İçeriğe geç

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 20 Mayıs 2020 – İstanbul (Nora)

İnsan bazı şeyleri yüksek sesle anlatamaz.
Ben de o insanlardan biriyim.

Hayatım boyunca kız arkadaşlıklarından çok şey öğrendim. Daha doğrusu, çok şey kaybettim. Güvenmeyi, birine içimi açmayı, aynı masada otururken bile kendimi saklamamayı. Bu yüzden Lina’yla olan dostluğumuz benim için sıradan değildi. Aylar geçtikçe, onunla konuşurken omuzlarımın gevşediğini fark ettim. Kendimi savunmak zorunda hissetmiyordum.

Aradan birkaç ay geçmişti.
Artık düzenli görüşüyorduk. Bazen saatlerce gülüyor, bazen hiç konuşmadan yan yana oturuyorduk. Lina’yla eğlenmek kolaydı. Ben dışarıdan bakıldığında zaten eğlenceli biri gibi görünürdüm. Gülümserdim. Ortama uyum sağlardım. Samimi hissettiğim bir yerde suskunluğum bile neşeli dururdu. Ama bu, içimde kalabalık olduğum anlamına gelmiyordu.

Ailemde hep biraz görünmez oldum. Sevildim, evet. Ama fark edilmek başka bir şeydi. Kendi dünyamda yaşadım çoğu zaman. Kitapların arasında, notaların içinde. Dışarıdan bakıldığında hayata karışan biri gibiydim; içerideyse çoğu zaman yalnızdım.

Belki de bu yüzden Korece benim için sadece bir dil değildi. Kendime açtığım yeni bir kapıydı.

Korecemi geliştirmek için bir uygulama üzerinden biriyle tanıştım. Koreliydi. İlk başta çok basitti her şey. Kelimeler, kısa cümleler, yanlışlar. Sonra sohbet uzadı. Günde bir iki kez mesajlaşıyorduk. Çok yoğun olduğunu söylüyordu ama hep geri dönüyordu. Bana normal geldi. İnsanlar yoğundu. Ben de yoğundum.

Bir gün Lina’yla otururken ondan bahsettim.

“Koreli biriyle konuşuyorum,” dedim, sanki bu çok önemsiz bir detaymış gibi.
Lina başını kaldırdı. “Gerçekten mi?” dedi.
“Evet,” dedim. “Dili pratik yapmak için. Ama… iyi biri gibi.”

“İyi biri gibi” demek, aslında kendimi ikna etme biçimimdi.

Lina gülümsedi. “Hoşuna gittiği belli,” dedi.
Omuz silktim. “Sadece konuşuyoruz.”

Ama içimde, küçük bir kıpırtı vardı.
Adını koymadığım. Koymak istemediğim. O an bunun nereye varacağını bilmiyordum.

Sadece, içimde uzun zamandır hissetmediğim bir şeyin kıpırdadığını fark ediyordum.

Ve bunu, sadece Lina biliyordu.

Üçüncü Bölüm (Devamı)

Haziran 2020 – İstanbul

(Nora)

Jun’la konuşmalarımız bir noktadan sonra yazının sınırlarını aştı.
Bir akşam, mesajlaşırken “istersen görüntülü konuşabiliriz” dedi. Cümle basitti. Ama içimde yarattığı telaş, uzun sürdü.

Kamerayı açtığımda ilk yaptığım şey gülümsemek oldu.
Hep öyle yapardım. Gerginliğimi saklamanın en kolay yolu buydu.

Jun ekranda belirdiğinde, düşündüğümden daha gerçekti. Sesi yazıdaki gibi değildi. Daha sıcak, daha yavaş. Bana bakarken acele etmiyordu. Konuşurken duruyor, kelimelerimi bekliyordu.

Zamanla konuşmalarımız uzadı.
Günler geçtikçe, Jun işi ciddiye aldı. Bir akşam annesini gösterdi. Sonra kardeşini. Kamerayı evin içinde gezdirdi. Odasını, mutfağı, pencereden görünen sokağı. Her şeyi saklamadan, filtresiz bir şekilde.

“Askerim,” dedi bir gün.
“O yüzden bazen uzun süre yazamıyorum.”

Bunu söylediğinde, içim rahatladı. Yoğunluk artık bir bahane değil, açıklamaydı. Dürüstlüğün bu kadar açık gelmesi hoşuma gitmişti. Sanki eksik parçalar yerine oturuyordu.

O günden sonra, adını koymadan ama herkesin bildiği bir yere geldik. Online sevgili olduk.

Jun’u hiç görmemiştim. Dokunmamıştım. Ama yine de, bana gösterdiği özen gerçekti. Günde bir iki kez yazması bile yeterliydi. Kaybolmuyordu. Geri dönüyordu. Ve bu, benim için fazlasıyla kıymetliydi.

