Güneşin cılız ışıkları kırık fen laboratuvarının pencerelerinden içeri sızdığında, Arthur ve Gabriel masanın üzerinde duran mühürlü kitaba bakmaya devam ediyorlardı. Yaşadıkları gecenin dehşeti yüzlerinden okunuyordu.
İlk düşünceleri, bu felaketi gizli servislere, orduya ya da devlete bildirmek oldu. Ancak Gabriel başını iki yana salladı.
"Eğer bu kitabı devletin, ordunun ya da yanlış kişilerin eline verirsek, onu bir silaha dönüştürmeye çalışırlar," dedi Gabriel alçak ve ciddi bir sesle. "Boyutlar arası felaketleri kontrol edebileceklerini sanırlar ve bu durum tüm insanlığın, hatta gerçekliğin sonunu getirir. Bunu ikimiz çözmek zorundayız."
Olayı kimseye hissettirmeden kütüphanenin en alt katındaki kilitli, gizli arşiv odasına taşındılar. Kitabı incelemeye başladıklarında, ikisinin de zihnini kurcalayan garip bir anormallik belirdi.
"Gabriel, bir şeye dikkat ettin mi?" diye sordu Arthur. Kitabın sırtını ve kalınlığını parmaklarıyla ölçüyordu. "Bu kitap dışarıdan bakıldığında en fazla 100 sayfa kalınlığında. Ama biz şu an 812. sayfadayız ve kitap hâlâ tam ortasından açılıyor!"
Gabriel şaşkınlıkla sayfaları geri ve ileri çevirdi. Hakikaten de kitabın fiziki kalınlığı hiç değişmiyordu ama sayfaları çevirdikçe sayfa sayıları binlere doğru uzayıp gidiyordu. Mantığın ve fiziğin tamamen çöktüğü anlardan biriydi bu.
Tam o sırada, ikisi de kitaba dokunmadığı halde, sayfalar hışırdayarak kendi kendine hızla çevrilmeye başladı. Odanın içinde hafif bir rüzgar esti ve kitap 0. sayfada durdu.
Bu sayfada, kitabı yazan antik varlığın bıraktığı mühürlü bir mesaj duruyordu. Sayfadaki yazılar, zihinlerindeki merakla eşzamanlı olarak kendi dil Türkçe kelimelere dönüşüyordu.
Yazar, bu kitabı varoluştan yok oluşa kadar evrendeki tüm bilgiyi, boyutları ve varlıkları kayıt altına almak için oluşturmuştu. En çarpıcı olanı ise şuydu: Kitap sonsuzdu ve durağan değildi. Okuyucunun zihnindeki merakı algılıyor, ona göre kendini biçimlendiriyor ve ihtiyaç duyulan çözüm sayfasını kendiliğinden açıyordu. Sadece doğru soruyu sormak ve merak etmek yeterliydi.
Arthur derin bir nefes aldı. "Peki peşimize düşen o canavarlar nereden geldi? Onların kökeni ne?"
Arthur'un bu merakı zihninden geçtiği an, kitabın sayfaları tekrar büyük bir hızla çevrildi ve karanlık bir sayfada durdu. Sayfadaki mürekkep eriyerek yüzeyde cıva gibi parlayan sihirli bir ayna şeklini aldı.
Sayfanın kenarında beliren antik notlarda, bu aynanın tüm boyutları, zaman dilimlerini, mekanları ve varlıkları gözetlemeye yarayan bir portal olduğu yazıyordu. Ancak aynayı aktif hale getirmek ve boyutlar arası bir pencere açmak için özel malzeme formülleri hazırlanmalı ve kadim bir mühür kelimesi söylenmeliydi.
Ayna bir kez aktifleştiğinde, kullanıcının görmek istediği yeri, zamanı, boyutu ya da varlığın ismini söylemesi yeterliydi; ayna anında o boyuta açılan canlı bir görüntü sunacaktı.
Gabriel parlayan aynaya bakarken gözlerindeki merak korkusunu bastırdı. "Gözlerimizin görmediği evrenleri izleme şansımız var Arthur... Ama önce o malzemeleri bulmalı ve formülü tamamlamalıyız."