Telefon bir kez daha çaldı.
Arya, elindeki cep saatine bakarken kalbinin hızla attığını hissetti. Saatin içindeki küçük kâğıtta yalnızca birkaç kelime yazıyordu:
“Mehmet Salih…”
Devamında bir isim daha vardı. Fakat kâğıdın katlanan kısmı, yazının geri kalanını gizliyordu.
Ece, Arya'nın omzunun üzerinden kâğıda baktı.
“Mehmet Salih kim?” diye sordu.
Arya başını iki yana salladı.
“Bilmiyorum. Ama büyük dedemin bu ismi neden yazdığını öğrenmemiz gerekiyor.”
Telefon yeniden çaldı.
Bu kez Arya ekrana baktı. Arayan numara kayıtlı değildi.
Ece fısıldadı:
“Açma. Ya bizi arayan kişi bu sırla ilgiliyse?”
Arya bir an tereddüt etti. Sonra telefonu açıp kulağına götürdü.
“Efendim?”
Karşı taraftan birkaç saniye boyunca hiçbir ses gelmedi. Ardından yaşlı bir adamın titrek sesi duyuldu.
“Sandığı açtınız mı?”
Arya'nın yüzü bembeyaz oldu.
“Kim olduğunuzu söyler misiniz?”
Adam soruyu duymazdan geldi.
“Fotoğraflara baktınız mı? Defterdeki yazıyı buldunuz mu?”
Arya, Ece'ye baktı. Bu adam, evde günlerdir inceledikleri eşyalardan haberdardı.
“Bunları nereden biliyorsunuz?” diye sordu.
Adam derin bir nefes aldı.
“Çünkü o sandığın içindekiler aslında sana bırakılmamalıydı.”
Telefon aniden kapandı.
Arya ile Ece uzun süre konuşamadılar.
Sonunda Ece sessizliği bozdu.
“Bence artık bu işi bırakmalıyız. Belli ki birileri geçmişte yaşananların ortaya çıkmasını istemiyor.”
Arya, masanın üzerindeki eski fotoğrafı eline aldı. Fotoğrafın arkasında yazan cümleyi yeniden okudu:
“Asıl hikâye burada başlamadı.”
“Hayır,” dedi kararlı bir sesle. “Bunu bırakamam. Büyük dedem bize bir şey anlatmaya çalışmış. Belki de bütün bunları öğrenmemizi istiyordu.”
Defteri yeniden açtı. Daha önce okudukları sayfaları tek tek çevirdi. Sonra defterin sonlarına doğru, sayfanın alt köşesinde silik bir işaret fark etti.
Üç iç içe geçmiş daire…
Aynı işaret, sandığın gizli bölmesinden çıkan kâğıtta da vardı.
Arya hemen kâğıdı bulup yanına koydu. İşaretler birbirinin aynısıydı.
Fakat bu kez dairelerin altında küçük bir yazı daha vardı. Daha önce fark etmemişlerdi.
“Taşların sustuğu yerde, insanın hafızası konuşur.”
Ece cümleyi birkaç kez okudu.
“Bu bir yer tarifi olabilir mi?”
Arya'nın aklına bir yer geldi. Son günlerde araştırdığı, binlerce yıl öncesine uzanan gizemli bir yer…
Göbeklitepe.
Ancak büyük dedesinin gerçekten oraya gidip gitmediğini henüz bilmiyorlardı.
Arya, bilgisayarını açtı ve eski fotoğrafları yeniden taramaya başladı. Birkaç dakika sonra ekrana bir büyütülmüş fotoğraf yansıdı.
Fotoğrafta genç bir adam, taş sütunların önünde duruyordu.
Arya nefesini tuttu.
Adamın boynunda, ellerindeki cep saatine benzeyen bir zincir vardı.
Fotoğrafın arkasında ise tek bir tarih yazıyordu:
12 Eylül 1987.
Tam o sırada Ece, Arya'nın elindeki kâğıdı gösterdi.
“Bir dakika… Burada yazan isim ne demek?”
Kâğıdın katlanan bölümünü dikkatlice açmıştı.
Arya yazıyı okumak için yaklaştı.
İsim ortaya çıktığında ikisi de donup kaldı.
Çünkü kâğıtta yazan kişi, sandıkları gibi geçmişten kalma yabancı biri değildi.
O isim, Arya'nın kendi ailesinden birine aitti.
Arya konuşmak üzereyken evin kapısı üç kez vuruldu.
Tak… Tak… Tak…
Ece korkuyla kapıya döndü.
Dışarıdan bir erkek sesi duyuldu:
“Biliyorum, sandığı buldunuz. Benimle gelmeniz gerekiyor. Göbeklitepe'ye gitmeden önce bilmeniz gereken bir şey var.”
Arya, Ece'nin elini tuttu.
Kapının ardındaki adam kimdi?
Ve ailesinin geçmişinde saklanan sır, Göbeklitepe'yle nasıl bağlantılıydı?