İçeriğe geç

2.Bölüm - Taşların hatırladığı şey

1. Gün — Defterdeki Eksik Sayfa

Arya, büyük dedesinden kalan defterin başında yine sabahladı.

Saat gece yarısını geçmişti. Masanın üzerindeki eski fotoğraflar, sararmış mektuplar ve cep saati birbirine karışmıştı. Sandıktan çıkan her şey, sanki tek başına anlamsız ama bir araya geldiğinde önemli bir hikâyenin parçalarıydı.

Ece, elinde iki fincan kahveyle odaya girdi.

“Bana bir şey söyle,” dedi, fincanlardan birini Arya'nın önüne bırakırken. “Üç gündür aynı fotoğraflara bakıyoruz. Hâlâ ne aradığımızı bilmiyoruz.”

Arya, defterin son sayfasını gösterdi.

“Büyük dedem bir şey arıyormuş. Ama bulduğu şeyi yazmamış.”

Ece sandalyeyi çekip oturdu.

“Belki de bulamamıştır.”

“Hayır. Bak, burada bir cümle var. Önce fark etmemiştim.”

Arya, sayfayı lambaya doğru kaldırdı. Kâğıdın arkasından belli belirsiz birkaç harf görünüyordu. Kalemin bastırdığı izler, sonraki sayfaya geçmişti.

Ece heyecanla öne eğildi.

“Bir dakika. Başka bir kâğıt getir.”

Arya, kâğıdın üzerine yeni bir sayfa yerleştirip kurşun kalemle yüzeyini hafifçe taradı. Dakikalar sonra silik harfler ortaya çıkmaya başladı.

Önce birkaç rakam belirdi.

1968.

Ardından bir yer adı…

Urfa.

Ve en altta, güçlükle okunabilen tek bir cümle:

“Taşlar bulunmadan önce de oradaydılar.”

Ece'nin yüzündeki gülümseme kayboldu.

“Göbeklitepe'den mi bahsediyor?”

Arya hemen cevap vermedi. Çünkü defterin başka bir sayfasında, aynı tarihin yanına çizilmiş üç sembol vardı. Sandığın gizli bölmesinde buldukları sembollerle tamamen aynıydılar.

Fakat asıl tuhaflık başka bir yerdeydi.

Sembollerin altında, daha önce fark etmedikleri küçük bir işaret bulunuyordu: Birbirine bakan iki yarım daire.

Ece fısıldadı:

“Bu, diğerlerinde yok.”

Arya defteri kapattı.

“Demek ki daha önce gördüğümüz işaretlerin hepsi aynı şeyi anlatmıyor.”

2. Gün — Fotoğraftaki Yabancı

Ertesi gün, Arya sandıktaki fotoğrafları yeniden sıraladı. Daha önce yalnızca büyük dedesinin yüzüne ve arka plandaki taşlara dikkat etmişti. Bu kez her ayrıntıyı inceledi.

Bir fotoğrafta büyük dedesi, yaşları kendisinden büyük üç adamla birlikte duruyordu. Arkalarında taşlık bir arazi vardı. Fotoğrafın köşesi yırtılmış, arkasına tükenmez kalemle bir tarih yazılmıştı.

17 Eylül 1968.

Arya fotoğrafı çevirdi.

Arkasında şu not vardı:

“Bize bunun sıradan bir tepe olduğunu söylediler. Oysa yaşlı adam, aşağıda başka bir şey olduğunu biliyordu.”

“Yaşlı adam kim?” diye sordu Ece.

Arya fotoğrafı yaklaştırdı.

Grubun en sağındaki adam diğerlerinden farklıydı. Başında koyu renk bir şapka vardı ve yüzünün yarısı gölgede kalmıştı. Fotoğrafın arka tarafında ise silik bir kurşun kalem izi seçiliyordu.

Bir isim.

Mehmet Salih.

Ece telefonundan araştırma yapmaya başladı. Ancak karşılarına çıkan bilgiler, bu kişinin kim olduğunu anlamalarına yetmedi. Aynı isimde birçok insan vardı; fotoğrafın nerede çekildiğini de kesin olarak bilmiyorlardı.

“Belki aileden biridir,” dedi Ece.

“Öyle olsaydı büyük dedem mektuplarda ondan bahsederdi.”

Arya, fotoğrafı diğerlerinin yanına koyarken bir ayrıntı fark etti.

Mehmet Salih'in sağ elinde küçük, koyu renkli bir nesne vardı. Bir kutuya benziyordu. Üzerinde, fotoğrafın kalitesine rağmen seçilebilen üç çizgi bulunuyordu.

Arya, sandıktan çıkan cep saatini eline aldı.

Saatin arka kapağını daha önce defalarca incelemişti. Bu kez saati ışığa doğru çevirdi.

Kapağın iç kısmında, neredeyse görünmeyecek kadar ince üç çizgi kazınmıştı.

Fotoğraftaki nesneyle aynı biçimde.

Ece yavaşça başını kaldırdı.

“Bu saat büyük dedenin miydi?”

“Öyle görünüyor.”

“Peki o adamın elindeki şey ne?”

Arya cevap veremedi.

