Marco’nun şarkımı paylaşmasının üzerinden birkaç gün geçmişti.
İlk başta ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım. Telefonumu her açtığımda yeni bir bildirim görüyordum. Videomun altına İtalyanca yorumlar geliyor, insanlar birbirlerini etiketliyor, bazıları videoyu kendi hikâyelerinde paylaşıyordu. Takipçi sayım her gün biraz daha artıyordu. Ben ise bütün bunları hâlâ biraz uzaktan izliyordum; sanki başkasının hesabına bakıyormuşum gibi.
Yine de video çekmeye devam ettim. Bu kez yalnızca İtalyanca şarkılar söylemekle kalmadım. Bazen kendi yazdığım kısa melodileri paylaşıyor, bazen piyanonun başına geçip birkaç akor çalıyor, bazen de bir şarkının beni neden etkilediğini anlatıyordum. Kamera karşısında eskisinden daha rahattım. İnsanların beni yalnızca dinlemesini değil, tanımasını da istiyordum.
Birkaç hafta içinde hesabımın havası tamamen değişmişti. Videolarım artık yalnızca Türkiye'den izlenmiyordu. İtalya'dan gelen yorumları fark etmeye başlamıştım. Bazı müzisyen hesapları videolarımı beğeniyor, küçük müzik sayfaları beni etiketliyordu. Ve Marco... O hâlâ hiçbir şey yazmıyordu.
Ama beğenmeye devam ediyordu.
Yeni bir video paylaştığımda bazen birkaç dakika içinde onun adını beğenenler arasında görüyordum, bazen saatler sonra, bazen de ertesi gün. Hiçbir mesaj yoktu. Hiçbir açıklama yoktu. Sadece o küçük bildirim.
Marco liked your video.
Her seferinde telefonu kapatıyor, birkaç dakika sonra tekrar açıyordum.
Bir akşam yine yeni bir video paylaşmıştım. Piyanonun başında, çocukluğumdan beri sevdiğim bir melodiyi İtalyanca söylemiştim. Videoyu yükledikten sonra telefonu masanın üzerine bırakıp mutfağa geçtim. Döndüğümde ekranımda onlarca bildirim vardı ama içlerinden biri diğerlerinden farklıydı.
Yeni takipçi.
İsme baktığım anda olduğum yerde kaldım.
İtalya'da Marco kadar tanınan, uzun zamandır müziklerini dinlediğim başka bir sanatçıydı. Beni takip etmişti. Bir süre ekrana yalnızca baktım. Sonra profilini açtım. Mavi tik, milyonlarca takipçi, konser görüntüleri, röportajlar, albüm kapakları... Ve bütün bunların arasında benim küçük profil fotoğrafım.
“Beni takip etmiş,” diye mırıldandım kendi kendime.
Tam telefonu bırakacakken yeni bir mesaj bildirimi geldi.
Mesajı açtım.
İtalyancaydı. Sanatçının düzenleyeceği özel bir kokteylden bahsediyordu. İtalya'da yapılacak, sanatçıların ve müzisyenlerin katılacağı bir davetti. Mesajın sonunda beni de aralarında görmek istediğini söylüyordu.
Bir an nefesimi tuttum. Mesajı tekrar okudum. Sonra bir kez daha.
Gerçekten bana mı yazmıştı?
Profiline geri döndüm. Evet. Mesaj ondan gelmişti.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım ve odanın içinde birkaç adım attım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki birazdan göğsümden çıkacakmış gibi hissediyordum. Daha birkaç hafta önce odamda kendi kendime şarkı söylüyordum. Şimdi ise İtalya'dan, yıllardır ekranlarda gördüğüm bir sanatçı beni özel bir davete çağırıyordu.
Üstelik ben hâlâ İstanbul'daki küçük odamdaydım. Aynı piyano, aynı sandalye, aynı duvarlar... Ama telefonumun ekranındaki birkaç bildirim, dünyayı bir anda olduğundan çok daha büyük göstermişti.
İlk yaptığım şey Nora'yı aramak oldu. Telefonu açtığında daha “Alo” demesine bile izin vermeden, “Nora, beni İtalya'dan bir sanatçı kokteyle davet etti,” dedim. Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra şaşkın bir sesle kim olduğunu sordu. İsmini söylediğimde bu kez onun da şaşırdığını duydum. “Şaka yapıyorsun,” dedi. Gülmeye başladım. “Hayır, ciddiyim. Beni takip etmiş, sonra mesaj atmış. Özel bir kokteyl varmış; sanatçılar, müzisyenler olacakmış. Beni de davet ediyor.”
