İçeriğe geç

Altıncı Bölüm

- Meşaleler -

Şehre döndüklerinde onları kapıda bir kalabalık karşıladı.

Haber onlardan önce gelmişti; bir çoban çocuğu, bacakları kanayarak, keçi yollarından koşarak getirmişti. Şimdi bütün Termessos sokaklardaydı. Kadınlar damlara çıkmış, Solymos kadınlarına özgü o tiz, titrek çığlığı atıyordu; dillerini damaklarına vurarak çıkardıkları, kuş ötüşüne benzeyen o ses, düğünlerde ve zaferlerde duyulurdu yalnızca. Çocuklar ellerinde çam dallarıyla koşuşuyor, köpekler havlıyor, yaşlı adamlar ağlıyordu ve ağladıklarından utanmıyorlardı.

Trokondas'ı biri omzuna aldı. Kim olduğunu görmedi. Sonra başkası. Elden ele, omuzdan omuza geçti, ayakları yere değmedi. Sardas'ı da kaldırdılar; çocuk şaşkınlıkla gülüyordu, gözleri yaşlıydı. Moagetes'i kaldırmaya çalıştılar ama yaşlı adam izin vermedi; kendi ayaklarıyla, ağır ağır, en arkadan yürüdü.

Sardas'ı annesi kapının hemen dibinde yakaladı. Kadın ufak tefekti, oğlundan bir baş kısaydı, ama çocuğu iki elinden tutup kendine çekti ve yüzüne baktı. Uzun uzun baktı, sanki yüzünde eksik bir şey arıyormuş gibi. Sonra ona vurdu. Omzuna, göğsüne, koluna, ağlayarak, bağırarak vurdu: "Nereye gittin sen? Nereye gittin?" Sardas kollarını kaldırmadı, korunmadı. Kadının elleri yorulduğunda, kendi başını annesinin omzuna koydu ve ilk kez, geçide gittiğinden beri ilk kez, bir çocuk gibi ağladı.

Bunu gören kimse gülmedi.

Çünkü kapıdan içeri giren herkes aynı şeyi taşıyordu: dönenlerin sevinci ve dönmeyenlerin ağırlığı. On bir kişi dönmemişti. On bir isim, meclis kâtibinin mum ışığında, titreyen bir elle bir tablete kazıdığı on bir isim. Kalabalığın içinde o on bir ailenin nerede durduğu belliydi; kimse onlara dokunmuyor, kimse onlara sarılmıyordu, çünkü herkes önce kendi oğlunu arıyordu ve bulunca da onların yüzüne bakmaya utanıyordu.

Fırıncının karısı kapıda, en öndeydi. Oğlunun geçitte öldüğünü biliyordu; dört gündür biliyordu. Yine de geldi, yine de kapıda durdu, yine de gelen herkesin yüzüne tek tek baktı. Ancak son adam da geçtikten, kapı arkasından kapandıktan sonra döndü ve eve yürüdü. Ertesi sabah dükkânını açtı. O gün Termessos'ta yeniden ekmek koktu ve kimse bunun ne anlama geldiğini yüksek sesle söylemedi.

Ölüleri o gün getirdiler; katırların sırtında, keçe örtülere sarılı. Nekropol şehrin kapısının hemen dışında, yolun iki yanındaydı; Termessoslular ölülerini hep böyle, gelip geçenin göreceği yere gömerdi. Lahitlerin üstüne kalkan, mızrak, bazen bir aslan kabartması işlenirdi. O akşam, güneş batmadan önce, on bir aile oraya yürüdü. Ağıtlar yakıldı. Saçlar kesildi. Kadınlar yanaklarını tırnaklarıyla çizdi.

Ve ancak bu bittikten sonra, ancak ölüler toprağa verildikten sonra, şehir kutlamaya izin verdi kendine. Termessos'ta sıra böyleydi. Önce borcunu ödersin, sonra sevinirsin.

Kalabalığın içinde Trokondas annesini aradı. Bulamadı.

Rahip Hermaios tapınağın önünde bir boğa kurban etti; bembeyaz, boynuzları yaldızlanmış bir boğa. Hermaios yine gülmedi, ama Trokondas onun gözlerinin parladığını gördü. Boğanın eti büyük kazanlarda pişirildi ve bütün şehre dağıtıldı; zenginine de fakirine de, yurttaşına da kölesine de. O gün Termessos'ta aç kimse yoktu.

O gece tiyatroda meşaleler yandı.

Termessos tiyatrosu dağın yamacına oyulmuştu, ve oradan bakınca dünya bir kâsenin dibi gibi görünürdü. Gündüzleri Pamphylia ovası, ötesinde deniz, denizin üstünde Kıbrıs yönünde pus görünürdü. Geceleri ise yalnızca karanlık; sonsuz, dipsiz bir karanlık. Ve o gece o karanlığın tam ortasında, dağın göğsünde, yüzlerce meşale yanıyordu, sanki yıldızlar bir geceliğine yere inmişti.

