Bazı sesler insanın hayatına bağırarak girmez.
Ben Marco’nunkini ilk duyduğumda, kulaklarımı değil, hatırlayamadığım bir yerimi uyandırdı.
O gece Nora’dan sonra eve dönmüştüm. Odada tek başımaydım. Telefon elimde değildi. Müzik açıktı ama dikkat etmiyordum. Derken o ses geldi. Ne yükseldi ne de özellikle bir şey anlatmaya çalıştı. Olduğu gibiydi. Bu yüzden durdum.
Şarkı bittiğinde içimde tuhaf bir sakinlik vardı.
Heyecan değil. Coşku hiç değil.
Daha çok… tanıdık.
Bir insanı ilk kez görüp “ben seni bir yerden biliyorum” demek gibi. Ama nereden bildiğini hatırlamadan.
Sonra merak ettim.
Bu kez bilinçli olarak açtım. Aynı sesi, aynı tonu. Bu defa yüzünü görmek istedim. Şarkıyı değil, onu dinlemek için.
Ekranda belirdiğinde, beklediğim şey olmadı.
Karizmatik bir duruş, abartılı bir ifade ya da sahneye ait bir gösteri yoktu. Yüzü sakindi. Gözleri, şarkı söylerken bile bir yere bakmıyordu sanki. Bir şey anlatmaktan çok, bir şeyi hatırlıyor gibiydi.
O an fark ettim. Onu dinlerken hayranlık duymuyordum. Sahiplenmek istemiyordum. Sadece… yanında susabileceğim biri gibi geliyordu.
Bu his beni şaşırttı.Ben seslere alışığımdır. Müzik okuyan biri olarak, iyi sesle karşılaşmak sıradan bir şeydir. Ama Marco’nunki iyi olduğu için değil, gerçek olduğu için kaldı. Yüzünü izlerken, kendimi dikkat kesilmiş buldum.
Ne söylediğini anlamıyordum belki ama ne hissettirdiğini anlıyordum. Ve bu, fan olmanın ötesindeydi. Birini merak etmekten de farklıydı.
Sanki uzun zamandır tanıdığım birinin sesini, hiç bilmediğim bir yerde yeniden duymuştum.
Telefonu kapattığımda, içimde hafif bir sıcaklık vardı.
Adını koymadım. Koymak istemedim. Çünkü bazı hisler isimlendirilince küçülür.
Sadece şunu düşündüm:
Bu sesi bir gün canlı duysam, şaşırmazdım.
O gece Marco’yu kimseye anlatmadım.
Nora’ya bile.
Henüz değildi. Bu his, paylaşılacak kadar net değil; saklanacak kadar da büyük değildi. Ama oradaydı. Marco bir süredir yalnızca aklımda değildi.
Uykuma da girmeye başlamıştı. Bir gece kendimi karanlık bir yerde gördüm. Ne kadar yürürsem yürüyeyim ilerleyemiyordum. Seslenmek istedim, sesim çıkmadı. Korkunun insanı nasıl kilitlediğini ilk kez o kadar net hissettim. Sonra biri belirdi. Onu tanıyordum.
Ama gerçek hayatta hiç görmemiştim.
Elimi tuttuğunu hatırlıyorum. Ne sertti ne aceleci. Karanlık yavaşça dağıldı. Uyandığımda kalbim hızlı atıyordu. Odam sessizdi ama rüyadaki his hâlâ benimleydi.
O gün dersten sonra Nora’yla her zamanki kafemize oturduk.
Masaya kahveler geldi. Bir süre derslerden konuştuk. Sonra sustum. Uzun bir sessizlik oldu. Nora yüzüme baktı.
“Bu aralar çok dalgınsın, Neyin var?”dedi.
“Kafamda çözemediğim bir durum var.” dedim. “Ve biraz karışık.”
Ona ilk kez anlattım. Bir şarkıdan başladım. Rastgele açılmış bir listeden. Bir sesin beni olduğum yerde durdurmasından. O sesi neden kapatamadığımdan. Sonra yüzünü gördüğümü söyledim. Şarkı söylerkenki hâlini. Bana tanıdık gelen o ifadeyi.
“Adı Marco,” dedim.
“İtalyan. Ünlü bir sanatçı.”
Nora’nın kaşları hafifçe kalktı.
“Hiç tanımıyorum,” dedi.
“Ben de tanımıyordum,” dedim. “Hâlâ da tanımıyorum aslında.”
Sonra rüyayı anlattım. Onun beni karanlıktan çıkardığını. Uyandığımda içimde kalan o tuhaf güven duygusunu. Hayranlık değildi bu. Daha sessiz, daha derin bir şeydi.
Nora dikkatle dinledi.
Araya girmedi.
“Bunu ilk kez söylüyorum,” dedim. “Ve ne olduğunu ben de bilmiyorum.”
Bir süre sustu. Kahvesinden bir yudum aldı. Sonra bana döndü.
“Kanka,” dedi, “şunu fark ediyor musun?”
“Neyi?”
“Sen onunla ilgili bir şey anlatmıyorsun,” dedi. “Sen, kendinle ilgili bir şey anlatıyorsun.”
Bu cümle bir anda durduğum yeri değiştirdi.
“Bir de,” diye devam etti, “şunu söyleyeceğim. Ona ulaşman imkânsız değil.”
“Nasıl yani?” dedim.
“Sende müzisyensin,” dedi.
“O da. Aynı sektördeyken bu kadar zor bir denklem yok ortada. Belki de bu his, sana bir şey göstermeye çalışıyordur.”
O an, içimde bir şey netleşti.
Ben Marco’yu sadece dinlemiyordum.
O ses, bende bir yön duygusu uyandırıyordu. Kaçmam gereken bir his değil, düşünmem gereken bir işaretti belki de.
“Belki,” dedim yavaşça, “ben sadece bunu anlamaya çalışmalıyım.”
Nora gülümsedi.
“Bence de tam olarak bunu yapmalısın.”
Kafeden çıktığımızda hislerim değişmemişti. Ama artık onları görmezden gelmiyordum.
Marco’nun ne anlama geldiğini hemen çözmeye karar vermedim. Kendime zaman tanıdım. Dinlemek için. Düşünmek için.
Bu hislerin hayatıma tesadüfen girmediğini biliyordum. Ve ben, o hissin bana ne anlatmak istediğini bulmak için biraz daha durmaya karar verdim.