- Meclis -
Meclis binası o öğleden sonra hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Yarım daire biçimindeki taş sıralar yalnızca yaşlı ve itibarlı yurttaşlar için yapılmıştı, ama bugün kimse kuralı umursamıyordu. Sıralara sığamayanlar kapının önüne, merdivenlere, sütunların dibine çömelmiş; bazı gençler pencere boşluklarına tırmanmış, bacaklarını içeri sarkıtmıştı. Havada ter, ıslak yün, kandil yağı ve adı konmamış bir şeyin kokusu vardı. Trokondas, kapının dibinde, hâlâ soluk soluğa dururken o kokuyu tanıdı. Korkuydu bu. Korkunun bir kokusu olduğunu ilk kez o gün öğrendi.
Şehrin en yaşlı meclis üyesi Moles ayağa kalktığında uğultu bıçakla kesilmiş gibi durdu.
Moles seksen kışı görmüştü. Sakalı bembeyazdı, elleri yaşlılığın titremesiyle kıpırdıyordu ve ayağa kalkmak için asasına iki eliyle yaslanması gerekmişti. Ama sesi başkaydı. Elli yıldır bu salonda konuşan, bu taş duvarların her yankısını ezbere bilen bir adamın sesiydi bu. Yüksek değildi; yüksek olmasına gerek yoktu.
“Kardeşlerim,” dedi. “Babalarımız bu salonda Persleri konuştu. Dedelerimiz Lydialıları. Onlardan öncekiler kimi konuştu, onu da tanrılar bilir. Bu dağa her yüzyılda bir kral gelir, kardeşlerim. Bugün de biri geldi.”
Durdu. Asasına biraz daha yaslandı.
“Makedonyalı İskender geçidin ağzında kamp kurdu. Granikos'ta Pers satraplarını ezdi. Halikarnassos'u yaktı; diyorlar ki surları öyle yıkılmış ki, şimdi keçiler otluyor üstünde. Milet'i dize getirdi. Phaselis ona altın bir taç gönderdi. Perge kapılarını kendi eliyle açtı. Aspendos rehin verdi.” Gözlerini salonda gezdirdi, tek tek yüzlere baktı. “Şimdi sıra bizde. Ve ben, en yaşlınız, size soruyorum: Ne yapacağız?”
Sessizlik o kadar derindi ki, dışarıda, agoranın öbür ucunda bir eşeğin anırması duyuldu.
İlk konuşan, zeytinyağı tüccarı Kendeas oldu.
Kendeas şehrin en varlıklı adamlarından biriydi ve bunu saklamazdı. Cübbesi Milet yününden dokunmuştu, parmağında Kıbrıs işi bir mühür yüzüğü vardı. Kervanları Side'ye, Aspendos'a, kimi yaz deniz yoluyla Rodos'a kadar giderdi. Bu yüzden dünyayı herkesten çok bildiğini düşünürdü, ve belki de haklıydı. Ayağa kalkarken cübbesinin eteğini düzeltti; Trokondas bu küçük hareketi fark etti ve neden bilmeden ondan nefret etti.
“Ne yapacağımız açık,” dedi Kendeas. Sesi yumuşaktı, ikna etmeye alışkın bir sesti. “Phaselis'in yaptığını. Perge'nin yaptığını. Ben o şehirleri gördüm, kardeşlerim, sizin çoğunuzun görmediği gibi. Pazarları açık, limanları dolu, çocukları sokakta oynuyor. Makedonyalı gelmiş, geçmiş, gitmiş. Ama Halikarnassos'u da gördüm.” Bir an gözlerini kapadı. “Kararmış taşlar, kardeşlerim. Sokaklarda kuzgunlar.”
Gözlerini açtı ve salona döndü.
“O adam bir fırtınadır. Siz bu dağda doğdunuz, fırtınayı bilirsiniz. Fırtınaya karşı dağ gibi durursan, evet, dağ ayakta kalır. Ama fırtına yamaçtaki her ağacı, her evi, her ağılı söküp götürür. Ben dağ olmak istemiyorum. Ben ağaçların yaşamasını istiyorum. Ona hediyeler gönderelim. Elçiler yollayalım, onurlu, ağırbaşlı elçiler. Bırakalım geçip gitsin, Phrygia'ya, Pers kralına, nereye gidiyorsa. Bizim şehrimiz ayakta kalsın. Çocuklarımız yaşasın.”
Oturdu. Salonun bir köşesinden onay mırıltıları yükseldi; tüccarlar, zanaatkârlar, yaşlı anneleri, küçük çocukları olanlar. Bir başka köşesinden ise öfkeli homurtular. Ve iki ses birbirine karıştı, büyüdü, yayıldı.