Flütçüler çaldı. Davullar vuruldu. Gençler, kollarını birbirlerinin omzuna atarak, eski Solymos şarkılarını söyledi; dedelerinin dedelerinden kalma, kimsenin artık tam anlamını bilmediği, ama herkesin ezbere bildiği şarkılar. Şarap testileri elden ele dolaştı. Biri sahneye çıktı ve İskender'i taklit etti, atından düşüyormuş gibi yaptı; kahkahalar tiyatronun basamaklarından yuvarlanarak aşağı, karanlığa döküldü.

Yaşlı bir adam, ayakta duracak hali olmadığı halde, orkestra dairesinin ortasına yürüdü ve dans etti. Gençlik dansıydı bu, kırk yıldır kimsenin oynamadığı bir dans; adımları hatırlamıyordu, ayağı takılıyordu, ama kimse gülmedi, herkes el çırptı. Bir ara kalabalık onun adını koro halinde söylemeye başladı ve adam durup ağladı, sonra dansa devam etti.

Sardas'ı bir köşeye oturtmuşlar, ona bir kâse şarap vermişler, anlat demişlerdir. Çocuk önce konuşamadı. Sonra, ağzından ilk cümle çıkınca, arkası geldi. Agrianialıların kayalara nasıl tırmandığını, taşların nasıl yuvarlandığını, Moagetes'in "Bekle" deyişini anlattı. Anlattıkça sesi yükseldi, elleri havaya kalktı; dinleyenler "Bir daha anlat" dedi ve o bir daha anlattı. Her anlatışta hikâye biraz daha büyüdü, biraz daha düzeldi, kayalar biraz daha dikleşti. Trokondas uzaktan bunu izledi ve engel olmadı. Bırakın anlatsın, diye düşündü. Nasılsa yarın sabah uyandığında, herkes uyurken, kendi gördüğünü hatırlayacak.

Moagetes kutlamaya hiç girmedi. Tiyatronun giriş kemerinin altında, karanlıkta, sırtını taşa dayamış, elinde dokunmadığı bir kâseyle durdu. Yanına gelip omzuna vuranlara başıyla selam verdi. Biri "Kaç kuşatma gördün sen, Moagetes?" diye sordu. Yaşlı adam bir süre düşündü. "Çok," dedi. Adam güldü ve geçti gitti. Moagetes'in söylemediği şuydu: kaç kuşatma gördüğünü değil, kaç çocuk gömdüğünü sayıyordu artık ve o sayı on bire çıkmıştı.

Trokondas en üst basamakta, yalnız oturuyordu.

Aşağıdaki sesler ona çok uzaktan geliyordu, sanki suyun altından dinliyormuş gibi. Elinde dolu bir şarap kâsesi vardı, ama içmemişti. Gözlerini kapattığında kırmızı kuşaklı genci görüyordu. Göğsünü yoklayan elleri. Bir şey düşürmüş de onu arıyormuş gibi.

Kendisine sordu: Adı neydi? Bir annesi var mıydı? Annesi şu anda, Trakya'nın dağlarında bir yerde, oğlunun dönmesini mi bekliyordu? Boynunda, onun da, üstünde adı yazılı bir muska var mıydı?

Bilmiyordu. Hiçbir zaman da bilmeyecekti.

Bir el omzuna dokundu. Annesiydi. Kalabalıkta onu bulamamıştı çünkü annesi kalabalıkta değildi; evde, kapının eşiğinde, oğlunun kendi ayaklarıyla eve dönmesini bekliyordu. Dönmeyince kalkıp aramaya çıkmıştı.

Hiçbir şey söylemedi. Trokondas da söylemedi. Annesi yanına oturdu, başını oğlunun omzuna yasladı ve öyle kaldılar. Aşağıda şarkılar, kahkahalar, meşaleler. Yukarıda yıldızlar. Ve aralarında, en üst basamakta, bir kadın ve oğlu; biri sevinçten, biri yorgunluktan, ikisi de tam adını koyamadıkları bir şeyden sessiz.

Bir süre sonra annesi elini uzattı ve boynundaki kil muskayı tuttu. Parmaklarıyla üstündeki adı yokladı. Sonra muskayı bıraktı ve bir şey söylemeden gözlerini sildi.

Kendeas ise o gece evinden çıkmadı.

Ama müzik eve kadar geliyordu.

Flütler, davullar, o yarım yamalak şarkılar, duvarların ardından, kapının altından sızıyordu. Kendeas avlusunda bir taşın üstüne oturmuş, dinliyordu. Arteimis içeriden, "Gelsene," dedi. "Soğuk."

"Biraz daha," dedi Kendeas.

Tiyatrodan bir kahkaha dalgası yükseldi, sonra alkış. Kendeas gözlerini kapadı. Oradaki yüzleri tek tek görebiliyordu: kendisini dinlemeyenleri, kendisine gülenleri, kendisine tüküreni. Ve içinde, beklemediği bir şey kıpırdadı. Öfke değildi. Haset de değildi.

Sevinçti. Çıplak, utanmaz, sahipsiz bir sevinç. Şehri ayaktaydı. Çocukları yaşıyordu. Kendisi haksız çıkmıştı ve bundan daha güzel bir şey olamazdı.

Gözünden bir damla yaş indi ve sakalına karıştı. Kimse görmedi. Zaten kimse ona bakmıyordu.