Tak… Tak… Tak…
Kapıya vuran adamın sesi evin içinde yankılanırken Arya ile Ece birbirlerine baktılar. İkisi de korkuyordu ama merakları korkularından daha güçlüydü.
“Kapıyı açacak mısın?” diye fısıldadı Ece.
Arya cevap vermedi. Önce kapının yanındaki küçük pencereden dışarı baktı. Elli yaşlarında, uzun paltolu bir adam kapının önünde bekliyordu. Elinde eski bir deri çanta vardı. Başını kaldırıp doğrudan pencereye baktığında Arya irkildi.
Adam onu görmüştü.
“Adım Cemal,” dedi yabancı. “Büyük dedenizi tanıyordum. Lütfen kapıyı açın. Vakit kaybediyoruz.”
Arya kilidi çevirdi ama kapıyı tamamen açmadı.
“Büyük dedemin adını bile bilmiyorsunuz. Size neden güvenelim?”
Adam cebinden sararmış bir fotoğraf çıkardı ve kapının aralığından uzattı.
“Çünkü bu fotoğraftaki kişi benim.”
Arya fotoğrafı aldı. Fotoğrafta, Göbeklitepe'deki taş sütunların önünde duran iki genç adam vardı. Birinin yüzü, biraz önce bilgisayarda gördükleri kişiydi. Diğeri ise Cemal'e benziyordu.
Fotoğrafın arkasında şu cümle yazıyordu:
“Bazı sırlar insanlarla birlikte gömülmez. Onları koruyanlar, sırlarını da yaşatır.”
Arya kapıyı açtı.
“İçeri gelin.”
Sandıktaki eksik parça
Cemal içeri girdiğinde gözleri doğrudan sandığa çevrildi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden ona baktı.
“Demek sonunda buldunuz,” dedi.
“Bize artık her şeyi anlatacaksınız,” diye karşılık verdi Arya. “Bu sandıkta ne var? Büyük dedem Göbeklitepe'de ne arıyordu?”
Cemal deri çantasını masaya bıraktı.
“Büyük dedeniz, yıllar önce Göbeklitepe çevresinde yapılan araştırmalar sırasında eski bir işaret dizisi fark etti. Bu işaretlerin, taş sütunların üzerindeki sembollerle bağlantılı olabileceğini düşünüyordu. Ancak elinde kesin bir kanıt yoktu.”
Ece hemen araya girdi.
“Peki neden bunu kimseye anlatmadı?”
Cemal başını eğdi.
“Çünkü araştırmaları sırasında bazı notlarının kaybolduğunu fark etti. Ardından biri onu takip etmeye başladı. Korktuğu için değil, ailesinin tehlikeye girmesini istemediği için sustu.”
Arya defteri masaya koydu.
“Peki ya bu yazılar? Üç iç içe geçmiş daire ne anlama geliyor?”
Cemal sembolü görünce birden sustu.
Yüzündeki ifade değişmişti.
“Bu işareti nereden buldunuz?”
“Defterde ve sandığın gizli bölmesinde,” dedi Arya.
Cemal sandalyesine oturdu.
“Büyük dedeniz bu sembolün üç farklı yeri temsil ettiğine inanıyordu. İlk işaret, geçmişi; ikincisi, insan hafızasını; üçüncüsü ise henüz bulunmamış bir şeyi…”
“Neyi?” diye sordu Ece.
Cemal gözlerini Arya'ya çevirdi.
“Bunu hiçbir zaman öğrenemedik.”
Arya hayal kırıklığıyla defteri kapatacakken Cemal elini uzattı.
“Bir dakika. Sandıkta küçük, pirinçten yapılmış bir anahtar var mıydı?”
Arya ile Ece birbirlerine baktılar.
Anahtarı daha önce görmemişlerdi.
Sandığın bütün bölmelerini tekrar aradılar. Sonunda, astarın altına gizlenmiş küçük bir cep buldular. İçinden eski bir anahtar ve katlanmış bir kâğıt çıktı.
Kâğıtta yalnızca şu yazıyordu:
“İkinci kapı, taşların gölgesinde değil; taşların hatırladığı yerdedir.”
Cemal anahtarı eline aldığında derin bir nefes verdi.
“Yıllardır bunu arıyordum.”