Nora birkaç saniye daha sustu. Sonra, “Kanka, sen gerçekten bir şeylerin içine giriyorsun,” dedi. İkimiz de gülmeye başladık. Ben hâlâ yaşadığım şeye inanamıyordum. “Ben de anlamıyorum,” dedim. “Bir anda her şey değişti.”
Sonra Nora'nın aklına gelen ilk şeyi sordu: “Marco ne yapıyor peki?”
Bu soruyla birlikte sustum. “Hiçbir şey. Videolarımı beğeniyor ama mesaj atmıyor.”
Nora güldü. “Tabii ki atmıyor.”
“Niye tabii ki?” dedim.
“Bilmiyorum. Adam gizemli olmayı meslek edinmiş olabilir.”
Gülerek gözlerimi devirdim. “Saçmalama.”
“Lina, düşün. Önce şarkını paylaştı, sonra seni takip etti, şimdi sürekli videolarını beğeniyor ama tek kelime yazmıyor.”
“Evet,” dedim. “Ben de anlamıyorum.”
Nora'nın sesi biraz yumuşadı. “Belki de sadece izliyordur.”
Bu cümleyle birlikte birkaç saniye sustum. Ne kadar heyecanlanırsam heyecanlanayım, gerçek buydu. Marco hâlâ uzaktaydı. Hâlâ hiçbir şey söylememişti. Buna karşılık benim hayatımda başka bir kapı açılıyordu.
“Belki de gitmeliyim,” dedim.
“Belki,” dedi Nora.
Telefonu kapattıktan sonra mesajı bir kez daha açtım. Davet hâlâ oradaydı. Ekranın diğer tarafında İtalya vardı.
Benim tarafımda ise İstanbul.
Ve aralarında, henüz nereye çıkacağını bilmediğim yeni bir yol uzanıyordu.
Davet mesajını günlerce kapatamadım. Her açtığımda aynı şeyi hissediyordum. Önce heyecanlanıyor, sonra içimde bir yerlerde küçük bir korku beliriyordu. İtalya’ya hiç gitmemiştim. Daha önce böyle bir davete katılmamıştım. Hele ki orada, tanımadığım insanların arasında, herkesin müzikten konuştuğu bir ortamda bulunmak düşüncesi bile midemi ağrıtıyordu.
İtalyancam kötü değildi. Hatta yıllardır teyzemden öğrendiğim için kendimi rahatça ifade edebiliyordum. Şarkı söyleyebiliyor, konuşabiliyor, yazabiliyordum. Ama insan bildiği bir dili kendi odasında konuşmakla başka bir ülkede, onlarca insanın arasında konuşmak arasında ne kadar fark olduğunu o zaman anlıyordu. Ya bir şey sorarlarsa ve anlayamazsam? Ya heyecandan kelimeleri karıştırırsam? Ya orada herkes birbirini tanıyorsa ve ben tek başıma kalırsam? Bütün bu sorular kafamda dönüp duruyordu.
Nora’yı arayıp aynı şeyleri defalarca anlattım. Her seferinde “İtalyancan gayet iyi,” diyordu. Ben ise “Biliyorum ama...” diye başlayan başka bir korku buluyordum. Sonunda daveti kabul ettim. Mesajı gönderdikten sonra birkaç saniye ekrana baktım. Sanki “Kabul ediyorum” yazmakla gerçekten İtalya’ya gitmeyi kabul etmişim gibi geldi.
Çok geçmeden karşı taraftan cevap geldi. Davet eden sanatçı son derece nazikti. Gelmemden memnuniyet duyacağını, etkinliğin sanatçılar ve müzisyenler için küçük ve özel bir buluşma olduğunu yazdı. Sonrasında organizasyon ekibinin benimle iletişime geçeceğini, uçuş ve konaklama gibi işlemlerin onlar tarafından halledileceğini söyledi. Mesajı birkaç kez okudum. Uçuş. Konaklama. İtalya. Gerçekten gidiyordum.
