan topu aldı.
Üç kişiyi geçti.
Ceza sahasına girdi.
Aras öne çıktı.
Şut geldi.
Aras topa dokundu.
Ama top direğin içinden ağlara gitti.
2-1.
Son dakikalarda Aras bir kez daha müthiş bir kurtarış yaptı.
Ama maçın son düdüğü çaldığında skor değişmedi.
2-1.
Kaybetmişlerdi.
Arkadaşları yere çöktü.
Cem ağlıyordu.
Hasan başını ellerinin arasına almıştı.
Aras bir süre kalenin içinde tek başına durdu.
Sonra eldivenlerini çıkardı.
Rakip takım oyuncuları seviniyordu.
Aras onları izledi.
Kıskanmadı.
Kızmadı.
Sadece düşündü.
Bazen çok iyi mücadele etmek de yetmiyordu.
BÖLÜM 20 — SON SINIF
Dönüş yolunda otobüs sessizdi.
Kimse fazla konuşmuyordu.
Bir süre sonra Cem:
“Kaybettik.”
dedi.
Aras camdan dışarı bakıyordu.
“Evet.”
“Çok yakındık.”
“Evet.”
“Sen iki tane kurtardın.”
Aras başını salladı.
“Üçüncüyü kurtaramadım.”
Cem ona baktı.
“Sen olmasaydın daha farklı olurdu.”
Aras cevap vermedi.
Köye vardıklarında herkes evine dağıldı.
Aras eve geldiğinde Zeynep kapıda onu bekliyordu.
“Nasıl geçti?”
Aras ayakkabılarını çıkardı.
“Finale çıktık.”
Zeynep gülümsedi.
“Sonra?”
“Kaybettik.”
Annesi oğlunun yüzüne baktı.
“Üzüldün mü?”
“Evet.”
Zeynep başını salladı.
“Üzül.”
Aras şaşırdı.
“Niye?”
“Çünkü emek verdiğin şey için üzülmek ayıp değildir.”
Sonra oğlunun omzuna dokundu.
“Yeter ki üzüntün seni küçültmesin.”
Aras annesine baktı.
O gece uzun süre konuşmadılar.
Ertesi sabah okulda müdür yardımcısı sınıfa geldi.
“Çocuklar.”
Herkes sustu.
“Ortaokulu bitiriyorsunuz.”
Aras başını kaldırdı.
Bir anda zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark etti.
Sıra artık liseye gelmişti.
Cem onun yanına eğildi.
“Lisede de beraberiz.”
Hasan:
“Ben şehirde okumak istiyorum.”
Murat:
“Ben babamın yanına çalışmaya gideceğim.”
Aras hiçbir şey söylemedi.
Onun önünde ise henüz belli olmayan bir yol vardı.
Bir yanda annesi.
Bir yanda Teo Usta.
Bir yanda güreş.
Bir yanda futbol.
Diğer tarafta ise şehir.
Kitaplar.
Ve henüz adını koyamadığı başka bir hayat.
Okulun son günü Aras, Teo Usta’nın dükkânına gitti.
Teo onu görünce:
“Bitti mi?”
“Ortaokul bitti.”
Teo gülümsedi.
“Demek büyüdün.”
Aras:
“Lise başlayacak.”
Teo başını salladı.
“Lise başka.”
“Nesi başka?”
“İnsan orada sadece ders öğrenmez.”
Aras bekledi.
“İnsanların kim olduğunu da öğrenmeye başlar.”
Aras ustasına baktı.
“Ben insanları biliyorum.”
Teo kahkaha attı.
“Sen daha insanları değil, köyü biliyorsun.”
Aras da güldü.
Teo elindeki demiri ocağa bıraktı.
Sonra Aras’a baktı.
“Şehir büyüktür oğlum.”
“Biliyorum.”
“Ve şehirde herkes senin arkadaşın değildir.”
Aras sustu.
Teo devam etti:
“Kimseye hemen güvenme.”
“Peki ne yapayım?”
Teo’nun yüzünde yıllardır taşıdığı o sakin ifade belirdi.
“Bak.”
“Ne kadar?”
“Gerektiği kadar.”
“Sonra?”
“Dinle.”
“Sonra?”
“Düşün.”
Aras gülümsedi.
“Sonra karar ver.”
Teo başını salladı.
“Şimdi öğreniyorsun.”
Aras dükkândan çıkarken arkasından Teo’nun sesi geldi:
“Aras!”
Aras döndü.
“Efendim?”
“Bir şeyi unutma.”
“Neyi?”
Teo birkaç saniye sustu.
“İyi bir adam olmak, güçlü olmaktan daha zordur.”
Aras başını salladı.
Sonra köy yoluna doğru yürümeye başladı.
Arkasında çocukluğu kalıyordu.
Önünde ise lise vardı.
Ve Aras henüz bilmiyordu.
Hayatındaki en büyük mücadelelerin hiçbiri futbol sahasında başlamayacaktı.
Henüz hiçbir şey başlamamıştı.