İçeriğe geç

Madem Davet Edildim

Eski sevgilimin düğün davetiyesinin mailime düşeceğini söyleseler, muhtemelen gülerdim.

O akşam telefonumda beliren bildirime birkaç saniye boyunca sadece baktım.

“Düğün Davetiyesi”

Kaşlarımı çattım.

Maili açtım.

Sonra gönderen kişinin adına baktım.

Bir daha baktım.

“Yok artık.”

Gerçekten evlendiğini duyurmak için eski sevgiline davetiye göndermiş olamazsın ya.

Ne yani?

“Ben evlendim, sen derdine yan.” mı demek istiyorsun?

Ben evlenmek istesem evlenemez miydim sanki?

Sen evlenecek birini bulduysan ben bin kere evlenebilirdim.

Davetiyeyi gördüğümden beri evin içinde oradan oraya yürüyüp sinirimi atmaya çalışıyordum.

Kendini bilmez ne olacak!

Bu sırada Dobby bana delirmişim gibi bakıyordu.

— Hiç bakma bana öyle. Senin de eski sevgilin seni düğününe çağırsa ortalığı birbirine katardın ama.

Dobby bana deli der gibi bir kez daha miyavlayıp yatak odasına gitti.

— Tabii. Kaç sen.

Simay'a mesaj attım.

Acil durum. Delirdim!

Bir saniye sonra telefonum Simay'dan gelen görüntülü aramayla çalmaya başladı.

— Ne oldu yine?

— Bu sefer olanlara sen bile inanamayacaksın.

— Eminim yine abartıyorsundur.

— Metin bana düğün davetiyesi göndermiş.

Simay birkaç saniye sustu.

— Dalga geçme.

Ekran görüntüsünü ona ilettim.

— Delirmiş mi bu?

— O değil ama ben şu an deliriyorum.

— Ne yapacaksın?

— O düğüne gideceğim.

— Elçin, saçmalama. Tabii ki gitmeyeceksin.

— Hayır, gideceğim. Onda davetiyeyi bana gönderecek cesaret varsa bende daha fazlası var.

— Elçin, sakinleş ve mantıklı düşün. Şu an kapatmam lazım ama sakın delice bir şey yapma.

On dakika sonra düğün gününe uçak biletimi almıştım bile.

Madem davet ediliyordum, hem de damat bey tarafından, o zaman o düğüne gidecektim.

İki gün sonra...

Davetli olduğum eski sevgilimin düğünü için sabahtan beri dolabımda arkeolojik kazı çalışmaları yapıyordum.

— Elçin kızım, muhteşemliğin seni o düğüne davet edenleri pişman edecek.

Dobby'nin yargılayan bakışları arasında dolabımdaki her kıyafeti bir köşeye fırlatıyordum.

Bu arada Simay da nefes almadan bana mesaj atmaya devam ediyordu. Hâlâ beni ikna etme çabasında ama maalesef çok geçti.

Hem çok ayıp değil mi?

Davet edildiğim bir düğüne gitmem gerekir.

Ama doğrusu, gelin kızımıza çok üzülüyorum.

Ben olsam böyle bir adamla evlenmek istemezdim.

Ah, doğru ya...

Ben zaten evlenmedim.

Hahay!

Aferin Elçin. Her zaman zekânla beni kendine hayran bırakıyorsun.

Dolabımdan daha fazla bir şey çıkaramayacağımı fark ettiğimde onu rahat bıraktım.

Belli ki bir alışveriş yapmam gerekiyordu.

Odanın savaş alanına dönmüş hâline bakıp o anda butiğime gitmem gerektiğini hatırladım.

— Seni sonra toplarım, canım odam.

Evden çıkmadan önce Dobby'yle aramı düzeltmek için ona yaş mama da koydum.

Ama yaş mamayı yese de Dobby yine Dobby'ydi.

Onu kandıramazsınız.

Ama o sizi kandırır.

— Seni seviyorum bebeğim. Görüşürüz.

Evden çıkıp arabama bindiğimde Simay'ı aradım.

— Alışveriş yapmamız lazım. Düğünde giyecek hiçbir şeyim yok.