Ama ilk kez, sandıktaki eşyaların yalnızca geçmişten kalan hatıralar olmadığını düşündü. Belki de büyük dedesi, bir zamanlar yaşanan bir olayın izlerini bilerek saklamıştı.

3. Gün — Son Mektup

Üçüncü gün, sandığın tabanını tekrar kontrol etmeye karar verdiler.

Arya, ahşabın kenarlarında daha önce görmediği ince bir boşluk fark etti. Ece küçük bir el feneri tuttu. İkisi birlikte, tabanın bir bölümünün diğerinden biraz daha yüksek olduğunu anladı.

Dikkatlice kaldırdıklarında altından katlanmış bir zarf çıktı.

Zarfın üzerinde isim yoktu.

Yalnızca şu sözler yazılıydı:

“Bunu okuyorsan, artık gerçeği öğrenmeye hazırsın.”

Arya'nın elleri titremeye başladı. Zarfı açtı.

Mektup, büyük dedesinin el yazısıyla yazılmıştı.

“O gün gördüklerimizi kimseye anlatmadım. Çünkü gördüğümüz şeyin ne olduğunu bilmiyorduk. Bize oranın önemsiz olduğunu söylediler. Fakat Mehmet Salih, taşların bulunduğu yerin yalnızca başlangıç olduğunu iddia ediyordu.

Ona inanmadım.

Sonra bana bu saati verdi. Arka kapağındaki işareti gördüğümde, yıllardır defterime çizdiğim sembollerin neden birbirine benzediğini anladım.

Eğer bir gün bu defter sana ulaşırsa, önce fotoğrafları karşılaştır. Sonra ikinci işareti bul.

Ama sakın tek başına gitme.

Çünkü aradığın şeyin peşinde olan yalnızca sen olmayabilirsin.”

Mektup burada bitiyordu.

Odanın içinde uzun bir sessizlik oldu.

Ece, mektubu masaya bıraktı.

“Arya—” diye başlayıp duraksadı; sonra Arya'ya baktı. “Arya, bu iş artık eski fotoğrafları incelemekten ibaret değil.”

Arya pencereye yöneldi. Dışarıda hava kararıyordu. Üç gündür sandığın başından ayrılmamışlardı ve hâlâ Göbeklitepe'ye gitmek için acele etmiyorlardı. Önce ellerindeki her şeyi anlamaları gerekiyordu.

Masaya geri döndüğünde üç sembolü yan yana koydu.

Birinci sembol, defterdeki eski bir çizimin yanındaydı.

İkinci sembol, mektupta tarif edilen işaret olabilirdi.

Üçüncüsü ise hiçbir yerde açıklanmamıştı.

Arya, büyüteci eline alıp üçüncü sembolün kenarlarını inceledi. Çizgilerden birinin altında çok küçük harflerle yazılmış bir kelime vardı.

“Kuzey.”

Ece haritayı açtı.

“Göbeklitepe'nin kuzeyi mi?”

“Belki. Ama elimizde bunu kanıtlayan hiçbir şey yok.”

Arya, defterin ilk sayfalarını yeniden çevirmeye başladı. Büyük dedesinin notları arasında bir tarih, bir koordinat ya da bir yer tarifi bulmayı umuyordu.

Son sayfaya geldiğinde durdu.

Sayfanın altına daha önce görmedikleri bir cümle yazılmıştı. Mürekkep diğer notlardan daha koyuydu; sanki çok daha sonra eklenmişti.

Arya cümleyi yüksek sesle okudu:

“Mehmet Salih'in gerçek adı bu değildi.”

Ece'nin yüzü bembeyaz kesildi.

Tam o sırada Arya'nın telefonu çaldı.

Bilinmeyen bir numaraydı.

Arya aramayı açtı ama karşı taraf birkaç saniye boyunca konuşmadı. Ardından yaşlı bir erkeğin sesi duyuldu.

“Sandığı açtın mı?”

Arya donakaldı.

“Sen kimsin?”

Adam soruyu duymazdan geldi.

“Fotoğraftaki adamı bulmaya çalışma. Onun kim olduğunu öğrenirsen, neden saklandığını da öğrenirsin.”

“Beni nereden tanıyorsunuz?”

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra adam, Arya'nın bütün gece aklından çıkaramayacağı o cümleyi söyledi:

“Çünkü büyük deden, sandığı sana bırakmadan önce benimle konuşmuştu.”

Hat kesildi.

Arya ve Ece birbirlerine baktılar.

Masadaki eski cep saatinden hafif bir tıkırtı geliyordu.

Oysa saat, yıllardır çalışmıyordu.

Arya saati eline aldı ve arka kapağını çevirdi. Üç çizginin hemen altında, daha önce fark etmediği ince bir kapak aralığı vardı.

Tırnağıyla hafifçe bastırdı.

Kapak açıldı.

İçinde minicik bir kâğıt parçası duruyordu.

Kâğıtta tek bir isim yazılıydı.

Mehmet Salih değil…

Arya'nın gözleri, ismin devamına kaydı.

Ve o anda, telefon yeniden çalmaya başladı.

Devam edecek…