Nora’ya ne zaman hayran olmaya başladığımı tam olarak hatırlamıyorum.
Ama bir noktadan sonra, onun yanında kendimi daha dikkatli dinler oldum. İnsan, hayran olduğu birinin yanında daha az konuşur sanır. Bende tam tersi oldu. Nora’nın sessizliği, beni konuşturuyordu.
Tanışmamızın üzerinden dört ay geçmişti.
Artık sadece arkadaş değildik. Ailelerimizi tanıyorduk. Annelerimizin seslerini ayırt edebiliyor, evlerinin kokularını biliyorduk. Birlikte sustuğumuz zamanlar, konuştuğumuz zamanlardan fazlaydı.
O gün, Nora’nın samimi olduğu pek sevmediğim bölüm arkadaşlarımdan birinin doğum gününe davetliydik. Daveti ilk aldığımızda, gitmek istemediğimi saklamadım.
“Lina, bir kere geleceğiz dedim, rezervasyon yapmışlar,” dedi.
“Benim için.”
Nora’nın “benim için” demesi, çoğu zaman tartışmayı bitirirdi.
Yine öyle oldu.
Doğum gününden önce Nora’nın Korece kursuna gittik. Nora’nın kardeşi Mina da bizimleydi. Mina, Nora’nın daha cesur hâli gibiydi. Aynı bakış ama daha yüksek ses. Derste Nora’yı izledim. Kelimeleri öğrenirken yüzündeki ciddiyet, beni her seferinde şaşırtıyordu. Bir şeye bu kadar inanmak insana yakışıyordu.
Dersten çıktığımızda yağmur başlamıştı.
Sonra şiddetlendi. Sokaklar bulanıklaştı, kaldırımlar parladı. Doğum günü mekânını bulmaya çalışırken defalarca yanlış sokağa girdik. Telefonlar açılmadı. Kimse cevap vermedi.
Bir ara, mesaj geldi.
Pastanın kesildiği yazıyordu.
“Bizi beklemeden mi?” dedim.
Sinirlendim. Islanan ayakkabılarıma değil, umursanmamış olmamıza.
“Geri dönelim,” dedim. “Gerek yok.”
Nora durdu. Bana baktı.
“Gitmezsek ayıp olur,” dedi. “Biraz durur, sonra çıkarız.”
Onun bu hâlini biliyordum. Bir şeyin yarım kalmasına verdiği sözü yerine getirmemeye katlanamazdı.
Kabul ettim.
Gittiğimizde gece çoktan garipleşmişti. İnsanlar bizi geç kalmış gibi karşıladı ama aslında erken bile gelmiştik. Mekanın önünden en az on defa geçmiştik ama bulamamıştık. Ortam soğuktu. Tanıdık yüzler vardı. Eskiden hayatımızda yer kaplamış, şimdi sadece ağırlık yapan kızlar.
Toksik olanlar.
Çok oturmadık. Birer şey içtik. Bir şeyler yedik. Gülmek için değil, sadece orada bulunmuş olmak için kaldık. Sonra çıktık. Yağmur hâlâ yağıyordu.
O gece Nora’larda kaldım, koltukta yan yana oturduk. Üzerimizde hâlâ dışarının soğuğu vardı. Mina uyumuştu. Ev sessizdi. Konuşmaya başladık.
“Ben ünlü bir şarkıcı olmak istiyorum,” dedim.
İlk kez bu kadar net söyledim. “Çocukluğumdan beri şarkılar yazıyorum. Kimseye dinletmeden. Sanki duyulursa bozulacaklarmış gibi.”
Nora bana baktı. Gülmedi. Küçümsemedi.
Sadece dinledi.
“Ben de akademide kalmak istiyorum,” dedi sonra. “Ama sadece burada değil. Kore’ye gitmek istiyorum. Orada kendimi geliştirmek. O yüzden Korece öğreniyorum. O yüzden bu kadar uğraşıyorum.”
O an fark ettim.
Biz hayallerimizi ilk kez bu kadar açık söylemiyorduk. Ama ilk kez bu kadar güvende söylüyorduk.
Nora konuşurken, içimden geçen tek şey şuydu:
Bu kız, ne isterse başarır, ve o an onun da benim hakkımda aynı şeyi düşündüğünden emindim.
O gece, yağmur durmadan uyuduk.
Ve ben, hayatımda ilk kez, bir arkadaşlığa gerçekten güvendiğimi anladım.
Eve döndüğümde odada tek bir ışık yanıyordu.
Tek odalı evim, her zamanki gibi beni olduğu gibi karşıladı. Ne fazla bir şey vardı ne de eksik. Çantamı kapının yanına bıraktım. Montumu sandalyeye astım. Sessizlik, ancak alışık olanların katlanabileceği türdendi.
Temizlik yapmaya başladım.
Bunu her zaman yapardım. Ellerim meşgulken düşüncelerim daha az dağılırdı. Telefonumu masanın üzerine bıraktım. Rastgele bir çalma listesi açtım. Şarkıların ne olduğuna bakmadım. Zaten çoğu zaman bakmazdım.
Bir süre sonra müzik değişti.
İlk notada durmadım.
İkincide de.
Ama üçüncüde, elimdeki bezi bıraktım.
Sanki biri odanın ortasında durmuş da tek bir kelime söylemiş gibiydi.
Ses… tanıdık değildi ama yabancı da değildi. Derinden geliyordu. Acele etmiyordu. Şarkıyı değil, sanki bir hatırayı anlatıyordu.
Olduğum yerde kaldım.
Zamanın ilerleyip ilerlemediğini bilmiyorum. Şarkı akıyordu. Ben sadece dinliyordum. Solistin sesi, odanın duvarlarına çarpıp geri dönmüyordu; içimde bir yere yerleşiyordu. Göğsümün tam ortasında, adını koyamadığım bir boşluğa.
Nedenini bilmiyordum.
Ama o sesi kapatmak istemedim.
Şarkı bittiğinde, refleksle telefona uzandım.
Ekrana baktım.
Şarkının adı yazıyordu.
Altında bir isim.
Marco.
İsmi yüksek sesle söylemedim.
Ama içimde yankılandı.
Bir daha çaldım.
Sonra bir daha.
Bu kez sesi değil, kelimeleri dinledim. Dili tanımıyordum ama his tanıdıktı. Bir şey arayan, bir şeyden kaçan, bir şeyde ısrar eden bir his.
“Garip,” dedim kendi kendime.
Sesim bile o odaya yabancı gelmişti.
Temizliğe devam etmedim.
Pencerenin önüne oturdum. Şarkı bitene kadar kıpırdamadım. Sonra bir başkasına geçtim. Sonra bir başkasına.
O gece ilk kez şunu düşündüm:
Bazı sesler, insanın hayatına bir şey söylemek için girer.
O an bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum.
Ama hissettim.