- Bekleyiş -
Şehirde ise başka bir savaş veriliyordu, kılıçsız, oksuz, ama aynı derecede kanlı bir savaş: bilmemenin savaşı.
Geçitten haber yalnızca akşamları, bir çoban çocuğun ağzından geliyordu ve hiçbir akşam haberler birbirini tutmuyordu. Bir akşam Makedonyalılar yüzlerce ölü vermiş, kaçıyordu. Ertesi akşam geçit düşmek üzereydi. Bir başka akşam İskender'in kendisinin yaralandığı söyleniyordu, sonra öldüğü, sonra hiç orada olmadığı. Kadınlar sarnıçların başında toplanıp fısıldaşıyor, her söylentiyi bir öncekinin üstüne yığıyordu. Çocuklar, ne olduğunu anlamadan, büyüklerin korkusunu bir ateş gibi kapıyor, geceleri ağlayarak uyanıyordu.
Trokondas'ın annesi o günlerde hiç oturmadı.
Sabah erkenden kalkıyor, ocağı yakıyor, oğlunun sevdiği o ince hamurlu, susamlı ekmeği pişiriyordu. Kimse yemiyordu o ekmeği. Akşam olunca bir dilimini komşunun çocuklarına veriyor, kalanını kuşlara atıyor, ertesi sabah yenisini yapıyordu.
Yünleri taradı, taranmış yünleri bir daha taradı. Oğlunun çocukluğundan kalma, dar gelmeye başlamış bir gömleğin yakasını söktü, genişletti, yeniden dikti. Dikerken parmağına iğneyi batırdı ve kanı akarken bile elini çekmedi, yalnızca baktı.
Komşu kadınlar ona bir şey sormuyordu. Soranın yüzüne nasıl bakacağını bilmiyorlardı.
Sarnıçların başı her sabah dolup taşıyordu. Kadınlar testilerini dolduruyor, sonra doldurdukları testileri omuzlarına almadan, taşın üstüne oturup konuşuyorlardı. Konuştukları hep aynı şeydi, ama her gün başka bir ağızdan duymak gerekiyordu. Biri kocasının gördüğü rüyayı anlatıyordu: evin damında bir kartal. Bir başkası ninesinden duyduğu eski bir Pers kuşatmasını. Bir üçüncüsü, hiç konuşmayan, yalnızca dinleyen, ara ara eteğinin ucunu buruşturan bir kadın. Onun oğlu da geçitteydi.
Çocuklar sokakta "Makedonyalı" oynamaya başlamışlardı. Bir grup yukarı, bir grup aşağı; yukarıdakiler çam kozalağı atıyor, aşağıdakiler kalkan niyetine kapak tahtaları tutuyordu. Kimse Makedonyalı olmak istemiyordu, bu yüzden en küçükleri seçiliyordu ve o da ağlıyordu. Bir anne pencereden eğilip bağırdı: "Oynamayın öyle!" Çocuklar bir süre sustu, sonra yeniden başladı. Oyun oynamaktan başka ne yapsınlardı.
Dördüncü gün geçitten iki yaralı indi.
Birini sedyede getirdiler, öbürü iki kişinin omzuna yaslanarak, tek ayağının üstünde sekerek geldi. Şehrin yarısı kapıya koştu. Koşanlar sedyeye bakıyor, sedyedeki yüzü görünce - kendi oğulları olmadığını görünce - içlerinden geçen o korkunç, utanç verici ferahlamayı birbirlerinden saklamaya çalışıyordu. Sonra bu ferahlamanın utancıyla, getirilen yaralının annesine sarılıyorlardı.
Fırıncının karısı o gün kapıda yoktu. O, oğlunun omzundan yaralandığını üçüncü günün akşamı duymuştu ve o günden beri dükkanı açmamıştı. Termessos dört gün boyunca ekmeksiz kaldı ve kimse şikayet etmedi.
Geceleri şehir sessizdi, ama uyumuyordu. Kandiller geç saatlere kadar yanıyor, pencerelerden sarı sarı sızıyordu. Yaşlı Moles asasına yaslanarak surların üstünde yürüyordu; gece nöbetçileri ona "Yat artık," diyordu, o da "Yatıyorum," diyor, sonra başka bir kuleye doğru yürüyordu. Seksen yaşındaki bir adamın uykusu zaten kısadır; ama o günlerde Moles'in hiç uykusu yoktu. Kararı o vermişti. Oraya çocukları o göndermişti.
Rahip Hermaios her sabah kurban kesiyor, her sabah aynı şeyi görüyordu: temiz ciğer. Beşinci sabah, kurbanın başında, kimsenin duymadığını sandığı bir anda, tanrıya kızdı. "Bana hep aynı şeyi gösteriyorsun," dedi alçak sesle. "Ama ne zaman biteceğini göstermiyorsun." Sonra toparlandı, yüzünü düzeltti ve tapınaktan çıkıp bekleyen kalabalığa, hiç gülmeyen o yüzüyle, yine iyi haber verdi.