O günden sonra hayatımın içine küçük küçük bir İtalya yerleşmeye başladı. Pasaportumu kontrol ettim, uçuş bilgilerimi tekrar tekrar açtım. Ne giyeceğimi düşünmeye başladım. Dolabımın karşısında saatler geçiriyor, sonra hiçbir şey beğenmeyip yatağın üzerine kıyafet yığınları bırakıyordum. Kokteylde nasıl görünmem gerektiğini bilmiyordum. Fazla mı şık olmalıydım, sade mi? Bir sanatçı gibi mi görünmeliydim, yoksa sadece davet edilmiş genç bir müzisyen gibi mi? Bir yandan bunlarla uğraşırken diğer yandan İtalya hakkında araştırmalar yapıyordum. Gideceğim şehri haritalardan inceliyor, hava durumuna bakıyor, havaalanından otele nasıl gideceğimi öğreniyordum. Bazen kendimi gerçekten oradaymışım gibi hissediyordum. Sonra bir anda ekrana bakıp “Ben ne yapıyorum?” diye düşünüyordum.
Nora bütün bu süreç boyunca benimleydi. Ona attığım her kıyafetin fotoğrafını gönderiyor, hangi ayakkabıyı giyeceğimi soruyor, kokteylde biri bana İtalyanca bir şey söylediğinde ne cevap vereceğimi bile düşünüyor, sonra ikimiz de buna gülüyorduk. Ama geceleri yalnız kaldığımda heyecanımın altında başka bir şey olduğunu fark ediyordum: korku. Çünkü bu yalnızca bir gezi değildi. İlk defa müziğim sayesinde başka bir ülkeye gidiyordum. Birilerinin beni dinlediği, tanıdığı ve görmek istediği bir yere.
Ve bütün bunların içinde aklımın bir köşesinde hep aynı kişi vardı.
Marco.
Onun da orada olacağını düşünüyordum. Bunu kimse bana söylememişti. Davet onun tarafından gelmemişti. Kokteylin onunla ilgisi olduğunu bile bilmiyordum. Ama nedense içimde böyle bir ihtimal oluşmuştu. Belki orada karşılaşırdık. Belki beni görürdü. Belki o güne kadar yalnızca videolarımın altında bıraktığı beğenilerden ibaret olan şey, ilk kez gerçek bir konuşmaya dönüşürdü. Bunların hiçbirinin garantisi yoktu. Ama insan bazen yalnızca küçük bir ihtimalle bile kendine koca bir hikâye kurabiliyordu. Ben de kurmuştum.
İtalya’ya gitmeme bir gün kalmıştı. Artık bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Bavulum yatağımın üzerinde duruyor, pasaportum çantamın içinde hazır bekliyordu. Uçuş bilgilerimi o kadar çok kontrol etmiştim ki neredeyse ezberlemiştim. O sabah uyandığımda içimde tuhaf bir heyecan vardı. Bir gün sonra İtalya’da olacaktım. İlk kez başka bir ülkede, üstelik kendi müziğim sayesinde bulunacaktım.
Tam telefonumu elime almışken Marco’nun hikâyesini gördüm.
Önce yalnızca birkaç saniye baktım. Sonra hikâyeyi yeniden açtım.
İstanbul. “Ne! Yine mi?” Dedim.
Marco yinr İstanbul’daydı.
Kalbim bir anda hızlandı. Hikâyedeki konum işaretine tekrar baktım.
Beşiktaş. Bu sefer benim uzun yıllarımın geçtiği o sokaklar.
Bir süre telefon elimde öylece kaldı. Ne düşüneceğimi bilemedim. Tam ben İtalya’ya gitmeye hazırlanırken Marco İstanbul’a gelmişti. Üstelik ben ertesi gün gidiyordum. İlk düşündüğüm şey bunun ne kadar büyük bir tesadüf olduğuydu. İkinci düşüncem ise çok daha saçmaydı: Onu bu sefer görebilir miydim?
Mantığım hemen devreye girdi. Nerede olduğunu tam olarak bilmiyordum. Ne yaptığını bilmiyordum. Öncesinde de yaşadığım kötü deneyimi de es geçemiyordum. Onunla karşılaşacağımın yine hiçbir garantisi yoktu. Hatta muhtemelen karşılaşmayacaktım. Ama o an mantığımın sesini dinlemek istemedim. Üzerimi değiştirdim, çantamı aldım ve Beşiktaş’a gittim.
