İçeriğe geç

YEDİNCİ BÖLÜM Kasım (Lina)

Kasım, okula her zaman geç gelirmiş gibi başlar.
Yaz bitmiştir ama kimse tam olarak dönmemiştir. Koridorlar doludur ama yüzlerde hâlâ başka yerlerden kalma bir dalgınlık vardır.

Okul yeniden başladığında, ben de yeniden başlamış sayılmazdım.
Derslere giriyordum, notlar alıyordum, kemanımı çalıyordum. Ama içimde bir şey, başka bir ritimde akıyordu. Üretkendi. Sessizdi. Kontrol edilemez değildi ama görmezden de gelinemezdi.

Marco’yla aramızda hâlâ hiçbir temas yoktu.
Mesaj yoktu. Yorum yoktu. Takip bile yoktu. Buna özellikle dikkat etmiştim. Bir şeyi erkenden bozmak istemiyordum. Henüz ne olduğunu bilmediğim bir şeyi.

Ama bağ kurmak için konuşmak şart değilmiş.

Bir gün okuldan çıkmıştım. Kulaklıklarım takılıydı. Rastgele bir çalma listesi açıktı. Bir şarkı başladı. Daha ilk saniyesinde durdum. Ekrana bakmadan biliyordum. Yine o sesti. Aynı gün, aynı saatlerde, Marco’nun yeni bir performans videosu paylaşılmıştı. Ben fark etmeden dinlemiş, fark ettiğimde çoktan durmuş olmuştum.

Buna tesadüf dedim.
Sonra bir daha oldu.

Bir gün beste denemeleri yapıyordum. Yazdığım melodiler birbirine benziyordu. Sinirlendim. Dosyayı kapattım. O akşam, Marco’nun bir röportajına denk geldim. “Son zamanlarda aynı melodilere takılı kalıyorum,” diyordu. “Ama galiba bundan kaçmak yerine dinlemek gerekiyor.”

Sanki bana konuşmuyordu.
Ama ben dinliyordum.

Okulda üretkenliğim arttı.
Daha çok yazdım. Daha çok denedim. Hocalar fark etti. Arkadaşlarım fark etmedi. Bu iyiydi. Bu, bana ait bir alandı. Marco’nun sesi, benim üretimime sızmıyor; onu dürtüyordu.

Bir gün Nora’ya anlattım.
“Konuşmuyoruz,” dedim. “Ama sanki aynı şeyleri düşünüyoruz.”

Nora güldü.
“Belki de sen, kendini ilk kez bu kadar net dinliyorsundur,” dedi.

Haklıydı belki.
Ama yine de, bazı bağlar sadece insanın içinden geçmez. Dışarıdan da dokunur.

Kasım ilerledikçe, Marco’yla aramızda görünmez bir ağ oluştu. Aynı günlerde paylaşımlar. Aynı temalar. Aynı suskunluklar. Ben yazarken onun susması. O konuşurken benim durmam.

Hiçbir şey yapmıyorduk.
Ama hiçbir şey de boşuna olmuyordu.

Bu bağın adı yoktu.
Henüz.

Ama Kasım bana şunu öğretti:
Bazen iki insan arasında bir şey başlar.
Biri bir sahnede, diğeri bir sınıfta.
Ve kimse bunun başladığını fark etmez.

En başta, kendileri bile.

Marco’nun İstanbul’da olduğunu ekranda gördüğümde, ilk yaptığım şey inanmak olmadı.
Bir hata olmalıydı. Eski bir paylaşım. Yanlış bir etiket. İstanbul yazıyordu ama benim bildiğim bir İstanbul değildi bu.

Sonra haritaya baktım.
Otelin adını gördüm.

Kalbim, mantığımdan önce karar vermişti.

Hazırlanmadım. Aynaya bakmadım. Çantama ne koyduğumu bilmiyorum. Evden çıktım. Yolda kendime kızdım. Ne yapıyorsun? dedim. Bu sen değilsin. Ama yine de yürüdüm.

Otelin olduğu semte gittiğimde, kalabalığın içinde kayboldum. Banklardan birine oturdum. Kalktım. Bir sokağa girdim. Geri çıktım. Kafeye oturdum, bir şey içmeden kalktım. Kendimi dışarıdan izlesem, muhtemelen gülünç bulurdum. Hayatım boyunca böyle davranmamıştım. Bu, bütün kimyama tersti.

Ama onu görme ihtimali bile, beni yerimde durdurmuyordu.

Saatler geçti.
Hava karardı.

Sonunda bir bankta oturup durdum. Artık gezmiyordum. Sadece bekliyordum. Ne beklediğimi de bilmiyordum. Belki hiçbir şey.

Telefonuma baktım.
Hikâyesini açtım.

İtalya.

Geri dönmüştü.

O an, içimde bir şey çöktü.
Ama ağlamadım. Kendime kızmadım da. Sadece… geç kalmıştım.

Marco’ya gittiğimde, Marco çoktan uçmuştu.

Eve döndüğümde odama kapandım. Pencereden dışarı bakmadım. Kemanı elime almadım. Piyanoya dokunmadım. Oturdum. Kelimeler geldi. Bu kez İngilizce değil, Türkçe hiç değil.

İtalyanca.

