- Geçit -
Geçitte geçirilen günler, Trokondas'ın hayatının en uzun günleriydi.
Şehirden çıkmadan önce annesi onu kapıda durdurmuştu. Hiçbir şey söylememişti. Yalnızca avuçlarını oğlunun yüzüne koymuş, uzun uzun bakmış, sonra boynuna küçük bir kil muska asmıştı: bir yüzünde Zeus Solymeus'un yıldırımı, öbür yüzünde Trokondas'ın adı kazılıydı. Trokondas o muskanın neden üstünde adının yazılı olduğunu yolda anladı. Ölürse tanınabilsin diye.
Geçit, aşağıdan bakınca bir bıçak yarası gibi görünürdü: dağın gövdesine inmiş, sonra kabuk bağlamamış derin bir kesik. İki yanında kayalar dimdik yükseliyordu; aralarındaki yol bazı yerlerde iki atın yan yana geçemeyeceği kadar daralıyordu. Termessoslular yüzyıllardır bu kayaların üstündeki her oyuğu, her çıkıntıyı, her mağaracığı bilirdi. Çocukken keçi kovalarken, delikanlıyken âşık olduğu kızlardan saklanırken, buraları avuçlarının içi gibi öğrenmişlerdi.
Trokondas'ın yeri, geçidin en dar noktasına bakan bir kaya çıkıntısıydı. Yanında Moagetes vardı, bir de Sardas adında, on yedi yaşında, sesi henüz tam kalınlaşmamış bir çoban oğlan. Sardas'ın yayı kendi boyundan kısaydı ama sapanla bir kuzgunu uçarken vurabildiği söylenirdi.
Geceleri soğuk kemiklerine işliyordu. Ateş yakmak yasaktı, çünkü ateş yerlerini belli ederdi. Kayaların oyuklarında, üçü birbirine sokularak, keçe pelerinlerine sarınarak yatıyorlardı. Moagetes horlardı. Sardas uykusunda annesini sayıklardı. Trokondas ise çoğu gece hiç uyumaz, karanlığın içinde aşağıdaki kampın ateşlerini sayardı. Bin. Bin beş yüz. İki bin. Sonra saymayı bırakırdı, çünkü saydıkça göğsüne bir taş oturuyordu.
Gündüzleri ise bekliyorlardı. Kimse ona beklemenin bu kadar zor olduğunu söylememişti. Şarkılarda bekleyiş yoktu; şarkılarda kahramanlar uyanır, kılıçlarını kuşanır, savaşırdı. Hiçbir şarkı, üç gün boyunca aynı kayanın üstünde, mesanen patlayacak gibi olduğu halde kıpırdamaya korkarak yatmayı anlatmazdı. Kuru ekmeğin ağızda nasıl kum gibi dağıldığını, susuzluğun dudakları nasıl çatlattığını, bir kertenkelenin elinin üstünden geçişini bile bir olay gibi izlediğini anlatmazdı.
İlk saldırı üçüncü gün geldi.
Makedonyalılar önce ağır piyadelerini değil, hafif birliklerini sürdü. Trokondas onları uzaktan gördüğünde ilk düşündüğü şey, bunların insan değil, keçi olduğuydu. Agrianialılardı bunlar, Trakya'nın kuzeyindeki dağlardan gelen mızrakçılar. Çıplak bacaklı, kalkansız ya da küçük, yuvarlak kalkanlı, sırtlarında birer demet kısa mızrakla, kayalar arasında sekerek, kaya kertenkeleleri gibi tırmanarak yaklaşıyorlardı. Termessoslular bu dağı biliyordu; ama bu adamlar dağı bilmiyor, dağ olmuşlardı.
Trokondas onları ilk kez gördüğünde gerçekten korktu. Daha önceki korkusu, meclisteki korku, kalabalığın korkusu, uzaktan bir şeyden korkmaktı. Bu başkaydı. Bu, mideden değil, dizlerden başlayan bir korkuydu. Dizleri titremeye başladı ve durduramadı.
Yanında Sardas'ın dişleri birbirine çarpıyordu. Trokondas çocuğun yüzüne baktı; bembeyazdı.
