Yağmur, eski evin pencerelerine vururken Arya tavan arasındaki tozlu sandığın önünde oturuyordu. Evin bu bölümü yıllardır neredeyse hiç kullanılmamıştı. Tavan arasına yalnızca eski eşyaları yerleştirmek için çıkılır, sonra kapısı aylarca açılmazdı.
Ama Arya o gün sandığın içinde bulduğu şeyin sıradan bir eşya olmadığını hissediyordu.
Sandık, koyu kahverengi ahşaptan yapılmıştı. Köşelerindeki metal parçalar paslanmış, kapağının üzerindeki oymalar zamanla kararmıştı. Ortasında küçük, yuvarlak bir kilit vardı. Kilit kırılmıştı ama sandığın kapağı yine de kolayca açılmıyordu.
Arya iki eliyle kapağı kaldırdı. Ahşap gıcırdayarak açıldı ve içeriden eski kâğıtların, tozun ve hafifçe rutubetlenmiş ahşabın kokusu yükseldi.
İlk bakışta sandığın içinde birkaç eski kitap, sararmış mektuplar, küçük bir pusula ve kumaşa sarılmış bir defter vardı.
Arya önce defteri eline aldı.
Defterin kapağı koyu yeşildi. Kenarları yıpranmış, bazı sayfaları nemden dalgalanmıştı. Kapağın üzerinde herhangi bir isim yazmıyordu. Yalnızca ortasına işlenmiş, dairelerin içine yerleştirilmiş üç tuhaf sembol bulunuyordu.
Arya sembollere uzun süre baktı.
Bunlardan biri güneşi andırıyordu. Diğeri birbirine bağlanan çizgilerden oluşuyordu. Sonuncusuysa kanatlarını açmış bir kuşu hatırlatıyordu.
Defteri açtığında ilk sayfada tanıdık bir el yazısı gördü. Büyük dedesinin eski aile fotoğraflarındaki imzasına benziyordu.
Sayfanın üst kısmında şu cümle yazılıydı:
“Bazı sırlar, unutuldukları için değil, yanlış zamanda ortaya çıkmamaları için saklanır.”
Arya'nın kalbi hızlandı.
Sayfaları çevirdikçe defterin sıradan bir günlük olmadığını anlamaya başladı. Büyük dedesi yıllar boyunca yaptığı araştırmaları, gördüğü taşları, eski sembolleri ve anlam veremediği olayları kaydetmişti.
Bir sayfada Göbeklitepe'deki taş sütunlara benzeyen çizimler vardı. Başka bir sayfada yıldızların konumlarını gösteren bir harita bulunuyordu. Bazı çizimlerin yanına tarihler ve kısa notlar eklenmişti.
Ancak en tuhaf ayrıntı, aynı sembolün farklı sayfalarda tekrar tekrar çizilmiş olmasıydı.
Arya, sembollerin yanına yazılmış küçük notu okudu:
“Taşların üzerindeki şekiller yalnızca süs olmayabilir. Belki de gördüğümüz şey, anlatılmak istenenin yalnızca bir parçasıdır.”
Bu cümle Arya'nın aklından çıkmadı.
Sandığın içindeki diğer eşyaları da incelemeye karar verdi. Kumaşa sarılmış küçük metal parçayı açtı. İçinden eski bir pusula çıktı. Pusulanın camı çatlamıştı, ibresi ise hafifçe titriyordu.
Ardından sararmış fotoğrafları çıkardı. Fotoğrafların çoğunda büyük dedesi farklı şehirlerde, eski yapıların önünde duruyordu. Fakat bir fotoğraf diğerlerinden ayrılıyordu.
Fotoğrafta büyük dedesi, Göbeklitepe'deki taş sütunların önünde duruyordu. Arkasında iki kişi daha vardı. Fotoğrafın arkasına bir tarih yazılmıştı; ancak tarih, Arya'nın büyük dedesinin orada bulunmasının mümkün görünmediği bir döneme aitti.
Arya fotoğrafı ışığa doğru kaldırdı.
Arka plandaki taşlardan birinin üzerinde, defterde gördüğü üç sembolden biri seçiliyordu.
“Bu nasıl mümkün olabilir?” diye fısıldadı.
Defterin sonlarına doğru, sayfaların arasına sıkıştırılmış ince bir kâğıt buldu. Kâğıtta Göbeklitepe'nin çevresini gösteren elle çizilmiş bir harita vardı. Haritanın üzerinde birkaç işaret, bir yıldız şekli ve yan yana duran üç küçük daire bulunuyordu.
Haritanın altına yalnızca şu not yazılmıştı:
“Bazen doğru soruyu bulmak, cevabı bulmaktan daha zordur.”
Arya o gece defteri kapatamadı. Sayfaları tekrar tekrar inceledi, sembolleri karşılaştırdı ve haritadaki işaretlerin ne anlama gelebileceğini düşündü.