Korece konuşabilmek için daha çok çalışmaya başladım.
Kelime listeleri yaptım. Cümleler yazdım. Ama görüntülü konuşmalarda hâlâ utangaçtım. Dilim dönmüyordu. Bildiğim kelimeler boğazıma takılıyordu.

Bazen konuşma bittiğinde kendime kızıyordum.
Neden daha rahat konuşamadım?
Neden bildiğim hâlde sustum?

Ama Jun hiçbir zaman yüzünü buruşturmadı.
“İyi konuşuyorsun,” dedi hep.
“Gerçekten.”

Bu cümle, sandığımdan daha çok şey yaptı bende.

Her şeyi Lina’ya anlatıyordum.
Kamerayı açmadan önceki heyecanımı. Konuştuktan sonraki utancımı. Jun’un bana gösterdiği evi. Annesinin gülümsemesini.

“Mutlu gibisin,” dedi Lina bir gün.
“Öyleyim,” dedim. Ve o an, yalan söylemediğimi hissettim.

Belki fazlasını görüyordum.
Belki biraz fazla inanıyordum.

Ama o günlerde, biri tarafından ciddiye alınmak, benim için çok şey demekti.

Henüz bilmiyordum.
Bazı insanlar, hayatımıza gerçek gibi girer…
Ama gerçeği yanlarında getirmez. Jun’da beni diğerleri gibi öylece bırakıp ortadan kaybolmaya hazırlanıyor gibiydi.

Üçüncü Bölüm (Devamı – Bölüm Sonu)

Yaz 2020 – İstanbul

(Nora)

Jun’un yokluğu önce fark edilmedi.
En azından ben fark etmemeyi seçtim.

Bazen mesajlar geç geliyordu. Saatler sonra. Sonra ertesi gün. Açıklaması hep aynıydı. Yoğundu. Nöbetteydi. Telefonu yanında değildi. Askerdi sonuçta. Bunların hepsi makuldü. Ben de makul olmayı öğrenmiştim.

Ama görüntülü konuşmalar seyrekleşti.
Önce haftada birkaç kez. Sonra haftada bir. Kamerayı açtığında yüzü yorgun görünüyordu. Gülüyordu ama acele ediyordu. Konuşmalarımız kısalıyordu.

Yine de, hâlâ “iyi konuşuyorsun” diyordu. Hâlâ beni dinliyordu.
Ben de bunlara tutunuyordum.

Bir gün Lina’ya anlattım.
“Son zamanlarda biraz daha az konuşuyoruz,” dedim.
Sesimi hafif tuttum. Sanki bu, önemsiz bir detaymış gibi.

Lina bana baktı. Uzun uzun.
“Az mı,” dedi, “yoksa düzensiz mi?”

Cevap vermedim.
Çünkü ikisi de doğruydu.

“Sen iyi misin peki?” diye sordu.
Omuz silktim. “İyiyim.”

Ama iyi olduğumdan emin değildim.

Jun bazen mesajlarıma geç dönüyordu. Bazen hiç dönmüyordu. Sonra bir anda ortaya çıkıyor, sanki arada hiçbir şey olmamış gibi konuşuyordu. Ben de kaldığım yerden devam ediyordum. Sormuyordum. Kırmak istemiyordum.

Bir akşam, görüntülü konuşurken arka plan karardı.
“Gitmem gerekiyor,” dedi.
“Sonra yazarım.”

Yazmadı.

O gece telefona çok baktım.
Sessizliği dinledim.

Ertesi gün Lina’ya gittim. Hiçbir şey söylemeden koltuğuna oturdum. Lina mutfaktan geldi, elinde iki bardak vardı. Birini bana uzattı.

“Bir şey var,” dedi.
Soru sormuyordu. Biliyordu.

“Bilmiyorum,” dedim. “Hâlâ aynı mı, yoksa değişti mi… emin değilim.”

Lina sessiz kaldı.
Sonra yavaşça konuştu.

“Ben senin hissettiğin şeyi küçümsemiyorum,” dedi.
“Ama bir şey seni huzursuz ediyorsa, onu görmezden gelme.”

Başımı salladım. Ama içimde hâlâ direnç vardı. Çünkü birine bu kadar inanmışken, şüphe duymak da can yakıyordu.

O gece Jun’dan kısa bir mesaj geldi.
“Çok yoğunum. Sonra konuşuruz.”

Sonra, kelimesi havada asılı kaldı.

Telefonu elimden bıraktım.
Pencereye baktım. Şehrin ışıkları yanıyordu. Hayat akıyordu.

İlk kez, içimde tanıdık bir his belirdi.
Daha önce de yaşamıştım.
Adını koymak istemediğim bir kırılganlık.

Henüz bilmiyordum.
Ama bazı kayboluşlar, bir anda olmaz.
Önce yavaşlar.
Sonra sessizleşir.

Ve insan, en çok da o sessizlikte yalnız kalır.