Nora — İstanbul’a Gelen Biri
Woojin’in İstanbul’a gelmesine sayılı günler kalmıştı. Aslında o günleri büyük bir heyecanla geçirmek istiyordum. Uçak biletini gönderdiği günden beri içimde garip bir hareketlilik vardı; bazen telefonumu açıp uçuş bilgilerine bakıyor, bazen onunla ne yapacağımızı düşünüyor, bazen de henüz gerçekleşmemiş günlerin hayalini kuruyordum. Fakat tam da onun gelişine hazırlanırken bedenim beni yarı yolda bırakmaya başladı.
Önce ateşim çıktı. Çok yüksek değildi diye düşündüm. Birkaç gün dinlenirsem geçer sandım. Üstelik çalıştığım kurumdan izin almak zaten başlı başına bir meseleydi. Orada hem piyano hem keman dersleri veriyordum; programım doluydu ve ders iptal etmek benim için kolay değildi. Bunun yanında özel dersler için de farklı yerlere gidiyordum. Kendimi iyi hissetmesem bile çoğu zaman “Bir şekilde hallederim,” deyip devam ediyordum.
Ateşim giderek yükseldiğinde bile hastaneye gitmeyi erteledim. İşten zor izin alıyordum ve birkaç gün sonra Woojin gelecekti. Onu karşılamak için hazırlanmam, birlikte geçireceğimiz günleri kaçırmamam gerekiyordu. Hastalanmış olmak bile bana zaman kaybı gibi geliyordu. Oysa bedenim çoktan benden durmamı istiyordu.
O gün Halkalı’daki özel dersime gitmek için evden çıktığımda kendimi gerçekten kötü hissediyordum. Yine de derse gitmeye çalıştım. Son dakikada ders iptal edilince bunun benim için bir şans olduğunu düşündüm. Eve dönebilecektim. Fakat dönüş yolunda titremeye başladım. Hava sıcak olmasına rağmen içim buz kesiyordu. Ellerimi birbirine bastırıp yürürken eve varınca biraz uzanırım, geçer diye düşündüm.
Eve geldiğimde ise artık ayağa kalkacak hâlim bile kalmamıştı.
Evdekiler durumun bu kadar ciddi olduğunu ilk başta anlayamadılar. Ben de anlatacak hâlde değildim. Sadece yatağa uzandım ve gözlerimi kapattım. Bir süre sonra çocukluk arkadaşım Derin’i aradım. Sesimi duyduğu anda bir şeylerin yolunda olmadığını anlamış olacak ki fazla soru sormadan yanıma geldi. Beni hastaneye götürdüğünde ateşim çok yükselmişti. Kan tahlillerinden sonra enfeksiyon değerlerimin de oldukça yüksek olduğunu söylediler. Serum bağlandı. Ardından günler boyunca kullanmam gereken antibiyotik tedavisi başladı; toplamda on dört antibiyotik iğnesi yapılacaktı.
Hastane yatağında yatarken ilk düşündüğüm şey kendim bile değildim.
Woojin’di.
Tam gelmesine bu kadar az kalmışken hastalanmıştım. Onu görmeye hazırlanırken günlerimi hastanede geçiriyordum. İçimde tuhaf bir suçluluk vardı. Sanki onun gelişini ben bozmuşum gibi hissediyordum.
Woojin’e söylediğimde hemen endişelendi. Bana kızmadı, neden daha önce hastaneye gitmediğimi sorgulamadı. Sadece dinlenmemi istedi. “Sen iyileşmeye bak. Ben gelene kadar dinlen,” diyordu. Ben üzülüp durdukça beni sakinleştirmeye çalışıyor, onun için önemli olanın beni sağlıklı görmek olduğunu söylüyordu. Belki de o an ilk kez, onun gelişini dört gözle bekleyen tek kişinin ben olmadığımı hissettim.
İstanbul’a geldiğinde ise bana söylediği ilk şeylerden biri kaldığı otelin yeriydi. Benimle daha fazla vakit geçirmek için kendi planlarını kolaylaştırmak yerine benim mahalleme yakın bir yerde otel tutmuştu. Bunu öğrendiğimde içimde garip bir sıcaklık oluştu. İnsan bazen büyük cümlelerden çok, birinin yaptığı küçük bir şeyle ne kadar önemsendiğini anlıyordu.