Kendeas evinin damına çıkmış, geçide doğru bakıyordu.
Oradan hiçbir şey görünmüyordu, bunu biliyordu. Yalnızca kayalar, kayaların üstünde kara çamlar, çamların üstünde kurşuni bir gökyüzü. Ama yine de her akşam çıkıyor, saatlerce bakıyordu. Arada bir rüzgâr, çok uzaklardan gelen bir uğultu getiriyordu; belki bir kaya yuvarlanışı, belki bir çığlık, belki yalnızca rüzgârın kendisi. Her seferinde Kendeas'ın kalbi bir an duruyordu.
Meclisten çıktığı günden beri kimse onunla doğru dürüst konuşmamıştı. Agorada selam verdiği adamlar başlarını çeviriyor, dükkanının önünden geçen kadınlar adımlarını sıklaştırıyordu. Bir sabah kapısının önüne biri tavuk pisliği sürmüştü. Kendeas onu kendi eliyle temizlemişti, kölelerine bile göstermeden.
Ama onu asıl yakan bu değildi.
Karısı Arteimis bir kâse sıcak şarapla yanına geldi. Kendeas'ın omzuna yünlü bir şal örttü. “İçeri gir,” dedi. “Üşüyeceksin.”
Kendeas şarabı aldı ama içmedi. Kâseyi avuçlarının arasında tutuyor, sıcaklığını hissetmeye çalışıyordu.
“Arteimis,” dedi, karısına bakmadan. “Ya haklıysam?”
Karısı bir şey söylemedi.
“Ya o çocuklar oraya benim haklı olduğum halde gittiyse? Ya şu anda, ben burada sıcak şarap içerken, birinin oğlu bir kayanın dibinde kan kaybediyorsa ve bunu durdurabilecek tek ses benimkiyken ben susmuşsam? Ya yarın Makedonyalı kapımıza dayanırsa? Halikarnassos'u gördüm, Arteimis. Sana anlatmadım. Anlatmayacağım da. Ama gördüm.”
Sesi çatladı. Kâseyi bıraktı.
“O delikanlı, Trokondas, bana utan dedi. Bütün şehrin önünde. Ve biliyor musun, en kötüsü ne? Ona kızamadım. Onun yaşındayken ben de öyle konuşurdum. Ben de dağ olmak isterdim.”
Arteimis elini kocasının koluna koydu. Uzun süre sustu. Sonra yumuşak bir sesle sordu:
“Ya haksızsan?”
Kendeas cevap vermedi. Cevabı yoktu. Ama o gece, yarısı gece yarısını geçmişken, evinden sessizce çıktı. Kimse görmesin diye arka sokaklardan yürüdü, ıslak taşlarda iki kez kaydı ve Zeus Solymeus'un tapınağına vardı. Kapılar kapalıydı. Basamaklara diz çöktü.
Ömründe pek az dua etmişti. Tanrılara, ticaret ortaklarına davrandığı gibi davranırdı: gereken adakları verir, karşılığını beklerdi. Ama o gece hiçbir pazarlık yapmadı.
“Ulu Zeus,” diye fısıldadı, alnını soğuk taşa dayayarak. “Beni haksız çıkar. Yalvarırım, beni haksız çıkar.”
Tapınağın üstünde, karanlığın içinde, bir kanat sesi duydu. Başını kaldırdı. Hiçbir şey göremedi. Ama sabah olana kadar orada, basamaklarda kaldı.
Altıncı gece şehirde kimse uyumadı.
Neden olduğunu kimse açıklayamazdı. Yeni bir haber gelmemişti, yeni bir şey olmamıştı. Ama sanki bütün Termessos, duvarlarıyla, damlarıyla, sarnıçlarıyla birlikte, nefesini tutmuştu. Köpekler bile havlamıyordu. Rüzgâr kesilmişti. Dağın o bildik uğultusu, gece boyunca kayaların arasından geçen o alçak ses bile yoktu.
Trokondas'ın annesi o gece ocağın başında oturdu, ateşi söndürmedi, ekmek de yapmadı. Yalnızca oturdu ve kapıya baktı. Sabaha karşı, gözleri kapanmak üzereyken, kendi kendine konuştuğunu fark etti. Oğluna konuşuyordu, sanki karşısındaymış gibi, çocukluğundaki bir şeyi anlatıyordu: bir keçi yavrusunu nasıl kurtardığını, nasıl eve getirip ağlaya ağlaya beslediğini. Anlatırken gülümsedi. Sonra sustu ve dışarıdan gelecek bir ses var mı diye dinledi.
Ses yoktu. Ama yedinci günün sabahı vardı.