- Sis -
Solymos Dağı'nda sonbahar sisle başlardı. Sis, vadinin en derin yerinden, güneşin hiç uğramadığı o yosunlu kuytulardan ağır ağır yükselir, yaşlı çamların gövdelerine bir kadının şalı gibi dolanır, sonra surların kireçli taşlarını yalayarak şehrin dar sokaklarına sızardı. Kapı eşiklerine, sarnıçların ağzına, tapınak basamaklarına çökerdi. Termessoslular buna alışıktı. Sisi bir yorgan gibi bilirlerdi; dağın kendi nefesi, ataların ruhlarının sabah yürüyüşü derlerdi ona. Çocuklar sisin içinde saklambaç oynar, yaşlılar onu ciğerlerine çekip bugün yağmur var mı, yok mu diye kehanette bulunurdu.
Ama o sabah sis başka kokuyordu.
Trokondas bunu ilk nefesinde fark etti, ama neyi fark ettiğini adlandıramadı. Islak çam iğnesi kokusunun, kekiğin, soğuk taşın altında başka bir şey vardı. Duman. Ve dumanın içinde, çok uzaktan gelen, yağda kızaran etin ağır kokusu. Kimse bu saatte, ovada, bu kadar çok et kızartamazdı.
Geçidin üstündeki kayalıkta nöbetteydi. Yirmi iki yaşındaydı ve hayatında hiç kimseyi öldürmemişti. Babası iki kış önce bir dağ hummasına yenik düşmüş; ateşler içinde yattığı son gece oğlunun elini tutup ona üç şey bırakmıştı: duvarda asılı, boynuz ve dut ağacından yapılmış, kirişi ancak bir erkeğin bütün gücüyle gerilebilen bir yay; topukları aşınmış bir çift deri çizme ve "Annene sen bakacaksın" diyen kısık bir ses. Trokondas o yayı ilk kez gerdiğinde parmakları kanamıştı. Şimdi nasırlıydı, ama bu sabah soğuktan kaskatıydı. Parmaklarını hohlayarak ısıtırken aşağıdan gelen sesi duydu.
Önce bir dere sandı. İlkbaharda kar suları indiğinde vadinin dibinde böyle bir uğultu olurdu. Ama şimdi kıştı ve dereler donmuştu. Sonra sesin bir ritmi olduğunu fark etti. Tok, düzenli, sabırlı bir ritim. Dere böyle akmazdı. Dere bu kadar inatçı olamazdı.
Ayak sesleriydi bunlar. Binlerce ayak, aynı anda yere basan.
Midesi bir yumruk gibi sıkıldı. Kayanın kenarına yüzükoyun uzandı, yanağını buz gibi taşa yapıştırdı ve bekledi. Sis yavaş yavaş sanki görünmez bir perdeyi kenara çekiyormuş gibi aralandı.
Ovadan yukarı doğru kıvrılan eski kervan yolu kıpırdıyordu. Bir yılan gibiydi, ama başı dağın eteğine dayanmış, kuyruğu ufkun ötesinde kaybolan bir yılan. Pullarının yerinde kalkanlar vardı. Soluk kış güneşi mızrak uçlarına vurdukça yılanın sırtında binlerce küçük yıldız yanıp sönüyordu. Atların burun delikleri buhar çıkarıyor, katırların sırtındaki yükler sallanıyor, bir yerlerde bir boru, alçak ve uzun, bir hayvan böğürtüsü gibi ötüyordu.
Trokondas o güne dek hayatında bu kadar çok insanı bir arada görmemişti. Bayram günlerindeki tiyatro dolduğunda bile, bütün şehir bir araya geldiğinde dahi, bu kalabalığın yanında bir avuç kalırdı. Bütün Termessos'u kadınları, çocukları, yaşlıları, köleleri, hatta keçileri toplasan, bu insan nehrinin tek bir kolu bile etmezdi.
Yanında bir taş kıpırdadı. Yaşlı nöbetçi Moagetes de uzanmış, aşağıya bakıyordu. Moagetes'in yüzü bir ceviz kabuğu gibi buruşuktu, sol kulağının yarısı yoktu; gençliğinde Pamphylialı korsanlarla yaptığı bir kavgadan kalmıştı derlerdi. Ama kendisi bunu hiç anlatmazdı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra başını hafifçe çevirip kayanın dibine tükürdü.
"Makedonyalı," dedi. Sesi, havayı tartan bir köylünün sesi kadar sakindi. "Demek söylentiler doğruymuş."
Trokondas cevap vermedi. Gözleri hala aşağıdaydı, o yılanın başına, en öndeki atlılara takılıydı. Aralarında biri, beyaz tüylü miğferli biri, atını durdurmuş, başını kaldırmış, tam da onların bulunduğu kayalığa bakıyordu. Bu uzaklıktan göremezdi onları, imkansızdı. Ama Trokondas yine de nefesini tuttu.
"O mu?" diye fısıldadı.
"Bilmem," dedi Moagetes. "Belki. Belki de değil. Kralların hepsi aşağıdan yukarı aynı bakar."
Trokondas yayını kavradı. Avucunda ağaç ılık ve tanıdıktı, babasının elinin bıraktığı yerdeki hafif çukurluk avucuna oturdu. Bir an, kısacık bir an, buradan bir ok atabileceğini, o beyaz tüylü miğfere kadar uçurabileceğini hayal etti. Sonra yayı bıraktı. Ok o kadar uzağa gitmezdi. Hiçbir ok gitmezdi.
Koşması gerekiyordu. Ayağa kalktı, çizmelerinin bağlarını sıktı ve keçi yolundan aşağı, şehre doğru, ömründe hiç koşmadığı kadar hızlı koşmaya başladı. Arkasında sis yeniden kapanıyordu; sanki dağ, gördüklerini bir süre daha saklamak istiyormuş gibi.