“Bekle,” diye fısıldadı Moagetes, ikisine birden. Sesi hâlâ o sakin, havayı tartan sesti. “Bekle. Daha değil. Gözlerini onların ayaklarına dik, yüzlerine değil.”
“Neden?”
“Çünkü yüzlerine bakarsan, onlar da insan olur.”
Beklediler. Mızrakçılar geçidin ağzından girdi, ilerledi, sonra en dar yere, iki kaya duvarının birbirine neredeyse değdiği o boğaza vardı. Trokondas en öndekinin kırmızı bir yün kuşak taktığını gördü. Ayaklarına bakmaya çalıştı. Bakamadı. Adamın sakalsız, genç, belki kendinden de genç bir yüzü vardı.
“Şimdi.”
Kayaların üstünde onlarca yay aynı anda gerildi. Oklar, ıslık çalarak, bir kuş sürüsü gibi indi. Arkasından taşlar geldi; günlerdir kenarlara yığılmış, bir omuz darbesiyle yuvarlanmayı bekleyen kayalar. Sesleri gök gürültüsü gibiydi. Toz yükseldi. Toz içinden çığlıklar yükseldi.
Trokondas ilk okunu attığında hiçbir şey hissetmedi. İkincisinde de. Üçüncüsünde, kırmızı kuşaklı gencin dizlerinin üstüne çöktüğünü gördü; adam elleriyle göğsünü tutuyordu, sanki bir şey düşürmüş de onu arıyormuş gibi. Sonra yüzüstü yere kapandı ve bir daha kıpırdamadı.
Trokondas dördüncü oku attı. Beşinciyi. Kaç tane attığını bilmiyordu artık.
Agrianialılar geri çekildi. Sonra yeniden geldi, bu sefer daha dikkatli, kayaların arkasına sinerek, mızraklarını yukarı fırlatarak.
Bir mızrak Trokondas'ın kulağının dibinden ıslık çalarak geçti ve arkasındaki kayaya saplandı. Bir başkası bir Termessoslunun, Trokondas'ın adını bile bilmediği bir fırıncının oğlunun omzuna girdi; çocuk bağırmadı bile, yalnızca şaşkınlıkla omzuna baktı. Sonra Agrianialılar yeniden çekildi. Sonra yeniden geldi.
Akşam olduğunda geçidin ağzında, yamacın taşları arasında, kıpırdamayan bedenler yatıyordu. Kuzgunlar hemen gelmişti. Kendeas'ın dediği gibi, diye düşündü Trokondas, ve bu düşünce onu nedense bir kılıçtan daha derin yaraladı.
O gece hiç uyuyamadı. Elleri titriyordu ve neden titrediğini bilmiyordu. Soğuktan mı? Korkudan mı? Yoksa o gencin, göğsünü yoklayan ellerinin görüntüsünden mi? Ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı, titremeleri durmadı.
Karanlıkta Moagetes yanına süründü ve bir şey uzattı. Bir parça kuru ekmek, üstüne bir dilim keçi peyniri.
“Ye,” dedi.
“Yiyemem.”
“Ye. Yarın da gelecekler.”
Trokondas ekmeği aldı, ama ağzına götürmedi. Bir süre ikisi de konuşmadı. Aşağıdan, Makedonya kampından, bir şarkı yükseliyordu, yabancı dilde, ağır ve hüzünlü bir şarkı. Ölülerini anıyorlardı belli ki.
“İlk seferinde hep böyle olur,” dedi Moagetes sonunda.
“Sonra?”
Yaşlı adam uzun süre cevap vermedi. Kesik kulağını kaşıdı.
“Sonra da böyle olur,” dedi. “Ama alışırsın.”
“Sen alıştın mı?”
Moagetes yüzünü karanlığa, aşağıdaki ateşlere çevirdi. Trokondas onun yüzünü göremiyordu artık; yalnızca nefesini duyuyordu, ağır, düzenli.
“Hayır,” dedi sonunda. “Alışmadım. Kimse alışmaz, evlat. Alıştığını söyleyenler ya yalan söyler ya da içlerinde bir şey ölmüştür.” Biraz durdu. “Ama sen bunu kimseye söyleme. Sardas'a da söyleme. O alışacağını sansın.”
Trokondas ekmeği ağzına götürdü ve çiğnedi. Kum gibiydi. Yine de yuttu.