Jun’un üzerinden dokuz ay geçmişti.
Bunu takvimden değil, içimdeki sessizlikten anlıyordum. Artık düşünürken içim acımıyordu. Kapanmıştı. Defteri kapatmıştım. Bazı defterler dramatik kapanmaz; sadece bir gün açılmaz.
Okuldan mezun olmuştum.
Hayatımda ilk kez, önümde net bir hedef vardı: Kore’de yüksek lisans. Belgeler, başvurular, çeviriler… Hepsi yorucuydu ama korkutmuyordu. Bir yere doğru yürüdüğümü hissediyordum.
Yeni yıl yaklaşırken, dil değişim uygulamasında bir ilan paylaştım.
İstanbul’u gezmek isteyen Korelilere gönüllü rehberlik yapabileceğimi yazmıştım. Büyük bir beklentim yoktu. Birkaç mesaj gelir, belki biriyle kahve içilir diye düşünmüştüm.
Woojin öyle çıktı.
Konuşmalarımız keyifliydi ama ölçülüydü. Ne fazla samimi ne mesafeli. Soruları yerindeydi. İstanbul’u merak ediyordu ama asıl ilgisi benim planlarımdı. Kore’deki üniversiteler, bölümler, başvuru süreçleri… Bildiği her şeyi paylaşıyordu. Yardım ederken üstünlük kurmuyordu. Bu, beni rahatlatıyordu.
Bir süre sonra, görüntülü konuşmayı teklif etti.
Tereddüt ettim. Ama reddetmedim.
Konuşma günü geldiğinde, aynaya uzun uzun bakmadım. Saçımı topladım. Yüzümü yıkadım. Kamerayı açtığımda kalbim hızlandı ama paniklemedi.
Woojin ekranda belirdiğinde, düşündüğümden daha sakindi.
Gülümsedi. Hafifçe eğildi. Ben de aynısını yaptım.
Bir süre ikimiz de sustuk.
Utandığımı fark etti.
Ama bunu yüzüme vurmadı.
“Rahat olabilirsin,” dedi.
Ses tonu yumuşaktı. Acele etmiyordu.
Korece konuşmaya çalıştım. Cümlelerim yavaşladı. Kelimelerim eksikti. Yanlışlar yaptım. Ama Woojin durdurmadı. Düzeltmedi. Sadece dinledi. Bazen cümlemin bitmesini bekledi. Bazen anlamadığında tekrar sordu.
Bu, bana iyi geldi.
Konuşma ilerledikçe utancım yer değiştirdi. Kaybolmadı ama küçüldü. Kendimi savunmak zorunda hissetmedim. Woojin’in bakışı, değerlendiren değil; eşlik eden bir bakıştı.
Kapatırken teşekkür etti.
“Bugün iyi konuştun,” dedi.
Abartmadan. Olduğu gibi.
Telefonu kapattığımda içimde büyük bir heyecan yoktu. Kalbim yerindeydi. Bu da yeni bir histi. Birine konuşurken kendimi kaybetmemek.
Woojin bir akşam, konuşmamızın ortasında hiç beklemediğim bir şey söyledi.
“İstanbul’a geleceğim.”
Ekrana birkaç saniye baktım. Sonra güldüm.
“Tabii.”
Bunu söylerken sesimdeki alaycılığı kendim bile fark ettim. Woojin kaşlarını kaldırdı.
“Ciddiyim.”
“Sen de herkes gibi söylüyorsun.”
Bu cümleyi neden söylediğimi açıklamama gerek yoktu. O biliyordu. Jun’dan bahsetmiştim. Bana aylarca Türkiye’ye geleceğini söyleyen, sonra ortadan kaybolan birinden. Bir insanın geleceğine inanmakla, onun gerçekten geleceğini bilmek arasındaki farkı öğrenmiştim.
Woojin bir şey söylemedi.
Sadece gülümsedi.
“Bekle.”
Konuşmanın üzerinden birkaç gün geçti. Ben de o cümleyi unutmuş gibi yaptım. Zaten hayatım başka şeylerle doluydu. Kore’de yüksek lisans için hazırlamam gereken belgeler vardı. Transkriptler, başvuru evrakları, çeviriler, formlar... Her dosyanın başında başka bir soru işareti duruyordu.