Onu ilk gördüğüm anı hâlâ hatırlıyorum.
Uzun zamandır görüntülü konuştuğum bir insanın gerçekten karşımda durması tuhaf bir histi. Birkaç saniye boyunca ne söyleyeceğimi bilemedim. O da bana bakıyordu. İkimiz de biraz gergindik ama o gerginliğin altında başka bir şey vardı. Sanki birbirimizi ilk kez görmüyorduk da uzun zamandır tanıdığımız birine yeniden kavuşuyorduk.
Yanına gittiğimde bütün o mesafe bir anda kayboldu.
Konuşmaya başladığımızda görüntülü konuşmalardaki hâlimize döndük. Hatta daha da rahattık. Hastalığım yüzünden hâlâ kendimi tam olarak toparlayamamıştım ama Woojin bunun üzerinde durmadı. Yorulduğumu fark ettiğinde dinlenmemi söylüyor, bir şey taşıyacak olsam elimden alıyor, kendimi iyi hissetmediğim anlarda yanımdan ayrılmıyordu. Bir süredir hayatımda olan ama ilk kez karşıma çıkan birinin bana bu kadar tanıdık gelmesi beni şaşırtıyordu.
Birlikte yaptığımız ilk şeylerden biri Türk kahvaltısıydı. Masaya oturduğumuzda Woojin’in bazı şeylere şaşırması, benim de ona neyin nasıl yenileceğini anlatmam ikimizi de güldürdü. Günün sonunda aklımda kalan şey kahvaltının kendisinden çok, karşımda oturan insanla konuşurken ne kadar rahat olduğumdu.
Sonraki günlerde birlikte küçük şeyler yapmaya başladık. Ben onunla tatlı karakterler yapmak istediğim için önceden aldığım kil hamurlarını çıkardım. Masanın üzerine renk renk hamurları yaydık ve birbirimize bakıp ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Ortaya çıkan figürlerin çoğu hayalimdekinden çok daha komik oldu. Bazen yaptığımız bir şeye bakıp çocuklar gibi gülüyorduk.
O anlarda geçmişte yaptığımız görüntülü konuşmaları hatırlıyordum. Woojin, Korecem gelişsin diye benimle görüntülü konuşurken Küçük Prens okumaları yapardı. Birlikte sayfaları açar, anlamadığım kelimeleri konuşur, bazen aynı cümleyi tekrar tekrar okurduk. Bu yüzden ona bir Küçük Prens boyama seti almıştım. Hediyeyi verdiğimde yüzündeki ifadeyi görünce doğru şeyi seçtiğimi anladım. O da Kore’den benim için bir sürü abur cubur getirmişti. Çantasından tek tek çıkardıkça çocuk gibi sevindim.
Birbirimize uzak ülkelerden küçük parçalar getiriyorduk.
Belki de ilişkimizin en güzel tarafı buydu. Büyük sözlerden önce, birbirimizin günlük hayatına ait küçük şeyleri taşımaya başlamıştık.
Bir gün Küçük Prens’i boyamak için otelde buluşmaya karar verdik. İlk başta bunun yalnızca birlikte geçireceğimiz sakin bir öğleden sonra olacağını düşünmüştüm. Yanıma boyama setini aldım ve otele gittim. Fakat o gün, diğer günlerden biraz farklıydı. Daha sakindik. Daha yakındık. Konuşmalarımız arasında uzun sessizlikler oluyor, ama o sessizliklerde bile birbirimizi rahatsız etmiyorduk.
Yan yana oturup boyama yaparken bazen ellerimiz birbirine değiyordu. Sonra ikimiz de fark etmiş gibi kısa bir bakışla birbirimize dönüyorduk. Gülümsüyorduk. Konuşmalarımız yavaş yavaş günlük şeylerden uzaklaşıp birbirimiz hakkında daha derin şeylere dönüşüyordu. Gelecekten, korkularımızdan, birbirimizi ilk tanıdığımız zamandan söz ettik. Ben onun yanında kendimi olduğumdan daha açık, daha sakin ve daha güvende hissediyordum.
O gün, içimdeki duygunun adını artık inkâr edemeyeceğimi anladım.