Teyzemin sesi geldi aklıma. Çocukken öğrettiği kelimeler. Basit cümleler. Zamanlar mükemmel değildi ama his doğruydu. Bir insanın geç kalmasını, bir şehrin kaçırılmasını, bir karşılaşmanın hiç yaşanmamış olmasını yazdım.

Şarkı kısa oldu.
Ama dürüsttü.

Telefonu karşıma koydum. Videoyu çektim. Işığı ayarlamadım. Saçımı düzeltmedim. Olduğum gibiydim. Paylaştım. Düşünmeden.

Sonra telefonu kapattım.

Bir süre sonra açtığımda, kalbim yine hızlandı.

Bir yorum vardı.

Marco’dan.

Kısa bir cümleydi.
İtalyanca.

Ama yeterliydi.

Videoyu paylaştıktan sonra telefonu kapattım.
O an hiçbir şey görmek istemedim. Ne sayıları, ne yorumları, ne de kendimi.

Bir süre sonra tekrar açtığımda, ekran doluydu.

Önce tek bir bildirim gördüm.
Sonra bir tane daha.
Sonra durmadı.

Ama hepsinin arasında biri vardı.
Görmemek mümkün değildi.

Marco.

Yorumu kısa bir cümleydi.
İtalyancaydı.

“Questa canzone ha qualcosa di vero. Grazie per averla condivisa.”
(Bu şarkıda gerçek bir şey var. Paylaştığın için teşekkür ederim.)

Uzun değildi.
Büyük bir iltifat da sayılmazdı.

Ama dinlemişti.
Gerçekten dinlemişti.

Kalbim hızlandı.
Sevindim mi, korktum mu ayırt edemedim.

Yorumu gördükten sonra olanlar hızlandı.
Birileri Marco’nun ismini etiketledi.
Birileri benim kim olduğumu sordu.
İtalyanca yorumlar gelmeye başladı. İngilizce mesajlar. Tanımadığım insanlar, sesime dair cümleler kuruyordu.

Ben hâlâ yatağımda oturuyordum.
Üzerimde gündüzden kalma kıyafetler vardı. O an, ekrandaki hareketle bulunduğum yer arasında büyük bir mesafe vardı.

Sayfam büyüyordu.
Takipçiler artıyordu.
Video paylaşılıyordu.

Marco’nun tek bir yorumu, benim sessiz alanımı görünür kılmıştı.

Ama garip olan şuydu:
Bunu isterken yazmamıştım o şarkıyı. Görünmek istememiştim. Yetişememiştim sadece. Geç kalmıştım. O duyguyu yazmıştım.

Ve biri, tam olarak onu duymuştu.

Gece ilerledikçe telefon susmadı.
Ama ben kimseye cevap vermedim. Marco’ya bile.

Yorumu orada kaldı.
Ben de.

Bazı şeyler insanın hayatına gürültüyle girmez.
Bir cümleyle olur.
Kısa. Yerli yerinde.

Ve ben o gece, sesimin bir yere değdiğini ilk kez bu kadar net hissettim.

Ertesi gün uyandığımda telefonuma bakmamaya çalıştım.
Başaramadım.

Bildirimler azalmıştı ama bitmemişti. Sayfam hâlâ hareketliydi. Yorumlar, paylaşımlar… Hepsini hızlıca geçtim. Gözüm tek bir yere takılıyordu ama bilerek bakmıyordum.

Sonra gördüm.

Marco beni takip etmişti.

Bu kadar.
Başka hiçbir şey yoktu.

Ne mesaj.
Ne emoji.
Ne kalabalık bir jest.

Sadece takip.

Kalbim, beklediğimden daha sakin attı. Panik olmadım. Sevinçle taşmadım. Sanki olması gereken bir şey olmuş gibiydi. Dün yazdığım şarkı, bugün bir yerini bulmuştu.

Biraz sonra bir bildirim daha geldi.
Bu sefer farklıydı.

Marco, şarkımı hikâyesine eklemişti.

Altına tek bir cümle yazmıştı.
Yine İtalyanca.
Yine kısa.

“Ascoltate fino alla fine.”
(Sonuna kadar dinleyin.)

O an anladım.
Bu bir tanıtım değildi.
Bu, dikkat çekmek değildi.

Bu, dinlenmesini istemekti.

Telefonu masaya bıraktım. Bir süre dokunmadım. Piyanonun başına geçtim. Aynı melodiyi çalmadım. Başka bir şey denedim. Parmaklarım rahatladı. Korku yoktu. Acele de.

Marco hâlâ bana yazmamıştı.
Ben de ona.

Ama aramızda bir şey değişmişti.
Artık aynı boşlukta durmuyorduk. Aynı şeyin çevresinde dolaşıyorduk.

Bir süre sonra Nora’yı düşündüm. Ona anlatacaktım. Ama hemen değil. Bazı şeyler, kelimeye dökülmeden önce biraz insanda kalmalı.

O gün okulda kimse bana farklı davranmadı.
Hocalar aynıydı. Koridorlar aynıydı. Kemanım aynı sesleri çıkarıyordu.

Ama ben, bir yerden sonra şunu fark ettim:
Birinin seni gerçekten dinlediğini bilmek, sesini değiştirmiyor.
Sadece onu daha dürüst yapıyor.

Marco’nun ikinci hamlesi buydu.
Beni çağırmadı.
İlerlememi istemedi.

Sadece durduğum yere küçük bir ışık tuttu.