Arthur’un ciğerleri dondurucu havayla doldu. Koridorun sonunda süzülen siyah ve kırmızı sis kütlesi, bir canlının nefes alıp vermesini andıran ritmik hareketlerle genişleyip daralıyordu.
Karanlığın içinden yükselen o fısıltı, bir kez daha zihninin duvarlarına çarptı:
"Arthur..."
Mantığı ona bunun bir illüzyon, bir oksijen yetersizliği ya da zehirli bir gaz sızıntısı olduğunu haykırıyordu. Ancak bacaklarını kilitleyen o ilkel korku, bilimsel hiçbir formülle açıklanamazdı.
Gölge siluet aniden hızlandı. Kırmızı ve siyah sis şeritleri, havayı yararak bir kırbaç gibi ileri fırladı. Sisin değdiği ahşap duvar panelleri anında karararak çıtırtılarla buz tuttu.
"Atlas, koş!"
Arthur zihnini felç eden dehşetten sıyrılıp geriye doğru hamle yaptı. Masanın altına saklanan Atlas, sahibinin bağırmasıyla birlikte panik içinde fırladı. Arthur, masanın üzerindeki kitabı tek bir hamleyle kapıp montunun içine tıkıştırdı.
Gölge varlık çalışma odasının kapısından içeri sızdığında, havadaki kükürt ve çürümüşlük kokusu katlanılmaz bir boyuta ulaştı. Kırmızı sis şeritleri Arthur'un omzuna teğet geçti; kumaş anında eridi ve teninde kor bir demir basılmış gibi yakıcı bir acı hissetti.
Arthur acıyla bağırdı ama durmadı. Bütün ağırlığını vererek çalışma odasının kapısını yaratığın üzerine kapattı ve arkasından kilitledi. Ancak tahta kapı, varlığın temas ettiği an sanki kezzap dökülmüş gibi erimeye, siyah zift gibi eriyip yere akmaya başladı.
"Dışarı! Çabuk!"
Arthur ve Atlas koridoru geçip kendilerini dış kapıya attılar. Kapı kolunu kavradığında metalin soğukluğu elini yaktı ama umursamadı. Kapıyı açıp kendilerini kasabanın sisli, karanlık sokağına fırlattılar.
Arkanızda kalan evden, ahşabın ve camların kırılma sesi yükseldi. Arthur kafasını çevirip arkasına baktığında, oturma odasının penceresinin patladığını gördü. Cam kırıkları sokağa saçılırken, evin içinden dışarıya doğru o siyah ve kırmızı sis dalgası taşmaya başladı.
Gece yarısının sessizliğinde kasaba tamamen uykudaydı. Sokak lambaları sisten dolayı cılız birer sarı noktadan ibaretti.
Arthur, arkasında bıraktığı o kadim kabusla ve göğsüne bastırdığı buz gibi Gerçekliğin Kitabı ile birlikte, nefesi kesilene kadar karanlık sokaklarda koşmaya başladı. Artık güvende olduğu tek bir yer bile yoktu.Arthur, adımlarını nereye attığını bilmeden, sisin göz gözü görmez kıldığı sokaklarda ciğerleri patlama noktasına gelene kadar koştu. Her gölgeden bir kırmızı sis sızacakmış, attığı her adımda toprak ayağının altından kayıp gidecekmiş gibi hissediyordu.
Sonunda bir caddenin köşesinde durdu. Dizlerine çökmüş, derin derin nefes alırken aklına gelebilecek tek isim çaktı: Gabriel.
Gabriel, kasabanın kenar mahallesindeki eski bir sahafı işleten, aynı zamanda kadim diller, mitoloji ve unutulmuş tarih üzerine araştırma yapan takıntılı bir etnologdu. Bilim insanı değildi; o, insanlığın "efsane" deyip geçtiği tozlu metinlerde bir mantık arayan, rasyonel dünyanın sınırlarını zorlamaktan çekinmeyen tek kişiydi. Eğer bu kasabada Arthur’ın delirdiğini düşünmeyecek, elindeki bu garip sembolleri anlayabilecek biri varsa, o da Gabriel’di.