Woojin’e âşık olmuştum.
Belki de beni en çok şaşırtan şey, bunun bana yeni bir duygu gibi gelmemesiydi. Sanki uzun zamandır tanıdığım birini yeniden bulmuş gibiydim. Onun yanında kendimi açıklamak zorunda kalmıyordum. Bazen susuyor, bazen saçma bir şeye gülüyor, bazen sadece yüzüne bakıyordum. Her şey doğal geliyordu.
Hastalandığım günlerde bana gösterdiği ilgi de bu duyguyu daha derin bir yere taşıdı. Beni sahiplenmesi, dinlenmem için uğraşması, kendini düşünmeden önce benim iyi olup olmadığımı sorması içimde daha önce uzun zamandır hissetmediğim bir güven oluşturmuştu.
Günler çok hızlı geçti.
İstanbul’da geçirdiğimiz her günün sonunda ertesi günün daha uzun olmasını istiyordum. Ama sonunda gitmesi gereken gün geldi.
Havaalanında onu uğurlarken kendimi tutamadım. Günlerdir içimde tuttuğum her şey bir anda gözyaşına dönüştü. Woojin’e sarıldığımda ayrılmak istemediğimi bütün bedenim söylüyordu. Birkaç gün önce ilk kez karşılaşmıştık ama şimdi onu gönderirken sanki çok daha uzun zamandır hayatımdaymış gibi hissediyordum.
O bana sarılırken sakin olmamı söylüyordu. Yeniden görüşeceğimizi biliyorduk. Ama bilmek, o anki ayrılığı kolaylaştırmıyordu.
Bir süre sarılı kaldık. Sonra çantamdan günlerdir sakladığım mektubu çıkardım. Ona uzatırken ellerim titriyordu. “Sana bir mektup yazdım,” dedim. “Bunları sana yüzüne karşı söyleyemeyeceğimi düşündüm. O yüzden yazmak istedim. Uçakta okursun.”
Mektubu aldı ve bana baktı. Ben ise gözyaşlarımı silmeye çalışıyordum.
O mektupta ona birlikte geçirdiğimiz zamanların benim için ne kadar değerli olduğunu yazmıştım. Hayatımda geçirdiğim en parlak anılardan biri olarak kalacağını, onun gözlerine her baktığımda içimde tarif edemediğim bir şey hissettiğimi anlatmıştım. Birlikte geçirdiğimiz o kısa zamanın bile kalbimde ne kadar derin bir yer bıraktığını, onunla yaptığımız küçücük şeylerin bile benim için ne kadar özel olduğunu yazmıştım.
Birlikte kahvaltı yapmamızdan, kil hamurlarıyla saçma sapan küçük karakterler yapıp gülmemizden, Küçük Prens okumalarımızdan, bana Kore’den getirdiği abur cuburlardan söz etmiştim. Bunların dışarıdan bakıldığında ne kadar küçük göründüğünü ama benim için ne kadar büyük anlamlar taşıdığını yazmıştım.
Sonra ayrılıktan bahsetmiştim. Şimdilik birbirimizden uzaklaşmak zorunda olsak da bunun bir son olmadığını düşündüğümü, bir gün yeniden buluşacağımıza inandığımı söylemiştim. Birlikte daha çok yol yürümek, yeni yerler görmek, yeni şeyler yapmak ve kaldığımız yerden devam etmek istediğimi yazmıştım.
Mektubun sonunda ise ona olan sevgimi saklamamıştım.
Çünkü artık saklamak istemiyordum.
Woojin mektubu ellerinin arasında tutarken bana uzun uzun baktı. Gözlerinde ne olduğunu tam olarak anlayamıyordum ama o an hiçbir şey söylemesine gerek yoktu. Ben zaten söylemek istediğim her şeyi kâğıda bırakmıştım.
“Uçakta oku,” dedim tekrar. “Ama hemen açma.”
Gülümsedi ve mektubu dikkatlice çantasına koydu.
Sonra yeniden sarıldık.
Bu kez daha sıkı.
Ve ben, birkaç gün önce hayatımda ilk kez gördüğüm birine veda ederken, onu sanki çok uzun zamandır tanıyormuşum gibi ağlıyordum.