— Hayır, alışveriş yapmıyoruz. Çünkü sen düğüne gitmiyorsun.

— Evet, gidiyorum. Biletimi bile aldım.

— Elçin!

— Simay...

— Bunu yapamazsın.

— O da bana davetiye gönderemezdi ama gönderdi.

— Off, Elçin, offf...

— Akşam görüşürüz, Simayikoo. En güzel elbiseyi bulacağızz!

Telefonu kapatıp yola koyuldum.

Bugün butikte yeni diktiğim çantaları satışa koyacaktım.

Sonbahara doğru yaklaşmamızla birlikte yeni sonbahar koleksiyonumu da hazırlamıştım. Çantaların her birine bakarken verdiğim emekler beni çok duygulandırıyordu.

İnsanın sevdiği işi yapması çok güzel bir duyguydu.

İşlere o kadar dalmışım ki telefonumun sesiyle kendime geldim.

— Efendim anne?

— Elçin, ne yapıyorsun?

— Çalışıyorum anne.

— Aferin kızım, çalış. İşini boş bırakma sakın.

— Ne oldu anne?

— İlla bir şey mi olması lazım Elçin? Seni aramamız için randevu mu alalım artık?

— Ben öyle mi dedim şimdi?

— İyi tamam. Hafta sonu için istediğin bir yemek var mı diyecektim. Pazara gideceğim.

— Ben bu hafta gelmeyeceğim anne. İstanbul'a gitmem gerekiyor, bir işim var.

— Ne işin var? Nereden çıktı bu iş bir anda?

— İş işte anne. Bir yerden çıkmadı. Hafta sonu gidip geleceğim.

— Buraya gelmeyeceksin yani?

— Hayır.

— İyi. Yakında telefonlarımızı da açmazsın sen zaten.

— Anne, o nereden çıktı şimdi?

— Anladım ben.

Annem telefonu yüzüme kapattı.

Sanki beni yıllardır görmüyor. Her hafta yanlarındayım, hâlâ yaranamıyorum.

Neyse, gönlünü alırım sonra.

Saat yediye gelirken butiği kapatıp Simay'la buluşacağımız alışveriş merkezine doğru yola koyuldum.

Elbiseyi bulmamız yaklaşık olarak üç ömür sürdü.

— Bu elbise nasıl olmuş?

Simay bana baktı.

— Elçin, vazgeçmeyeceksin, değil mi?

— Ben de beğendim. Dur, diğerini deneyeyim.

Girdiğimiz bilmem kaçıncı mağazanın sonunda o elbiseyi bulmuştum.

Görür görmez ıslık çalma isteğime engel olmam gerekti.

Sonuçta ben böyle taşkınlıklar yapmam.

Simay'ın da istemeye istemeye onaylamasıyla elbiseyi aldım.

En sevdiğimiz yerden yemek siparişi verip beraber benim evime geldik.

Bugün The Notebook filmiyle ağlama gecesi yapacaktık.

Çünkü bu, en sevdiğimiz rutinlerden biriydi.

Sabah uyandığımda ağlamaktan şişmiş gözlerim ve ağrıyan başımla birlikte yataktan doğrulmaya çalıştım.

Dobby, yanımda kıvrıldığı yerde uyumaya devam ediyordu.

Acilen kahve içmem gerekiyordu. Yoksa kendime gelemeyecektim.

Simay'la yaptığımız bu geceleri çok sevsem de ertesi gün üzerimden tır geçmiş gibi hissediyordum.

Tabii Simay çoktan kalkıp işe gitmişti bile.

Bu kızın disiplinine hayranım.

Banyoda aynadaki görüntümü görünce çığlık atmak istedim.

Resmen bir enkaza dönmüştüm.

Hızlıca bir duş alıp kahvemi de içince kendime gelecektim.

Küçük bahçemde otururken yarın İstanbul'a gideceğimi hatırladım.

O yüzden bir an önce toparlanıp hazırlıklarımı yapmam gerekiyordu.

Kahvemden bir yudum aldım.

Sonra düğün için aldığım elbiseyi düşündüm.

Madem eski sevgilim beni düğününe davet etmişti...

O zaman hakkını verecektim.