Arthur, gecenin bir yarısı Gabriel’in dükkanının üzerindeki dairesinin kapısını yumruklamaya başladı.
Kapı aralandığında, Gabriel uykulu gözlerle ve elinde tuttuğu pirinç şamdanla dışarı baktı. Arthur’ın nefes nefese kalmış halini, köpeği Atlas’ın titreyen bedenini ve öğretmenin gözlerindeki o katıksız dehşeti gördüğünde uykusu anında dağıldı.
"Arthur? Bu saatte ne işin var burada? Yüzün kireç gibi..."
"Gabriel... İçeri girmem lazım. Bana yardım etmek zorundasın," dedi Arthur, içeri dalarak.
Salona geçtiklerinde Arthur, koynuna sakladığı o deri kaplı kitabı pat diye ahşap masanın üzerine koydu. Yaşadığı her şeyi, mezarlıktaki konteynerin yanında bulduğu anı, kapağı açışını, o buz gibi dondurucu soğuğu ve koridorda beliren kütleyi bir solukta anlattı.
Gabriel bir süre Arthur’a sessizce baktı. Ardından hafifçe iç çekerek sandalyesine yaslandı. "Arthur... Sen bir fen bilgisi öğretmenisin. Yorgunluktan, stresten halüsinasyon görmüş olmalısın. Dediklerin imkansız. Kimyasal bir sızıntı ya da karbonmonoksit zehirlenmesi yaşamadığına emin misin?"
"Bana inanmıyorsun!" diye bağırdı Arthur, çıldırmanın eşiğinde. "Gözlerimle gördüm diyorum sana! Evimi yıktı geçti, kapıyı eritti!"
Gabriel sakince kalktı, mantosunu giydi. "Tamam. Madem öyle, senin evine gidiyoruz. Karbonmonoksit sızıntısı varsa polise ve itfaiyeye haber vermemiz gerekecek. Seni o halde bırakamam."
Birlikte Arthur’ın evine doğru yola çıktılar. Arthur her adımda adeta bir infaza yürür gibiydi.
Eve vardıklarında Arthur kapıda duraksadı. Ancak Gabriel doğrudan içeri adım attı ve salondaki ışıkları yaktı.
Arthur gözlerine inanamadı.
Oturma odasının patlayan penceresi, yerdeki cam kırıkları, eriyen ahşap kapı... Hiçbiri yoktu. Ev mükemmel bir düzen içindeydi. Masanın üzerindeki mum cılızca yanmaya devam ediyor, odada ne bir soğukluk ne de kükürt kokusu hissediliyordu. Her şey sonsuz bir normallik içindeydi.
"Gördün mü?" dedi Gabriel etrafa bakarak. "Ne patlamış bir cam var, ne de erimiş bir kapı. Arthur, sen kesinlikle ağır bir panik atak geçirdin."
"Hayır... Hayır, imkansız!" Arthur panikle koridora doğru yürüdü.
Tam o anda, Arthur’ın kanı dondu.
Gabriel’in arkasında, tavanın köşesinde toplanan ve yavaşça yere doğru süzülen o tanıdık siyah ve kırmızı sis kütlesini gördü. Sis, Gabriel’in omuzlarının hemen arkasında dalgalanıyor, kor gibi yanan kavisli hatlarıyla doğrudan Arthur’a bakıyordu.
Gabriel ise hiçbir şey hissetmiyordu. Arkasındaki ölümcül karanlığın farkında bile olmadan Arthur’a acıyan gözlerle bakıyordu.
Arthur o an dehşet verici bir gerçeği kavradı: Yaratık sadece evi yıkıp geçmemişti, gerçekliği bükmüştü. Ve en korkuncu... O siyah ve kırmızı silueti sadece kitabın üzerindeki kadim kelimeyi kendi sesiyle telaffuz eden kişi görebiliyordu. Yaratık, zihnine mühürlenmişti.
Gölge varlık, Gabriel’in arkasından yavaşça öne doğru uzandı ve ince, sisli parmağını dudaklarının olması gereken yere götürerek Arthur’a fısıldadı:
"Sadece... sen..."