İçeriğe geç

1-nji bölüm:Diğer boyutlar

Gece, kasabanın üzerine ağır ve sirke kokan nemli bir sis gibi çökmüştü. Fen bilgisi öğretmeni Arthur Vance, hayatını kırılmaz sanılan mantık kuralları üzerine inşa etmiş bir adamdı. Ona göre evren; atomların, çekim kuvvetinin ve açıklanabilir formüllerin kusursuz bir çarkından ibaretti.

Gözle görülemeyen, ölçülemeyen veya kanıtlanamayan her şey Arthur için koca bir zırvalıktan farksızdı.

O geceye kadar.

Yorucu geçen derslerin ardından evine dönen Arthur, köpeği Atlas’ın huzursuz hallerinden bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. İri tüylü, siyah kırması köpek, arka bahçe kapısının önünde sanki görünmez bir düşmana hırlıyor, tırnaklarını ahşap zemine geçiriyordu.

"Ne oldu dostum? Rüzgar sadece..." dedi Arthur, köpeğinin başını okşamaya çalışırken. Fakat Atlas aniden kapıyı patisiyle itip dışarı, zifiri karanlığa doğru fırladı.

Arthur montunu bile alamadan köpeğinin peşinden koştu. Sis öyle yoğundu ki birkaç metre ilerisini görmek neredeyse imkansızdı. Sokak lambalarının ölü ışığı altında ilerlerken, Atlas’ın sesini kasabanın terk edilmiş eski mezarlığının hemen yanındaki dar sokakta duydu.

Atlas, caddenin kenarına devrilmiş eski bir demir konteynerin yanında durmuş, toprağı hırsla kazıyordu.

"Atlas! Gel buraya!"

Arthur köpeğin yanına çömeldi. Atlas toprağın altından, ıslak çamurun arasına gömülmüş ağır bir nesneyi dişleriyle çekmeye çalışıyordu. Arthur araya girip nesneyi köpeğin ağzından aldı.

Elinin değdiği an, parmak uçlarından koluna doğru aniden buz gibi bir elektrik akımı yayıldı. Arthur irkilerek nesneyi düşürecek gibi oldu ama tutmayı başardı.

Bu, kalın ve ağır bir kitaptı. Kapağı insan derisini andıran, dokunulduğunda garip bir sıcaklık veren sıra dışı bir dokuya sahipti. Üzerinde metalik, koyu kırmızı renkte parıldayan ve bakıldığında insanın gözünü yoran karmaşık geometrik semboller işlenmişti. Kitabın kenarları, sanki hiç açılmamış gibi erimiş siyah bir balmumuyla mühürlenmişti.

"Bu da ne böyle..." diye fısıldadı Arthur. Sembolleri incelemek istedi ama üzerlerine baktıkça hafif bir baş dönmesi hissetti. Kitabı montunun altına saklayıp hızlı adımlarla eve döndü.

Çalışma masasının başına oturduğunda evdeki sessizlik ürkütücüydü. Atlas bile salonun en uzak köşesine sinmiş, gözlerini masadaki kitaptan ayırmıyordu.

Arthur bir bıçak alıp kapağı tutan siyah balmumu mührünü yavaşça kazıdı. Mühür kırıldığı an, odanın içine sanki asırlardır hapsedilmiş rutubetli ve kükürtlü bir hava yayıldı.

Kapağı kaldırdı. İlk sayfa, insan kanını andıran koyu kırmızı bir mürekkeple yazılmış Latince ve daha önce hiç görmediği sembollerle doluydu:

“Hic est veritas. Legit, et evocat.”

(İşte gerçeklik. Okuyan, uyandırır.)

Arthur sayfaları hızlıca çevirmeye başladı. Kitaptaki el çizimleri o kadar detaylı ve ürkütücüydü ki, bir insanın hayal gücünden çıkmış olamazdı. Yıldızların haritaları, ters dönmüş evren tasvirleri, kemik ve metalin birleşimiyle oluşmuş antik makineler... Ve yaratıklar. Her bir sayfada, doğa kanunlarına aykırı türde varlıkların anatomisi çizilmişti.

Arthur 13. sayfaya geldiğinde parmakları donakaldı.

Sayfada, göğüs kafesi tamamen açık, yüzü olmayan, havada süzülen ve etrafından yoğun bir karanlık saçan gölge benzeri bir varlık çizilmişti. Çizimin altında şu satırlar yer alıyordu:

Varlık: Nocturnus - Gölge Toplayıcı

Uyanış Koşulu: Kayıp dildeki şu kadim mühür sözü seslendirildiği an bağlar kopar: "In umbra veritas, in tenebris vita." (Gerçeklik gölgededir, yaşam karanlıkta.) Varlık, kelimelerin titreşimiyle fiziksel katmana çağrılır.

Tehlike Derecesi: Mutlak Kapan.

Arthur zihnini basan garip bir baskıyla, ne yaptığını tam olarak idrak edemeden sayfadaki Latince cümleyi mırıldandı:

"In umbra veritas... in tenebris vita..."

Son kelime ağzından çıktığı an masadaki mumun alevi aniden kızıl bir renge büründü ve patlayarak söndü. Odanın içi sıfırın altına düşen dondurucu bir soğukla kaplandı. Arthur’un ağzından buhar çıkmaya başladı.

Atlas acı bir çığlık atıp masanın altına büzüldü.

Tam o sırada, evin derinliklerinden tırnakların zımpara kağıdına sürünmesini andıran, tüyler ürpertici bir fısıltı yayıldı:

"Arthur..."

Arthur dona kaldı. Kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaya başladı. Adını nereden biliyordu?

Ses tekrar yükseldi, bu kez doğrudan koridordan geliyordu:

"Arthur..."

Arthur titreyen bacaklarıyla ayağa kalktı. Yavaş adımlarla çalışma odasından çıkıp karanlık koridora adım attı. Корidorun sonundaki zifiri karanlığın ortasında, sıradan bir duman olmayan bir şey duruyordu.

Siyahın en koyu tonu ile kor gibi yanan kan kırmızı tonların birbirine karıştığı, sürekli biçim değiştiren sisli bir siluet havada asılı duruyordu. İnsan anatomisini andıran ama kemikleri ters dönmüş gibi duran bu karanlık kütlenin tam merkezinde, kırmızı sislerin arasında iki kavisli, kor gibi parlayan hat seçiliyordu. Yüzü yoktu, ama Arthur o siluetin doğrudan kendi ruhuna baktığını hissetti.

Arthur’un elindeki mantık zırhı o saniyede paramparça oldu. Kitap sadece bir hikaye anlatmıyordu. Kitap, çağırdığı kabusun ta kendisiydi.