İçeriğe geç

Beşinci Bölüm

- Geri Çekiliş -

Yedinci günün sabahı sis yine yükseldi. Ama bu sefer Trokondas onun kokusunu ayırt etmeye çalışmadı. Yorgundu. Yedi gündür doğru dürüst uyumamıştı; gözlerinin altı mosmordu, dudakları kabuk bağlamıştı. Fırıncının oğlu iki gün önce ölmüştü; omzundaki yara kararmış, ateşi düşmemişti. Sardas artık uykusunda annesini sayıklamıyordu. Hiç konuşmuyordu.

Sis yavaşça dağıldı. Ve Trokondas gözlerine inanamadı.

Ovadaki kamp ateşleri sönmüştü. Yalnızca birkaçından ince, cılız dumanlar yükseliyordu, sanki son nefeslerini veriyorlarmış gibiydi.

Çadırlar sökülüyordu; uzaktan, büyük beyaz kuşların kanatlarını katlaması gibi görünüyorlardı. Katırlara yükler vuruluyor, atlar eyerleniyordu. Ve o uzun, bitmek bilmeyen insan nehri, yedi gün önce dağa doğru akan nehir, şimdi ters yöne akmaya başlamıştı. Kuzeye. Phrygia'ya doğru.

Kimse bir şey söylemedi. Kimse kıpırdamadı.

“Gidiyorlar,” dedi sonunda biri, kayaların arasından, sanki yüksek sesle söylerse büyü bozulacakmış gibi fısıltıyla.

Sonra bir başkası, daha yüksek sesle: “Gidiyorlar!”

Sonra bir üçüncüsü bağırdı, sonra bir dördüncüsü, ve ses kayadan kayaya sekerek, geçidin iki yanından yankılanarak büyüdü, ta ki bütün dağ bağırıyormuş gibi olana kadar.

Ama Trokondas bağırmadı. Bunun bir tuzak olabileceğini düşündü. Kralların hilekâr olduğunu, bir ordunun çekilir gibi yapıp gece dönebileceğini bilirdi; Truva'nın tahta atını herkes bilirdi. Bekledi. Bir saat. İki saat. Güneş tepeye çıktı. Yılanın kuyruğu ufkun ötesinde kayboldu, sonra gövdesi, sonra başı.

Gerçekten gidiyorlardı.

Dünyayı fethetmeye ant içmiş adam, Pers kralının tahtına yürüyen, tanrıların oğlu olduğunu söyleyen adam, Solymos Dağı'nın tepesindeki bu küçük, inatçı, kayalardan yapılmış şehri almak için daha fazla zaman harcamaya değmeyeceğine karar vermişti. Onlar için bir zafer değildi bu, belki yalnızca bir hesaptı: kaç gün, kaç adam, kaç kış. Ama Trokondas için hesap değildi.

Moagetes kayanın üstüne ağır ağır oturdu. Yüzünü ellerinin arasına gömdü. Trokondas önce onun yorgunluktan öyle oturduğunu sandı. Sonra yaşlı adamın omuzlarının sarsıldığını gördü. Sessiz, kuru, bir erkeğin ömründe belki birkaç kez yaptığı türden bir ağlayıştı bu.

Trokondas onun yanına oturdu. Elini omzuna koymak istedi, koymadı. Yalnızca yanında oturdu, ve ikisi birlikte, uzun süre, boşalan ovaya baktılar.

Sardas ise kalktı, kayanın en uç noktasına yürüdü, yayını başının üstüne kaldırdı ve on yedi yaşındaki bir çocuğun bütün gücüyle, bütün korkusuyla, bütün sesiyle bağırdı. Ne dediği anlaşılmadı. Kelime değildi zaten. Ama dağ ona cevap verdi.