Arya'nın ailesindeki sır
Gece ilerlemişti. Dışarıda rüzgâr şiddetlenirken Arya, Cemal'in çantasından çıkardığı ikinci fotoğrafı inceliyordu.
Fotoğrafta üç kişi vardı: Büyük dedesi, Cemal ve yüzü çizilerek silinmiş üçüncü bir kişi.
Arya fotoğrafı ışığa tuttu.
“Bu üçüncü kişinin kim olduğunu biliyor musunuz?”
Cemal başını iki yana salladı.
“Büyük dedeniz onun adını hiçbir zaman söylemedi. Fakat son görüşmemizde bana bir şey söyledi.”
“Neymiş?”
Cemal bir süre sustuktan sonra konuştu.
“Bir gün torunlarından birinin gerçeği ortaya çıkaracağını… Ve o kişinin elinde, diğerlerinde bulunmayan bir işaret olacağını söyledi.”
Arya şaşkınlıkla kendi bileğine baktı.
Bileğinin iç kısmında çocukluğundan beri bulunan küçük, üç çizgili doğum lekesini hatırladı. Daha önce hiç önemsememişti.
Cemal'in yüzü bembeyaz kesildi.
“Bileğini biraz daha yaklaştırabilir misin?”
Arya kolunu uzattı.
Cemal, bileğindeki işarete uzun süre baktı.
“Demek doğruymuş…”
“Ne doğruymuş?” diye sordu Arya, sesi titreyerek.
Cemal cevap vermeden önce deri çantasından küçük bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde Arya'nın adı yazıyordu. Yazı, sandıktan çıkan defterdeki yazıyla aynıydı.
Arya zarfı açtı.
İçindeki mektupta şöyle yazıyordu:
Sevgili Arya,
Bu satırları okuyorsan, artık gerçeği öğrenmeye hazırsın demektir. Sana bıraktığım sandık yalnızca geçmişimizin izlerini taşımıyor. Aynı zamanda ailemizin yıllardır sakladığı bir emaneti de koruyor.
Göbeklitepe'ye gidersen, ilk gördüğün taş sütuna değil, onun karşısındaki işarete bak.
Ve sakın unutma: Her gerçeği öğrenmek, her sırrı açıklaman gerektiği anlamına gelmez.
Büyük deden.
Arya mektubu göğsüne bastırdı. Büyük dedesinin ona yıllar öncesinden bir mesaj bırakmış olması hem ürkütücü hem de inanılmazdı.
Fakat mektubun en alt köşesinde, daha önce fark etmediği küçük bir cümle daha vardı:
“Cemal'e tamamen güvenme.”
Arya'nın gözleri büyüdü.
Başını kaldırdığında Cemal çoktan ayağa kalkmıştı.
“Yarın sabah yola çıkıyoruz,” dedi adam. “Göbeklitepe'de görmeniz gereken bir yer var.”
Arya mektubu hızla cebine koydu.
“Yarın mı? Neden bu kadar acele ediyoruz?”
Cemal kapıya doğru yürüdü.
“Çünkü sandığı bulduğunuzu bilen tek kişi ben değilim.”
Tam kapıdan çıkacakken dışarıdan bir araba sesi duyuldu. Farlar salonun penceresini aydınlattı. Ardından motor sustu.
Cemal'in yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Burada kalın,” diye fısıldadı. “Ve ne duyarsanız duyun, kapıyı açmayın.”
Dışarıdaki arabanın kapısı açıldı.
Birisi eve doğru yürüyordu.
Arya pencerenin perdesini hafifçe araladı. Gelen kişinin yüzünü gördüğü anda nefesi kesildi.
Çünkü o kişi, aile fotoğraflarında yıllardır gördüğü ama kendisine çok küçükken öldüğü söylenen biriydi.
Arya'nın dedesi.
Ama bu mümkün değildi.
Adam kapının önünde durdu, başını kaldırıp pencereye baktı ve dudaklarını kıpırdattı:
“Sandığı bana verin.”
Arya arkasını döndüğünde Cemal ortadan kaybolmuştu.
Masada yalnızca küçük pirinç anahtar ve tek satırlık yeni bir not duruyordu:
“Gerçek, sandığın içinde değil. Sandığı kimin bıraktığında.”