Büyük dedesi neden bunları toplamıştı? Fotoğraftaki tarih neden yanlıştı? Ve aynı sembol neden hem defterde hem de fotoğraftaki taşın üzerinde bulunuyordu?
Arya'nın aklında tek bir düşünce giderek güçleniyordu: Bu soruların cevaplarını bulmak istiyordu.
Birkaç gün sonra
Arya, sonraki birkaç günü defterdeki ipuçlarını araştırarak geçirdi. Göbeklitepe hakkında okudu, fotoğrafları karşılaştırdı ve çizimlerdeki sembolleri ayrı bir kâğıda aktardı.
Her yeni bilgi, başka bir soruyu ortaya çıkarıyordu.
Sonunda en yakın arkadaşı Ece'yi aradı.
“Ece, sana çok tuhaf bir şey anlatmam gerekiyor.”
Ece'nin sesi telefondan duyuldu.
“Sesin çok ciddi geliyor. Ne oldu?”
Arya, büyük dedesinin defterini ve fotoğrafları anlattı. Ece önce bunun eski bir aile araştırması olabileceğini düşündü. Fakat fotoğraftaki tarih meselesini ve tekrar eden sembolleri duyunca o da meraklandı.
“Yani gerçekten Göbeklitepe'ye gitmek istiyorsun?” diye sordu.
“Evet. Defterde neyin anlatıldığını bilmiyorum. Ama orada bir şey bulacağımı düşünüyorum.”
Ece kısa bir süre sessiz kaldı.
“Öyleyse birlikte gidelim. Ama önce her şeyi planlayalım. Ne bulacağımızı bilmiyoruz; bu yüzden dikkatli olmalıyız.”
Arya gülümsedi. Artık bu gizemin peşinden tek başına gitmeyecekti.
Yolculuk hazırlıkları hemen başlamadı. İkisi önce ulaşım seçeneklerini araştırdı, haritadaki işaretleri yeniden inceledi ve yanlarına almaları gereken eşyaların listesini hazırladı. Arya defterin ve fotoğrafların kopyalarını çıkardı; asıllarını korumak için dikkatlice sakladı.
Yolculuk günü geldiğinde Arya, büyük dedesinin defterini çantasına yerleştirdi. Pusulayı da yanına aldı.
Göbeklitepe'ye vardıklarında çevrelerini dikkatle incelediler. Tarihî alanın atmosferi, fotoğraflarda gördüklerinden bile etkileyiciydi. Taş sütunlar sessizce yükseliyor, üzerlerindeki kabartmalar geçmişten kalan bir hikâyeyi anlatıyordu.
Arya defterindeki çizimleri açtı ve çevrede gördükleriyle karşılaştırmaya başladı.
Bir süre sonra, çizimlerden birinin belirli bir taş sütunla benzerlik taşıdığını fark etti. Ancak sembolün tamamı görünmüyordu. Bir bölümü, taşın yüzeyindeki aşınmaların arasında kaybolmuş gibiydi.
Ece yanına geldi.
“Bir şey buldun mu?”
Arya defteri kapatmadan cevap verdi:
“Henüz değil. Ama büyük dedem bu sembolü defalarca çizmiş. Bunun bir nedeni olmalı.”
İkisi araştırmalarını sürdürürken yakınlarından birinin kendilerini izlediğini fark ettiler.
Arya başını kaldırdı.
Biraz ileride duran kişi, ellerindeki deftere bakıyordu. Onların kendisini fark ettiğini anlayınca bakışlarını kaçırdı ve kalabalığın arasına karıştı.
Ece, Arya'ya yaklaştı.
“Bizi tanıyor olabilir mi?”
Arya cevap vermedi. Çantasındaki defteri daha sıkı tuttu.
O an, bunun yalnızca eski bir aile sırrını çözmekten ibaret olmayabileceğini düşündü.
Belki de büyük dedesinin araştırmaları, başka birinin de yıllardır peşinde olduğu bir gizeme dokunuyordu.
Akşam konakladıkları yere döndüklerinde Arya, defterin sayfalarını yeniden açtı. Gün boyunca çektikleri fotoğrafları çizimlerle karşılaştırdı. Sonra daha önce dikkatinden kaçan küçük bir ayrıntı fark etti.
Yıldız haritasının kenarında, neredeyse silinmiş bir işaret vardı.
İşaretin hemen altında büyük dedesinin el yazısıyla tek bir cümle bulunuyordu:
“Beni buraya getiren şey bir cevap değildi. Birinin, bu soruyu benden önce sormuş olmasıydı.”
Arya uzun süre o cümleye baktı.
Sonra defterini kapattı.
Çünkü artık yalnızca büyük dedesinin ne aradığını değil, kendilerinden önce bu gizemin peşine düşen kişinin kim olduğunu da öğrenmek istiyordu.
Birinci bölümün sonu.