Trokondas'ın orada söz hakkı yoktu. O, haberi getiren nöbetçiydi, o kadar. Yaşı tutmuyordu, malı mülkü yoktu, adı meclis kayıtlarında geçmiyordu. Ama yerinden fırladığını, kalabalığın arasından öne doğru iki adım attığını, yumruğunu en yakındaki taş sıraya indirdiğini kendisi bile fark etmedi. Eli acıdı. Umursamadı.
“Utan Kendeas!”
Sesi salonda bir taş gibi sekti. Bütün başlar ona döndü. Moles kaşlarını çattı, ağzını açtı, sonra kapattı. Onu susturmadı.
Trokondas'ın yanakları yanıyordu. Ne diyeceğini bilmiyordu, ama ağzı biliyordu.
“Biz Solymosluyuz,” dedi, ve sesi titredi, ama durmadı. “Homeros'un bile andığı halkız. Bellerophontes bizimle savaştı, ve tanrılar ona yardım etmeseydi kaybederdi; şarkılar böyle söyler. Atalarımız bu dağa hiçbir krala boyun eğmek için yerleşmedi. Bu kartal yuvasına, ovada herkes birbirinin boğazına sarılırken, kimse bize dokunamasın diye çıktılar. Ve kimse dokunamadı!”
Nefes aldı.
“Geçidi gördüm. Bu sabah, kendi gözlerimle. Dar. İki yanı sarp kaya, ancak keçiler tırmanır. Bir avuç okçuyla, yukarıdan, bütün bir orduyu orada durdururuz. Durdururuz, Kendeas!”
Kendeas'ın yüzü önce kızardı, sonra soldu. Yavaşça, acele etmeden ayağa kalktı. Trokondas'a baktığında gözlerinde öfke değil, daha kötü bir şey vardı: acıma.
“Sen gençsin,” dedi soğuk bir sesle. “Ölümü bilmezsin. Ben bilirim. Babamı gömdüm. İki kardeşimi gömdüm, biri senin yaşındaydı. Ölüm şarkılardaki gibi değildir, evlat. Şarkılarda kan yoktur, sinek yoktur, ölen adamın annesinin çığlığı yoktur.” Biraz durdu. “O adamın surları yerle bir eden makineleri var. Kuleleri, koçbaşları, taş atan mancınıkları. Sen onlara ok mu atacaksın?”
Trokondas bir an sustu. Salon bekledi. Sonra dudağının kenarında, kendisinin de beklemediği bir gülümseme belirdi.
“O makineler bu kayalara tırmanabiliyorsa,” dedi, “gelsinler görelim.”
Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra salonun arkasından biri güldü. Sonra bir başkası. Sonra kahkahalar patladı, gergin, sinirli, biraz da utangaç kahkahalar; korkuyu bir anlığına üstünden atan insanların kahkahaları. Kendeas'ın yüzü kıpkırmızı kesildi ve oturdu.
Sonra Zeus Solymeus'un rahibi Hermaios ağır ağır ayağa kalktı.
Hermaios uzun boylu, kemikli bir adamdı ve hiç gülmezdi. Kimse onun güldüğünü görmemişti.
Konuşmadan önce bekledi; herkesin susmasını, herkesin ona bakmasını, son kahkahanın da sönmesini bekledi. Sessizlik o kadar uzadı ki, birkaç kişi huzursuzca kıpırdandı.
“Bu sabah,” dedi sonunda, “tanrıya bir koç kurban ettim. Ciğerler temizdi. Lekesiz. Kırk yıldır kurban kesiyorum, bu kadar temiz ciğer az gördüm.”
Biraz bekledi.
“Ve kurbandan sonra bir kartal tapınağın üstünden geçti. Üç kez döndü. Sonra uçtu. Ovaya doğru değil.” Kemikli parmağını kaldırdı, tavana, tavanın ötesine, dağın zirvesine doğru. “Dağa doğru uçtu. Yukarı.”
Kimse bir şey söylemedi. Söylenecek bir şey yoktu. Kendeas bile başını eğdi.
Moles derin bir nefes aldı. Asasının ucunu taşa vurdu, bir kez.
“O halde karar şudur,” dedi. “Gençler geçidi tutacak. Silah taşıyabilen her erkek, on altı yaşından kırk yaşına kadar. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar şehirde kalacak. Sarnıçlarımız dolu, ambarlarımız dolu, bir kış boyu yeter. Makedonyalı bekleyebileceği kadar beklesin.” Bir an durdu. “Biz daha uzun bekleriz. Bu dağda beklemeyi biliriz.”
Oylama bile yapılmadı. Gerek yoktu.
Kendeas başını eğdi ve salondan ilk çıkan o oldu. Trokondas onun gidişini izledi; sırtı her zamankinden biraz daha kambur görünüyordu. Ve Trokondas, kendi zaferinin ortasında, nedenini bilmediği küçük, keskin bir pişmanlık duydu.