- Kendeas -
Ertesi sabah Kendeas agoraya indi.
İnmemesi gerektiğini biliyordu. Arteimis onu kapıda durdurmaya çalışmıştı. Ama Kendeas, ömrü boyunca hiçbir pazardan kaçmamış bir adamdı, ve bugün de kaçmayacaktı.
Kimse selamını almadı.
Selam verdiği her adam başını çevirdi. Kalabalık onun önünde açılıyor, arkasında kapanıyordu, tıpkı bir taşın etrafından akan su gibi. Arkasından fısıltılar yükseliyordu ve Kendeas onları duymamak için kendini zorladıkça daha net duyuyordu: Teslimiyetçi. Korkak. Kapıları açacaktı. Makedonyalının çizmesini öpecekti. Bir kadın, oğlunu geçitte kaybetmiş bir kadın, onun önüne çıktı ve hiçbir şey söylemeden yüzüne tükürdü. Kendeas yüzünü silmedi. Kadın gidene kadar bekledi. Sonra sildi.
O hafta dükkânına müşteri uğramadı. Kervancılar başka tüccarlarla anlaşmaya başladı. Kölelerinden biri kaçtı ve kimse onu aramadı. Kendeas geceleri yatağında, karanlıkta, gözleri açık yatıyordu.
Arteimis bir gece ona sordu: “Pişman mısın?”
Kendeas uzun süre düşündü.
“Korktuğuma pişman değilim,” dedi sonunda. “Korkmak, sevdiğin bir şey olduğunu gösterir. Ama yanıldığıma pişmanım. Ve en çok da şuna pişmanım: o çocuklar geçitteyken, ben dağa bakıp kendi haklılığımı düşündüm. Onları değil.”
Birkaç hafta sonra meclis yeniden toplandı. Sıradan bir toplantıydı; sarnıçların onarımı, bir sınır anlaşmazlığı, bayram kurbanları. Ama Kendeas söz istedi.
Salon soğuk bir sessizliğe gömüldü. Moles ona uzun uzun baktı, sonra asasıyla hafifçe yere vurdu: Konuş.
Kendeas ayağa kalktı. Bu sefer cübbesinin eteğini düzeltmedi. Trokondas, yine kapının dibinde, bunu fark etti.
“Korktum,” dedi Kendeas.
Sesi titremedi. Ama alçaktı, öyle alçaktı ki arka sıralardakiler öne eğildi.
“Evet. Korktum. Halikarnassos'u gördüm ve korktum. Çocuklarımın ölmesinden korktum. Sizin çocuklarınızın ölmesinden korktum. Bu şehrin taşlarının kararmasından, sokaklarında kuzgunların dolaşmasından korktum. Ve bu korkuyla, size kapıları açmayı önerdim.”
Durdu. Yutkundu.
“Yanıldım.”
Kimse kıpırdamadı.
“Ama bilmenizi istediğim bir şey var.” Sesi şimdi çatallanıyordu. “Ben bu şehri sizin kadar seviyorum. Belki sizden farklı seviyorum. Siz onu bir kale gibi seviyorsunuz. Ben onu bir ev gibi sevdim; içinde insanlar olan, çocukların büyüdüğü, akşamları ekmek kokan bir ev. Kaleyi korumak için duvarları savunursunuz. Evi korumak için bazen kapıyı açarsınız. Ben yanlış kapıyı açmak istedim. Ama sevgim yanlış değildi.”
Sonra cübbesinin içinden ağır bir deri kese çıkardı. Elinde bir an tarttı, sanki son bir kez ağırlığını hissetmek istiyormuş gibi. Sonra önündeki taşın üstüne koydu. Kesenin ağzı açıldı ve birkaç altın sikke taşın üstüne yuvarlandı, kandil ışığında parladı.
“Bu altın, servetimin yarısıdır. Bununla geçitteki surları yükseltelim. Taş üstüne taş koyalım, kuleler dikelim. Bir dahaki sefere, kim gelirse gelsin, bir kral, bir satrap, bir korsan, bu dağ daha da güçlü olsun. Ve bu surlarda nöbet tutan çocuklar, benim yaşımdaki adamların korkusunu değil, kendi cesaretlerini taşısın.”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra kapının dibinde bir kıpırtı oldu. Trokondas yerinden kalktı ve sıraların arasından yürüdü. Ayak sesleri taş zeminde yankılandı. Kimse onu durdurmadı. Kendeas'ın önüne geldi ve durdu.
İkisi bir süre birbirine baktı. Biri yaşlı, varlıklı, onuru kırılmış bir adam. Öbürü genç, yoksul, gözlerinin altında hâlâ geçidin morluklarını taşıyan bir okçu. Trokondas, Kendeas'ın gözlerinde artık acıma görmedi. Kendi gözlerinde ne olduğunu ise bilmiyordu.
“Korkmak ayıp değil, Kendeas,” dedi sonunda. Sesi kısıktı. “Ben de korktum. Geçitte her gece korktum. Dizlerim titredi. Bir adamı öldürdüm ve hâlâ yüzünü görüyorum.” Durdu. “Sen meclisteki o gün bana ölümü bilmediğimi söyledin. Haklıydın. Şimdi biliyorum.”
Kendeas'ın gözleri doldu.
“Korkuyla şehrini satmak ayıp olurdu,” diye devam etti Trokondas. “Sen bunu yapmadın. Konuştun, dinlendin, kaybettin, ve karara uydun. Bir yurttaşın yapması gereken buydu.”
Ve elini, yaşlı tüccarın omzuna koydu.
Salonun arkasından biri ayağa kalktı. Sonra bir başkası. Sonra Moles, asasına iki eliyle yaslanarak, titreyerek, ama dimdik, ayağa kalktı. Ve bütün meclis, bir kelime bile etmeden, ayakta durdu.