Woojin bu süreçte bana çok yardımcı oluyordu. Korece belgelerde anlamadığım yerleri açıklıyor, bazı çevirileri kontrol ediyor, üniversitelerin istediği belgeler konusunda bildiklerini benimle paylaşıyordu.
Bazen iki günde bir görüntülü konuşuyorduk. Bazen birkaç gün konuşmadığımız oluyordu. Ama konuştuğumuzda sanki araya hiçbir şey girmemiş gibi devam ediyorduk.
Sonra bir akşam telefonuma bir fotoğraf geldi.
Bir uçak bileti.
Bir süre ekrana bakakaldım.
İstanbul.
Tarih.
Saat.
Woojin.
Altında yalnızca bir mesaj vardı:
“Bu sefer inanıyor musun?”
Gülümsediğimi fark etmem uzun sürmedi.
“Gerçekten geliyorsun.”
“Evet.”
Kalbim bir anda hızlandı. Bu, daha önce yaşadığım heyecanlara benzemiyordu. Çünkü bu kez hayalini kurduğum bir buluşma değil, tarihi ve saati belli olan bir şey vardı. Elimde tutulabilir bir gerçeklik.
O gece uyumadan önce bileti birkaç kez daha açtım.
Sonra tekrar kapattım.
Tekrar açtım.
Sanki bilet kaybolabilirmiş gibi.
Woojin’in geleceği gün yaklaştıkça, İstanbul’u onun gözünden düşünmeye başladım. Ona hangi sokakları gösterecektim? İlk olarak nereye götürecektim? Türk yemeklerinden hangisini sevecekti? Boğazı gördüğünde ne düşünecekti?
Bir yandan da Kore için hazırladığım dosyalar masamın üzerinde büyümeye devam ediyordu.
Bazen belgelerle uğraşırken görüntülü arıyordu.
“Bu belgeyi böyle göndermelisin,” diyordu.
“Emin misin?”
“Eminim.”
Sonra konu belgelerden çıkıyordu.
Çocukluğundan bahsediyordu. Ben ailemi anlatıyordum. Bazen geleceği konuşuyorduk. Kore’ye gittiğimde nerede yaşayacağımı, hangi şehirleri görmek istediğimi soruyordu.
Bir gün, konuşmanın ortasında sessizleşti.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Hiç.”
“Bir şey düşündün.”
Gülümsedi.
“Sen Kore’ye gelirsen ne yapacağız diye düşündüm.”
Kalbim hafifçe hızlandı.
“Daha gelmedim bile.”
“Ben de o yüzden soruyorum.”
Güldüm.
Ama o geceden sonra bazı konuşmalarımızın içinde başka bir şey vardı.
Eskiden birbirimize günümüzü anlatıyorduk. Şimdi birbirimizin geleceğinde küçük yerler açmaya başlamıştık.
Bazen bana “Bugün yemek yedin mi?” diye soruyordu.
Bazen ben, onun işlerinin nasıl gittiğini merak ediyordum.
Bazen konuşmanın sonunda telefonu kapatmak istemiyordum ama bunu söylemeye utanıyordum.
O da söylemiyordu.
Yine de ikimiz de biliyorduk.
İstanbul’a gelmesine birkaç hafta kalmıştı.
Ben ise her geçen gün, onun gerçekten geleceğine biraz daha fazla inanıyordum.
İstanbul’a gelmesine birkaç hafta kalmıştı.
Ben ise her geçen gün, onun gerçekten geleceğine biraz daha fazla inanıyordum.
Yine de içimde, susturamadığım küçük bir korku vardı.
Çünkü bazen insan en çok gerçekleşmesini istediği şeylere inanmakta zorlanıyordu.
Uçak biletini telefonumda açıp bir kez daha baktım.
İstanbul.
Bu kez birinin “geleceğim” demesini beklemiyordum.
Birinin gerçekten gelmesini bekliyordum.
Ve ilk kez, geçmişte kalan birinin gölgesine bakmadan, önümde duran bir günü merak ediyordum.
Woojin’in İstanbul’a ineceği gün yaklaşıyordu.
Ben henüz bilmiyordum ama o uçak yalnızca onu İstanbul’a getirmeyecekti.
Hayatımın yönünü de değiştirecekti.