Neden gittiğimi kendime açıklayamıyordum. Belki yalnızca aynı şehirde olduğunu bilmek bile bana yetmişti. Belki de günlerdir kafamda kurduğum o küçük ihtimali, İtalya’ya gitmeden önce bir kez olsun gerçeğe dönüştürmek istiyordum.
Beşiktaş’a vardığımda hikâyedeki yere yakın bir yerde dolaşmaya başladım. Önce hızlı hızlı yürüdüm, sonra yavaşladım. İnsanların yüzlerine bakıyor, her kafeye, her sokağa, her otel girişine istemsizce göz gezdiriyordum. Bir süre sonra bir yere oturdum. Sonra kalktım. Başka bir yere gittim. Bir şeyler içtim, sonra yine yürümeye başladım. Saatler böyle geçti. Her telefonuma baktığımda yeni bir hikâye var mı diye kontrol ediyordum. Belki bulunduğu yeri paylaşırdı. Belki bir fotoğraf koyardı. Belki onu uzaktan bile olsa görürdüm.
Hiçbir şey olmadı.
Öğleden sonra içimdeki heyecan yerini huzursuzluğa bıraktı. Akşamüstü ise artık kendimi tutamaz hâle geldim. Bir bankta otururken gözlerim doldu. Neden ağladığımı ben bile tam olarak bilmiyordum. Marco bana hiçbir şey vaat etmemişti. Benimle buluşacağını söylememişti. Bana bir mesaj bile atmamıştı. Aramızda gerçekten yaşanmış bir şey yoktu. Ama ben yine de onu görmek istemiştim. Belki de canımı acıtan şey tam olarak buydu: Hiç yaşanmamış bir şeyin ihtimalini kaybetmek.
Başımı eğip gözyaşlarımı sildim. İnsanların arasında ağlamamaya çalıştım ama bir süre sonra bunu da bıraktım. Yanımdan geçen insanlara aldırmadan ağladım. Gün boyunca onu beklemiştim. Onu ikinci kez aramak için düşünmeden kendimi burada bulmuştum. Ama gelmedi.
Akşam olduğunda artık eve dönmekten başka bir şey düşünemiyordum. Beşiktaş’tan ayrılırken son kez etrafıma baktım. İçimde hâlâ küçücük, anlamsız bir umut vardı. Belki şimdi karşıma çıkardı. Belki bir köşeden yürüyerek gelirdi.
Gelmedi.
Eve döndüğümde bavulum hâlâ yatağımın üzerindeydi. Bir gün önce büyük bir heyecanla hazırladığım bavula baktım ve yatağın kenarına oturdum. Yarın İtalya’ya gidiyordum. Ama o gece aklımda yalnızca İstanbul vardı.
Telefonumu elime aldım. Birkaç saniye Marco’nun profiline baktım. Sonra hiçbir şey yapmadan ekranı kapattım. Telefonu yatağın kenarına bıraktım. O gece başka hiçbir şeye bakmadım.
Sabah uyandığımda ilk kez telefonumu kontrol etme isteğimi bastırdım. Yeni bir hikâye var mıydı, Marco hâlâ İstanbul’da mıydı, gitmiş miydi... Hiçbirini öğrenmek istemedim. Hazırlandım, bavulumu aldım ve evden çıktım.
Havaalanına giderken İstanbul’un sokaklarını camdan izledim. Dün bütün gün bu şehirde onu aramıştım. Bugün ise ondan uzaklaşmak için değil, hayatımda ilk kez kendi yoluma gitmek için yola çıkıyordum.
Havaalanına vardığımda telefonumu çantamın içine koydum. Bir daha çıkarmadım. Pasaport kontrolünden geçtim, kapıya gittim. Uçağın biniş anonsunu duyduğumda ayağa kalktım. Uçağa bindim, yerime oturdum, kemerimi bağladım. Telefonum hâlâ çantamdaydı.
Pencereden dışarı baktım. İstanbul yavaş yavaş geride kalırken, birkaç saat sonra hiç bilmediğim bir ülkeye ineceğimi düşündüm. Ve o an, dün bütün gün peşinden gittiğim insanın nerede olduğunu artık bilmek istemedim.
Uçak pistte ilerlemeye başladı.
Gözlerimi kapattım.
Sonra İstanbul’u arkamda bırakıp İtalya’ya doğru uçtum.